İlk gençlik zamanlarında ertesi gün hoşlanmadığım bir dersin sınavı olduğunda delicesine bir roman okuma ihtiyacı duyardım. Bu bir kaçıştı elbette ama bu sayede gerçek edebi hazzın ne demek olduğunu bir daha hiç hissedemeyeceğim kadar hakiki bir biçimde yaşadım.
Edebiyat, tam olarak gerçeklikten kaçarak onun miskinleştiren, bunaltan, iradeyi felce uğratan ağırlığından kurtulmak ve böylelikle bütün sorunlu yanlarına karşı hep bir karşı koyma -ve meydan okuma! – gücüyle yaşamak için vazgeçilmez bir kaynaktı ve şimdi dönüp bakınca kapıldığım şey, anlamsız bir eğitim biçiminin anlamsız derslerindeki laf olsun diye yapılan sınavlar karşısında sisteme teslim olmamanın yarattığı dayanılmaz çekimdi, belki de.
Edebiyat, her zaman için saklı bir enerji taşır içinde. Öylesine, sıradan hayatların gerçeklikle ilgisi yokmuş gibi gözüken maceralarında içten içe kor halinde bir güç vardır. Bu tam olarak edebiyatın gücüdür işte. Ya da karşı güç! Hayatın realitesi karşısında ona teslim olmamanın verdiği gerçek güç. Ancak, bu güce ulaşabilmeniz için belli bir süreliğine gerçeklikten sıyrılmanız gerekir; aksi takdirde okuduklarınız kuru bir maceradan ibaret gibi görünecektir.
Şimdilerde, tıpkı bir lise öğrencisinin sınav öncesi halleri gibi, ülke gündemine dair yazılacak onca konu ve yakıcı sorunlar varken, devletin içinde yer tutmuş “etkili-yetkili” insanlarla her karşılaşmamda oturup bu kişilerin oralara nasıl geldiklerini ve bu konumlarını koruyabilmek için neler yaptıklarını yazmak gibi bir ihtiyacı sürekli üzerimde hissederken, yine mi gündem dışı yazacağım, demek geliyor içimden. “Vasat bürokratların kendi kendilerini meşrulaştırma biçimleri” diye bir başlık atıp bu insanların ne olduklarını ((kim değil ne olduklarını, evet!) döksem ortaya diyorum. “Şu anda bir ziyaret gerçekleştiriyorum..” cümleleriyle birbirlerine sürekli “nazik” ziyaretler gerçekleştiren, olmadık işlerde habire “plaket takdiminde bulunan” bu sözüm ona önemli insanların iç seslerinin ürkek boşluğunu yazsam…Bu durum belki de ihtiyari değil bir zorunluluk durumudur, kim bilir. Yalnızlığın dünyasına her zaman çok uzak olan bu insanlar, tek başlarına kaldıklarında yok olacakları zannına kapıldıkları ve dışarıdan bir uyaran yoksa kendi kendilerini hissedemedikleri için sürekli nazik ziyaretler gerçekleştirmek, birbirlerine önemli olduklarını hatırlatmak zorundadırlar. Aksi halde, içine düştükleri değersizlik duygusu işgal ettikleri makamın altında ezileceğinden iş yapamaz hale gelmektedirler belki de. Yani, iş yapamaz hale gelmemek için ziyaretler yapıp plaketler vermekten iş yapamaz hale gelme paradoksu yaşıyor olabilirler! (Bir süreliğine, Schopenhauer paradoksu olsun adı!) Ama, şimdilik yine edebiyat ağır basıyor.
Okumak, yazmak ve düşünmek üzerine gündem dışı söz istiyorum! Schopenhauer, Dünyanın Istırabı’nda (Sel Yay. Çev: Ferhat Jak İçöz) şöyle der: “Okumak demek bir başkasının sizin düşüncelerinizi yönetmesine izin vermek demektir…Dolayısıyla yalnızca kendi düşünceleriniz tamamen kuruduğu zaman okumalısınız.” (s.66). Bu söyledikleri roman için, kurmaca edebiyat için geçerli değildir. Bana göre okumak kurmaca dışı, inceleme eserler söz konusu olduğunda böyle olabilir belki oysa edebi eserler tam aksine bütünüyle bizim yönetmemize izin veren metinlerdir. Dolayısıyla, kendi düşüncelerimiz kuruduğunda değil tam tersine en canlı halindeyken bunu yapmak ve sürdürmek gerekir -kurumaması için tam da! Bu, insanın üstat otoritelerinden sıyrılması ve Schopenhauer’in de çok önemle vurguladığı “kendi kafasıyla düşünebilmesi” için oldukça mühimdir. Başka bir ifadeyle, insanın düşünebilmek için bilgiye, hikâyeye ve veriye ihtiyacı vardır.
Schopenhauer’in yine dediği gibi, düşünmek için bilgi, bilgi için de düşünmek gerekir: “Sadece bildiğiniz üzerine düşünebilirsiniz, bu yüzden bir şey öğrenmek zorundasınız. Öte yandan sadece üzerine düşündüğünüzü bilebilirsiniz.” (s.64). Edebiyat, bunların hepsini hem düşünmek için gerekli bilgiyi hem de bilgi için gerekli olan düşünme eylemini, bitmeyen bir kaynak gibi sürekli sağlayabilir. Gerçek bilgi, sırf bilgi olsun diye üretilmeyen, ancak görünür gerçekliğin arkasına bakınca kendisini ele veren bir düşünsel karakter taşır. Edebiyatın sırrı da tam olarak burada, bilgi için üretilmemesinde yatar. Bir şey, ne kadar kendi içinse ve başına buyruksa o kadar iyi edebiyattır. O nedenle, edebiyatın basit tanımı şöyle yapılabilir: insanın kendi kafasıyla düşünebilmesi için ihtiyaç duyduğu başkalarının yaşamlarına ve düşüncelerine girmenin en sanatsal yolu. Edebiyat, kendine göre düşünmek ve kendine göre yaşamak isteyen insanların sığınağıdır.
O, sıradan insanların yeryüzündeki krallığıdır.2 Düşünce için de aynı şey söz konusudur. Düşünmek, gerçek anlamda kendisi için ve kendi kafasıyla düşünmektir. “İlk başta kendi kafanızla düşündükleriniz gerçek değer taşır sadece. Düşünürler de, ilk başta kendi kendileri için düşünenler ve diğerleri için düşünenler olarak ikiye ayrılabilir. Bunların ilki, kendi kendine ve kendileri için düşünen hakiki düşünürlerdir, yani her iki anlamda da. Gerçek filozoflar bunlardır. Sadece onlar samimidir.” (s.69). Edebiyatla düşünme arasındaki ilişki burada ortaya çıkar. Edebiyat insanın kendi kendine yapabileceği bir uğraştır. Okuma kulüplerinde topluca okunan bir kitap edebi gücünü önemli ölçüde yitirir bu yüzden. Kendi kendiliği, kendiliğindenliği ve daha önemlisi kendine göreliği yok ettiği için başkaları gibi düşünme zorunluluğu doğurur.
Schopenhauer, insanın kendi kafasıyla düşünmesinin önemini şöyle anlatır: “Birinci sınıf zihinlerin alametifarikası, bütün muhakemelerinin dolaysızlığıdır. Ürettikleri her şey kendi kafalarıyla düşünmenin sonucudur ve dile getirildikleri her yerde böyle bir düşünüşün eseri olduklarını ilan ederler. Gerçekten kendi kafasıyla düşünen kişi, bir hükümdar gibidir. Kendinden üstün kimseyi tanımaz. Vardığı hükümler, tıpkı bir hükümdarın kararları gibi, doğrudan doğruya kendi sınırsız gücünden gelir. Bir hükümdar nasıl emir almazsa o da otoriteleri kabul etmez ve kendi teyit etmeden hiçbir şeyin geçerliliğini kabul etmez.” (s.68). Özellikle bürokrasiyi tutan eleştirdiğimiz insanların ortak özelliği de biraz böyle değil midir? Kendi kafalarıyla düşünmeyen ya da düşünemeyen kimseler olmaları ve bunu muhakkak bir büyük amaç ya da ideal uğruna yaptıklarına inanarak bu durumun gerekçesini kolaylıkla meşrulaştırmaları durumu… Sonrasındaysa okumaya, yazmaya ve düşünmeye pek gereksinim bırakmayan, konforlu bir “yeni dünya görüşüne” ulaşmaları. Belki gerçekten de bu insanların okumaya pek ihtiyaçları yoktur, çünkü, “Okumak bize kendi doğal yeteneklerimizi ne yönde kullanabileceğimizi öğretir; yani sadece bu yeteneklere sahip olduğumuz takdirde bir şeyler öğretebilir.
Eğer bu yeteneklere sahip değilsek, okumakla…yüzeysel taklitçilerden ibaret kalırız.” (s.117). Yüzeysel taklitçiler, durumu ne kadar da iyi anlatıyor!
Gerçek, açıktır ve çıplaktır. Schopenhauer, bunu şöyle ifade eder: “Gerçeğin en açık hali çıplak halidir ve ifade ediliş şekli ne kadar sade olursa etkisi de o kadar derin olur. İnsanın varoluşunun beyhudeliği üzerine atılmış hangi nutuk, Eyüp’inkinden daha güçlü bir etki bırakabilir: İnsanı kadın doğurur, günleri sayılı ve sıkıntı doludur. Çiçek gibi açıp solar, gölge gibi gelip geçer.” (s.112). Buna karşın edebiyat, gerçeğin en giydirilmiş halidir. Hiçbir şey orada çıplak haliyle karşımıza çıkmaz. Örtünmüş ve gizlenmiştir. Bu yüzden kendisini bize açmaz, ancak biz onun içine girer, kendimizi unutarak tecrübe ederek ve o dünyayı giysilerinden sıyırarak buna ulaşırız. Güzel ve çekici yanı buradan geldiği gibi gerçeklikle bağının gücü de buradan gelir çünkü gerçeğin kendisinden daha önemli olan, ona ulaşma çabasıdır. Dolayısıyla edebiyatın bir başka kısa tanımı da şöyle olabilir: gerçekliğe karşı koyarak gerçeğe ulaşma çabasının açıklığa doğru uzanan yolculuğu. Ancak bu, lüzumsuz betimlemeler, gereksiz tasvirler ya da bir türlü ne diyeceğini bilemediği için lafı dolandırıp durmalar demek değildir. “Doğru bir düşünce zihinde belirdiğinde derhal açıklık peşinde koşacak ve çok geçmeden buna ulaşacaktır. Berrak şekilde düşünülmüş olansa kendine uygun ifadeyi kolaylıkla bulur.” (s.112) Edebiyat daha dolambaçlı yollardan gitse de ilke aynıdır. “Lüzumsuz olan her şey zarar vericidir.” (s.112). Schopenhauer, karamsar bir filozof olarak bilinir. Şimdi bu yazdıklarına bakınca karamsarlığının kendisiyle ilgili olmadığını anlıyor insan! (Tıpkı içinde yaşadığımız dönemin karamsarlığında olduğu gibi!) Yoksa şunu söylemezdi sanıyorum: “Ağır zırh, çocukluğun hafif elbisesine döner, Acı kısadır, neşeyse sonsuz.” (s.119).
Neyse ki gerçekten de başkasının kafasıyla düşünmeyenler için acı kısadır, neşeyse sonsuz!











