Kuşaklararası bir entellektüel aktivist olarak İskender Savaşır

Artık o da yok. Adı konmuş kardeşçe bir dostluğun ifadesi olarak bu kez taziyenin dileyeni değil, dilenen muhattabı olduğumdan şimdiye kadarkilerin en zoru...

21.06.2018 12:37
İhsan-Bilgin

serbestiyet.bilgin@gmail.com

 

 

1980’lerin başlarında farklı düzeylerde üç önemli şey birden oldu.

1- Dünyada adı sonradan “neoliberalizm” konacak kapitalizmin son aşaması olan rejim R. Reagan ve M.Teatcher iktidarlarıyla başladı. Hala sürüyor.

 

 

2- Türkiye’de kendini yeniden-üretemez hale gelmiş kapitalizmin çarkları 12 Eylül darbesiyle yeniden çalıştırıldı. O da hala sürüyor.

 

 

3- Lokal düzeyde yakın çevremin ve -genişletmekten imtina etmeden- İstanbul’un entellektüel/kültürel hayatına İskender(Savaşır) girdi.

 

 

70’leri Ankara Hacettepe’de Psikoloji okuyarak ve Bilge Karasu, Turgut Uyar gibi edebiyatçılarla temas içinde geçirdikten sonra akademik amaçla Amerika’ya gitmiş, psikoloji ve dilbilimin yanı sıra felsefeyle de akademik yoğunluklarla meşgul olduktan sonra en ziyade Heidegger ve Foucault angajmanlarıyla İstanbul’a dönmüştü. O sıra yeni çıkıp, yine frapan tezleriyle polemikler yaratmış Yalçın Küçük’ün “Aydın Üzerine Tezler” kitabı üzerine Huricihan İslamoğlu editörlüğünde yenilenmiş Toplum ve Bilim dergisinin “Aydınlar” konulu  1984/Kış sayısında yayınlanan “Aydınların Kibri” yazısı Türkiye’ye dönüş ertesi olanca kapasitesiyle onu okur-yazar çevresine tanıtmanın yanı sıra  fildişi akademik ortamlarda edindiği ve etik bir davranış adabının yanı sıra  çalışma programına da dönüştüreceği entellektüel-siyasi pozisyonu hakkında da berrak bir fikir veriyordu. Doğrudan devletten beslenmemiş düşünce ve siyasi eğilimleri, yine devlet himayesiyle gelişmemiş sosyal sınıf ve tabakalar etrafında kümelenmeye davet ederek solculuk, sosyalizm ve toplumculukla karıştırılmış devletçiliğe karşı mesafe almaya çağırıyordu. 

 

 

Bu kibirsizlik çağrısı kendi hayatıyla ilişkisiz tesadüfi bir takıntı değildi: Seçkin bir dünyanın seçilmiş çocuğu olarak başlayıp sürdürmüştü hayatını. Genç cumhuriyetin keman hocası Necdet Remzi Atak ve Alman eşinin ilk torunları, yine müzisyen Sümer Atak’la ilk kuşak psikiyatri duayenlerinden Yusuf Savaşır’ın oğlu olarak büyümenin yanı sıra Bilge Karasu, Tomris/Turgut Uyar gibi edebiyatçılarla da temas içinde olgunlaşıp sonra “Masaldan Sonra” kitabında derleyeceği şiirleriyle genç yaşından itibaren edebi üretimin içinde olacaktı

Kibir karşıtlığı; adeta kaderi olmuş seçkinliğinin sürükleyebileceği elitist sakarlık ve kofluklara karşı da bir sigorta gibi benimsenip mizacının parçasına dönüştürülmüştü.

Bununla ilgili ilk zamanlarımızdan unutamayacağım bir anı:

“kayıp herif” 80’lerin başında Defter’i yeni çıkarırken ağzıma dolanmış laftı; birini gözümün tutmayıp benimsemediğimin kestirme işaretiydi. İskender, metropolün anonim kalabalığında ezilip kaybolmuşları görmezden gelmenin işareti saydığı bu deyişin tuzu kuru böbürlenme payından rahatsızlığını; günün birinde “Kayıp heriflerin ruhu” diye bir yazı yazacağını söyleyerek ifade etmişti. Tabii ki yazmadı. Zaten esprili bir kinayeden fazlasını da kastetmemişti. Yazsaydı da kitabı muhtemelen artık sadece antikacılalrla, iyi kolleksiyonerlerde bulunan “Masaldan Sonra”nın yazarı bir şair olarak bir dostuna böyle çetrefil bir sitemi şiirle daha iyi ifade ederdi.

Zeynep Sayın, onunla giderayak şahsi bir söyleşi yapıp Arredamento Mimarlık’da (Haziran’18) yayınlamak gibi yerinde bir iş yapmış; İstanbul’a taşındıktan sonraki orta yaşlarını nasıl yaşadığını ve zihinsel/ruhsal üretimiyle ilişkisini kendi ağzından dinlemek için iyi fırsat: Orada son ciddi yazım diye andığı ve bir yakınımın emeklilik zamanlarında yol gösterici olduğunu söylediği “Yuva ve Yol” yazısıyla birlikte web-adreslerini veriyorum:

https://issuu.com/bilgini/docs/321_armim_haz_2018_savasir_54-58

http://defterisk.blogspot.com/2013/11/yuva-ve-yol-uzerine-serbest-cagrsmlar.html?m=1

 

 

İyi yetişmiş, özgüveni yerinde bir aydın olarak yukarıda  tarif etmeye çalıştığım etik, estetik, entellektüel siyasi pozisyonu bir misyon gibi taşıyordu. Dini ve siyasi misyonlar verilidir. Bu çerçevesi belirli misyonlar insanlarca benimsenir. Oysa o ender bulunur bir hümanist donanımla yüklenmiş bir aydın olarak misyonunun çerçevesini kendi çizmişti ve militan bir aktivist edasıyla da hep taşıdı. Bu misyonun önemli parçası paylaşımcı bir kollektivizmdi. Yoğun zihinsel/ruhsal birikimini başta gençler herkesin kullanımına açık tutmak o misyonun ayrılmaz parçasıydı. Dönüşte çalıştığı yeni kurulmuş İletişim Yayınları’nda temalar etrafında kümelenmiş “çalışma grupları” örgütlemekle başlatmıştı İstanbul yaşamını. Zaten biz de o zaman ilgilendiğim yeşil siyasetin doğal ve toplumsal yapılarla uyumlu teknoloji arayışına ilgim nedeniyle teknoloji grubuna daveti vesilesiyle tanışmıştık. Böyle zihinsel içerikli bir faaliyetten neredeyse siyasi bir ilişki ağı türeme beklentisinin beyhudeliğini aramızda “Edirne’den Ardahan’a çalışma grupları!” klişesiyle şakaya vururduk.

 

 

Türkiye’de hiç kadrolu öğretim üyesi olmadı. Bilar, Karşı-Sanat, Aralık gibi bağımsız sivil kurumlarda veya evinde onu dinlemek üzere kümelenmiş gruplara düzenli felsefe, sanat, müzik, edebiyat, siyaset, ideoloji, tarih seminerleri verdi. Ortamını  yanında gezdiren antik çağ filozofu gibiydi. Etrafında onu dinlemek üzere bulunan bir gruba sürekli anlatırdı. Psikoterapi yapmakla yetinmiyor meslektaşlarını tecrübe ve bilgisinden süpervizyon ve kuramsal seminer dizileriyle de yararlandırıyordu. Militan bir entellektüel servis enstrümanı olarak sürmüştü formasyonunu ona erişmeye hevesi ve imkanı olan sosyal ağların kullanımına ama bireysel dayanışma da mizacına sinmişti. Defter’e yazdıklarımızı (özellikle de Nurdan Gürbilek’in ve benim) önceden okuyup müdahale etmeden duramaz, Nurdan’ın bizi de tanıyan arkadaşına “ilişkilerinizi karı/koca/sevgilileriniz kıskanmıyor mu?” dedirten yakın dostluğumuzu triumvira diye adlandırmayı severdi.

 

 

Kuşak farkı dinlemeden dinletip etkilerdi. Bilgi’nin eğitimde yenilikler yapmaya hala vakit ayırılan zamanlarında gençlerin ilk yıllarından dahil oldukları bölüm formasyonlarına hapsolmayıp insan ve toplum bilimleriyle, sanatın genel kültürünü  de edinmelerinin yollarını aradığımızda akla gelen ilk isimdi. Küçük sömestre müfredatlarına okulla kalıcı kurumsal angajmana girmeden katkıda bulundu. 

 

 

Bir vakayı tüm karmaşıklığıyla anlatışıyla dinletmeyi bildiği için gençler bu alışılmadık büyüğü dinlemeye hep hevesli oldular. Sırf eşi İştar’la ortak Açık Radyo Pazar sabahları Bach programı müdavimleri değil, Monografiler dersi öğrencilerim de Bach’ı sosyal bağlamından kontrpuan tekniklerine kadar nasıl holistik sarmala dönüştürebildiğinin tanığı oldular.

 

 

Yıllar sonra Kent tarihi dersimde kollektif hafızayı anlatmak üzere değindiğim; önce yetişkin masalı gibi sofralarımızda anlatarak şekillendirdiği “Dalgın Sular”ı telaffuz ettiğim anda birkaç uyanık öğrencinin “İskender Savaşır” diye fırlamasıyla hikayenin dijital ortama özgü bir kollektif üretime dönüştüğünden haberdar olmuştum. Tam ona uygun bir sürprizdi. Ben onlara yakın geçmiş hikayesi anlatacağıma onlar beni hikayenin güncelliğinden haberdar etmişti. Sonra basılı olarak da fasiküller halinde yayınlandı.

 

 

Bu kadar kapasiteli ve hareketli bir insan tabii ki yüzyüze ilişkilerle yetinmedi. Bilgisayar Ansiklopedisi ve Ero Cinsel Yaşam Ansiklopedisi’nin yayın yönetmenliğini, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’nin yayın koordinatörlüğünü üstlendi. Commodore bilgisayar dergisine her biri için Deniz(Bilgin)’e birer desen de ısmarlayıp ancak onun yapabileceği burç yazıları yazdı. Jargondan kaçan bir giriş yazısıyla astroloji söyleminin Foucault’un ayrıştırıp sınıflandırıcı çağdaş zihniyetin tarihsel alternatifi olarak sunduğu aşinalığa yatkın zihniyetin örneği olarak sundu. Bu yazılarda ifşa etmediği ilginç bir oyun oynuyor; her birini o burcun kendince tipik örneği olduğunu düşündüğü adı saklı gerçek bir kişinin profiline dönüştürerek anlatıyordu. Okurlar yazıdan aldıkları keyfin gerçek bir kişinin canlılığıyla beslenmekle ilişkisini bilmeseler de tadıyorlardı...  

 

 

Bizim de kullanılmaya açık tuttuğu birikimini istismar ettiğimiz olurdu: Fatoş&Mehmet(Karaören)in oğulları Eren daha doğduğu gece Mehmet’le soluğu burç haritasını çıkarttırmak üzere onda almış Daha laptop ve internetin olmadığı bir dünyada bilgisayarına yüklü astroloji programı üzerinden hayranı olduğu Orson Welles postürlü bir büyücü edasıyla Eren’in geleceğini dinlemiştik. Neyse ki o, haritanın söylettiği gibi Yay’ın temel özelliği bağımsızlığın ekstremi başına buyruk bir hayırsız değil, hatırşinas ve güvenilir bir yetişkin oldu, ama biz o akşamlığına çok eğlendik.

 

 

Bir ritüel insanı olarak o da eğlendi. Bir babaya yeni doğmuş çocuğunun geleceğini anlatma olağandışılığında olmayan sıradan rutinleri bile zekası ile zevkli oyunlara dönüştürürdü. Pera Palas’daki birkaç kişilik içe dönük 30. yaşgünü yemeğime katılanlar, oturup benim üzerime konuşmanın yavanlığını kaldıramayacak küçük bir tanışık gruptu. Yavanlığı yaratıcılığa meylettirken zorlayan şu oyuncu soruyu attı ortaya: ”İhsan olmasa hayatınızda ne değişirdi/eksilirdi...” Kendi unutulmaz cevabı tabii ki hazırdı: “Bir şey değişmez, sadece daha zevksiz ve sıkıcı olurdu!” Sonra   annesi Sümer ve Deniz’le onun 30’unu Nurdan’ın evinde davudi sesiyle mırıldanmayı sevdiği Orson Welles’in şarkı sözlü pankartıyla karşılamak gibi onunki kadar yaratıcı olmasa da yakıştırdığımız şekilde kutladık.

Ama 12 Eylül ertesinin dağınık solunu biraraya getirme misyonundan da geri durmamıştı. Bu amaçla farklı grupların katılımıyla yapılan “Kuruçeşme toplantıları”nda bulunuyordu. Tabii, herhangi bir gruba dahil olmadığından, zaten öyle bir birarada duruş çabasının mütevazi ürünü Zemin dergisi adına katılıyordu...

80’lerin üç önemli vakayla geldiğini söyleyerek başlamış, ilk ikisi neoliberalizm ve 12 Eylül’den halen kurtulamadığımızla başlamıştım. Ama bir gün bitmeseler bile gevşeme ihtimalleri olursa en ziyade onun göremediğine hayıflanacağımızı biliyorum. Başımıza gelip gitmeyenleri o zamanın üçüncü yeniliği olarak onunla birlikte anlayıp yorumlamaya o kadar alışmıştık ki, kendimizi zorlayıp sesini  duyurarak, öğrettiği tarzıyla muhtemel yorumlarını paylaşsak bile, ancak o zaman ve orada çıkan kıvrak oyunlardan mahrum kalacağız…Yapayalnızlığımız telafi olmayacak. 

Böyle kapasiteli insanların çoğu gibi kendi sağlığına dikkat etmezdi. 2000’lerin başında birlikte ve can yoldaşı olacağı eşi İştar(Gözaydın), dirayeti ve şevkatiyle  birlikteliklerini epeyce zorlanmış sağlığını tadil edip malum enerjik yaşamına döndürerek başlatmıştı. Eski yakınları olarak ona hep müteşekkir kalacağız. Ona adeta entelektüel/ruhsal bir bio-feedback terapisi uygulayarak hepimize İskender’li bir onyıl daha hediye etti.

Can yoldaşlığı kolay değil. Hayatının hepimize veda ettiren hastalığı öncesi son uzunca zorluğunu da İştar’ın sebepsizce İzmir’de gözaltında tutulduğu zamanların günlük gailesini İştar’ın dirayetli şevkatinden yoksun yaşarken hasret gidermek üzere yollara düştüğü zamanlarda güç vermek üzere güç toplayarak yaşadı.

 

 

Onun gibi bir aydının başsağlığı için en yerinde muhattap ne annesi, kardeşi, İştar ve kardeş yerine kuzenleri ile seçilmiş akrabaları olarak bizler ve psikoterapi meslektaşları ile danışanları oluyor. Tanıyanlardan ziyade onu tanımaya yetişememiş[meyecek] kuşakların başı sağolsun.. Kitaplarından, böyle veda yazılarından ve Zeynep(Sayın)’la Tansel(Korkmaz)’ın hazırlamaya niyetlendikleri anı kitabıyla tanıyıp hayıflanacaklar artık. Onu dinlemiş son kişi yaşadıkça efsane kişiliği dile gelecek.. Yüzyüze tanışıp anlattıklarını dinleyememenin telafi edilmezliğini de içlerine sindirmelerine yardımcı  olacak epeyce malzeme bıraktı arkasında...

İskender söz konusu olduğunda ister istemez fazla kitabi bir profil çıkıyor ortaya. Ama başlarken değindiğim mizaca dönüşmüş anti-elitist tutum onu aynı zamanda tüm enerjisiyle hayatın  pratik boyutlarıyla  ilgilenen düşünceli ve fedakar bir insan da yapıyordu.

 

 

Öyle ki dünkü veda töreninde artık onsuz kaldığımızı hatırlatan başlıca eksiklik, telaş içinde ortalıkta koşuşturmasıydı. Açıkça dile gelmeden de biliyorduk ki, veda töreni onun yerine bizlerden birinin olsa, ortalıkta en çok koşuşturup eksikleri telafi eden, kalabalığın uzak köşelerine düşmüş yakınlar arası iletişime aracılık eden o olacak, kalabalığın iç iletişimi de dahil, her şeyden sorumlu hissedecekti kendini. Bu kalabalık biraraya gelmişken bu doğal  inisiyatifi kullanamayacağı yegâne biraradalığımız onun kendi veda töreni olabilirdi. Yeni ve gelecek kuşaklar anlatacaklarından; biz seçilmiş akrabaları da artık alıştırdığından bazan hakkını vermeden geçtiğimiz biraradalığımızın teminatı o hesapsız iyilikle örülmüş fedakar canayakınlıktan mahrum kalacağız.

 

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.