Üç kırılma

Dramatik bir kayıp yaşadı SDG. Görebildiğim kadarıyla bu kayıp Kürt mahallesinde -hayallerin de yıkılmasını içeren- üç kırılma yarattı: İlki, ABD ve Batı kırılmasıdır. Kürtlerin yabancısı olduğu bir durum değil bu. “ABD bizi sattı” hissi, Kürt mahallesinin her sokağında az ya da çok var. İkincisi SDG kırılmasıdır. “Rojava Devrimi”nin birkaç güç içinde çökmesi, PKK ve DEM Parti tabanında da SDG projesine eleştirel nazarlarla bakılmasını beraberinde getirdi. Üçüncüsü, Türkiye’de bu gelişmeleri iktidarın ve medyanın ele alma biçimlerinin yarattığı kırılmadır. İktidarın dili, Kürtleri çok yaraladı; bunun altını çizmek lazım.

Suriye sahasında son 15 günde büyük bir değişim yaşandı. SDG, önce Halep’teki iki mahalleden çıkarıldı. Akabinde Fırat’ın Batısındaki topraklardan, Rakka’dan ve Deyrazor’dan çekildi. Böylece SDG elinde tuttuğu toprakların yaklaşık dörtte üçünde hakimiyetini kaybetti. 18 Ocak’ta Şam ile SDG bir anlaşma imzaladı. Anlaşmanın hayata geçirilmesi için önce dört, sonra da on beş günlük bir ateşkes ilan edildi. 

Dramatik bir kayıp yaşadı SDG. Görebildiğim kadarıyla bu kayıp Kürt mahallesinde -hayallerin de yıkılmasını içeren- üç kırılma yarattı: 

İlki, ABD ve Batı kırılmasıdır. Kürtlerin yabancısı olduğu bir durum değil bu. “ABD bizi sattı” hissi, Kürt mahallesinin her sokağında az ya da çok var. Ama farklı duygularla: PKK ve DEM Parti’ye yakın hatta bir öfke göze çarpıyor. Bu hattın dışındakiler için ise gelişmeler bir sürpriz değil. Onlar “Başka ne olacaktı ki?” diye soruyorlar ve ortaya çıkan tabloyu tarihten alınmayan derslerin bir neticesi olarak yorumluyorlar. 

ABD, elbette, bu satış iddiasını reddediyor. James Jeffrey’den Tom Barrack’a kadar Suriye’de Kürtlerle muhatap olmuş bütün Amerikalı yetkililer, Kürtlere hiçbir zaman bir Kürt bölgesini destekleyecekleri yönünde bir taahhütte bulunmadıklarını belirtiyorlar. Mesela Jeffrey’e göre, Obama döneminden bu yana ABD’nin Suriye’de Kürtlerle kurduğu münasebetin çerçevesi hep aynı kaldı: IŞİD’e karşı “sınırlı, geçici ve taktiksel bir iş birliği.” Bundan ötesi yoktu ve ABD, Kürtlere asla daimî bir koruma sözü vermedi. 

İlk başlarda iş birliği sağlamdı. Ancak sahadaki gelişmeler, IŞİD ile mücadeleye özgülenmiş bu sağlam ilişkide mecburi bir değişikliğe yol açtı. Çünkü Esad rejimi devrildi ve yerine gelen Şara da ABD ile yakın bir mesaiye girdi. Şam’ın IŞİD karşıtı koalisyona dahil olması, ABD’nin SDG ile kurduğu birlikteliği kökten değiştirdi. Artık IŞİD’e karşı sahadaki birincil güç SDG değil, Şam merkezi hükümetiydi. Dolayısıyla ABD’nin SDG ile kurduğu ilişkisinin “vadesi dolmuştu.”

Amerikalıların bu açıklamalarının Kürtlerin duygu dünyasında bir karşılığı yok. İnsanlar ABD’nin neden taraf değiştirdiğine ilişkin izahlara kulak kabartmaktan uzaklar. Olan biteni soğuk tahlillerden ziyade tarihe dönerek anlamlandırmaya meyyaller. Onlara göre 1940’larda Qazi Muhammed’in, 1970’lerde Melle Mustafa Barzani’nin başına ne geldiyse bugün yaşananlar da onun bir devamı ve tekrarı. 

Kürtlerde Batılıların kendilerine tez elden sırt çevirdiklerine dair güçlü bir hafıza var; ABD’nin tuttuğu yol ve Trump’ın tahkir kokan dili, zaten alesta bekleyen bu hafızayı yeniden harekete geçirdi. Kürtlerin her zaman yalnız oldukları, sahadaki mücadelelerini masada taçlandıramadıkları ve büyük güçlerin bir süre Kürtlerle beraber yürüseler de eninde sonunda Kürtlerin karşısında konumlandıkları düşüncesi güç kazandı. 

Rojava Devrimi 

İkincisi SDG kırılmasıdır. 2010 yıllardan itibaren PKK, çok güçlü bir “Rojava Devrimi” söylemi kurdu. Büyük bir anlam atfedilen ve dünyaya örnek olacağı iddiası taşıyan bu devrimin birkaç güç içinde çökmesi, PKK ve DEM Parti tabanında da SDG projesine eleştirel nazarlarla bakılmasını beraberinde getirdi. SDG hakkında; 

  • Saha gerçekliğine (nüfus derinliği ve coğrafi bütünlük) kulaklarını kapattığı,
  • ABD’nin değişen önceliklerini analiz edemediği, 
  • Arap aşiretleri ile yapılan iş birliğinin kırılganlığını hesaplayamadığı, 
  • AB’nin Şam’a desteğini küçümsediği, 
  • Hakimiyet sahasındaki sosyoloji ile kavgaya tutuştuğu,  
  • Arap milliyetçiliğinin gücünü idrak edemediği, 
  • IŞİD karşıtı söylemin eskisi gibi kendisine alan açmadığını görmediği, 
  • Elindeki fırsatları siyasi ve diplomatik kazanımlara dönüştüremediği, 
  • Şam rejiminin akıbetini doğru kestiremediği,
  • Kandil hegemonyasının işleri içinden çıkılmaz hale getirdiği,
  • Reel politik dinamiklerle kendine rota belirleyeceğine gerçeklikle bağı olmayan ideolojik söylemlere aşırı yüklendiği, vb. tarzda eleştiriler dillendiriliyor. 

Doğrusu bu eleştiriler de yeni değil, PKK ve SDG çizgisinde olmayanlar öteden beri bu ve benzeri eleştirilerini dile getiriyorlar. Yeni olan, yaşanan son hadiselerin PKK ve DEM parti tabanında da bu yönlü bir sorgulamanın kapısını açması. Tabii, sahada durum hala çok hassas, çok karışık. Zira Kürt şehirleri kuşatma altında ve Şam ile entegrasyon müzakereleri sürse de çatışma ihtimali hala masada. O nedenle bu kesimin eleştirileri kamusallaşmış değil. Lakin rahatsızlıklar çok yönlü ve artık eskisi gibi devam etmenin de imkânı yok. 

“Şam isterse operasyona hazırız” 

Üçüncüsü, Türkiye’de bu gelişmeleri iktidarın ve medyanın ele alma biçimlerinin yarattığı kırılmadır. İktidarın dili, Kürtleri çok yaraladı; bunun altını çizmek lazım. “Biz Kürtlere değil SDG’ye karşıyız” şeklindeki iktidar söyleminin, kullanılan dil karşısında bir gerçekliği de yok, manası da.  Bazı sözler unutulmaz; mesela aradan yıllar geçse de Erdoğan’ın “Kobani düştü düşecek” sözü ya da 2017’de Kürdistan referandumu esnasında sarf ettiği “Vanaları kısarız, ekmeğe muhtaç olurlar” sözü hatırlanır, raftan iner. 

Suriye’deki süreçte de bilhassa Dışişleri Bakanı ve Milli Savunma Bakanı’nın, Suriyeli mevkidaşlarından bile daha heveskar tutum takınmaları Kürtlerin hafızalarında yer etti. Mili Savunma Bakanı’nın ikide bir “Şam yeter ki istesin, biz operasyona destek vermeye hazırız” demesi ile Dışişleri Bakanı’nın “Onlar ancak güçten anlar” demesinin, Kürtlerin ruh ve zihin dünyasında nelere tekabül ettiğini iktidarın bir düşünmesi gerekir. 

Medyada da durum tam bir felaketti. İktidara ve muhalefete yakın basın yayın organları, genel olarak, Suriye’de Şam kuvvetlerinin ilerleyişini bir zafer havasında sundular. Salt SDG değil bir bütün olarak Kürtlerin Suriye’de zemin kaybetmesinden memnuniyet duyan bir ruh hali medyaya egemen oldu. Sevinç çığlıkları, Şam’dan bile daha yüksek tonlarda yankılandı. 

Aklı selim bilinen ve konulara mesafeli yaklaştığı düşünülen birçok kişinin şirazesi kaydı bu süreçte. Hem muhafazakâr-milliyetçi hem de laik-seküler mahallelerde Kürtlere racon kesen bir üslup prim yaptı. Kürtlere karşı “Yerinizi ve hududunuzu bilin, yoksa gerisine karışmayız” minvalinde üstenci, tehditkâr ve hadsiz bir dil virüs gibi yayıldı. Kürtlerin kaybını Türklerin zaferi olarak sunan bir bakış rağbet gördü. 

Sosyal medya ise başlı başına bir lağım çukuru… Burada kendine insanım diyen herkesin tüylerini diken diken edecek savaş suçlarına burada alkış tutuldu, tutuluyor. Masum sivil Kürtlerin haysiyetine el uzatılmasına “oh” çekildi, çekiliyor. İnsanlık onurunu ayaklar altına alan alçakça eylemlerden neşe ve mutluluk devşirildi, devşiriliyor. 

Hasılı gerek geleneksel ve gerek sosyal medyada kötülük dalga dalga yayıldı, normalleşti ve sıradanlaştı. Bu kötülük, parti aidiyetinden ve siyasi kimliğinden azade olarak, Kürtlerde derin bir kırılmaya sebebiyet verdi. Meselenin SDG falan olmadığı ve asıl derdin Kürtler olduğu duygusu, Kürtlerin kahir ekseriyetinde yerleşti. 

Bu psikolojik kırılma ve yarılma ciddiye alınmalı ve herkes sorumlulukla hareket etmeli. Çünkü mevcut hal, provokasyonlar için mümbit bir alan oluşturuyor. Eğer bu kırılma tamir edilmez ve kontrolden çıkarsa hem bugünümüz hem de geleceğimiz bundan büyük bir zarar görür. 

Önceki İçerikDurdona’nın katilinden kan donduran ifade: “Kolundaki 2 bileziği, kolyeyi ve küpelerini aldık, Aksaray’a satmaya gittik”