Anasayfa / Gün Bitmeden / Mevsim normallerinin üstündeki uzlaşma bize ne söylüyor?

Mevsim normallerinin üstündeki uzlaşma bize ne söylüyor?

Meclis’teki Komisyon’un çözüm yöntemi konusunda bu kadar kolayca geniş bir uzlaşıya varması; Kürt meselesinde pek çok tabunun çok uzun yıllar önce eridiğini, tartışmanın üzerindeki şiddet yükünün kalktığını gösteriyor.

Altı aylık bir çalışmadan sonra Meclis’in en ünlü, en işlevsel ve en kapsayıcı Komisyon’u raporunu yazdı.

13 partinin temsilcilerinin yer aldığı komisyonda rapor 47 oyla kabul edildi.

47 oyun içinde AK Parti, CHP, MHP, DEM, SP, DEVA, Gelecek, HÜDAPAR, DSP, DP milletvekillerinin oyları var.

DEM Parti’nin evet dediği rapora “hayır” diyerek geleneksel süper haklılık iddialarını kayda geçiren 2 sosyalist partinin milletvekili hayır dedi. CHP’li Türkan Elçi ise her iki tarafın faili meçhul kurbanları olmuş binlerce insanın sesini çekimser oyla tarihe not düşmüş oldu.

Komisyonun raporunun arkasında yüzde 90’dan fazla bir oy desteği var.

Çok hızlı geçilen bu uzlaşmanın ne anlama geldiğini bir kere daha açıkça yazalım:

Türkiye’nin yüzde 90’ından fazlasını temsil eden partiler; Öcalan ve PKK ile müzakere yürütülerek, PKK’nın tasfiye edilmesi ve PKK’lıların eve dönüşüne imkan veren bir yasann çıkarılmasına evet dedi.

Bunu da üzerinde o kadar hararetle tartışmadan, aslında esas olarak işin PKK çözümü kısmında değil, diğer taraflarında tartışarak yaptı bunu.

Sadece 10 yıl önceki çözüm sürecinde bu partilerin yarısı böyle yürütülen bir çözüm sürecine ve sonucunda çıkarılacak bir çeşit affa şiddetle karşıydılar.

63 akil insan Türkiye’de dolaşırken gittikleri her yerde Ülkücüler, Perinçekçiler ve Kemalist dernekler tarafından protesto ediliyordu.

Bugün o günkü süreçten yöntem olarak daha radikalinin en hararetli destekçisi MHP ve Vatan Partisi. CHP sürecin başından beri destekçisi.

Raporda Kürt meselesi denmemesi eleştiriliyor. Bazıları kelimeleri fazla önemsiyor.

Halbuki böyle bir sürecin ve affın kendisinin kabulü zaten Kürt meselesinin varlığının kabulü. Kürt meselesi olmasa neden PKK’yla ve Öcalan’la müzakere yürütülmesi gereksin, bir aktör olarak kabul edilsinler?

Ayrıca 6 ay boyunca komisyon toplantılarında konuşanlara bakılırsa yüzlerce kez Kürt meselesinden bahsedildiği, Türkiye’deki kamusal alanda olmadığı kadar özgürce Kürt meselesi üzerine tartışıldığı görülür.

Bunlar olurken Komisyon üyelerinden Kürt meselesinin olmadığına dair bir itiraz hiç gelmedi.

Bu rapor aslında Kürt meselesinin inkarı değil, Türkiye’nin firen ve siyaseten Kürt meselesini aştığını gösteriyor.

Bu meselede artık konuşulmayan hiçbirşey kalmadı, meselenin çevresindeki savaş ve çatışma harareti geçtikçe meselenin inkarı bitti, geriye de çözüm olarak müzakere dışında bir alternatif kalmadı.

O yüzden partiler fazla sorgulamadan bu komisyona girdiler, ortak bir çözüm perspektifi altında buluştular ve çıkan rapor komisyondaki milliyetçileri, muhafazakarları, Atatürkçüleri, DEM’lileri değil sadece daha sosyalist olanları kesmedi.

İlk çözüm sürecinde tabuların yıkılmasının, son 10 yıldaki şiddetsiz dönemin, siyasetin güçlenmesinin yarattığı yapısal iklimin sonucu olarak Türkiye Kürt meselesini artık daha rahat konuşuyor, en hararetli konusu olan PKK meselesinin müzakereyle çözülmesine onay veriyor.

Bu uzlaşma farkında olmadığımız ve içinde yaşadığımız bir ilerlemenin eseri.

Ama sadece o değil.

Raporun bir de demokratikleşme önerileri kısmı var.

Türkiye’nin demokrasi ve hukuk meselelerini aklına başında kimse sorsanız sıralayacağı sorunlar ve öneriler 13 partinin kurduğu Komisyon’un ortak raporunda sıralanıyor.

Mesela şu öneriler:

“Şiddet içermeyen hiçbir fiil terör suçu olarak nitelendirilmemeli ve ifade özgürlüğü kapsamında olması gereken eylemler terör suçu sayılmamalıdır.

Bu bağlamda, Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu ve ilgili mevzuatın kanuni belirlilik ilkesi çerçevesinde ifade özgürlüğünü güçlendirecek şekilde yeniden düzenlenmesi önerilmektedir.

Şiddet çağrısı, nefret söylemi ve terör propagandasıyla etkin mücadele sürdürülürken, hukuki sınırlar içinde kalan her türlü eleştiri, itiraz ve talebin demokratik yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak korunduğunu gözetmek ve temin etmek maksadıyla; basın ve yayınla ilgili kanunlar gözden geçirilmelidir.

Haberleşme sınırlarını aşmayan ve eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz. Bu hükme bağlı olarak uygulamada basın özgürlüğünü sınırlayıcı sonuçlar doğuran yasalar hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkeleri çerçevesinde yeniden ele alınmalıdır.”

Bu öneriler o kadar hayati ki eğer bu öneriler pratiğe geçirilirse Türkiye’de hapiste siyasi suçlu kalmaz.

Türkiye’nin başını öne eğen bütün davalar anında biter, siyasetçiler, gazeteciler, aktivistler serbest kalır.

Fakat Komisyon raporunu kabul ettikten bir gün sonra Ankara’da Cumhurbaşkanı’na hakaret suçundan gözaltına alınan gazeteci Alican Uludağ tutuklandı.

Berlin Film Festivali’nde ödül alan Emin Alper, Türkiye’de hapishanelerde yatan en ünlü siyasi tutukluların hepsini sıralayıp “yalnız değilsiniz” mesajı gönderdi.

Peki, o halde Komisyon raporu neyi değiştirebilir?

Yine hızlıca geçilen kısmı bir kere daha yazalım:

Meclis’teki komisyonda biraraya gelen partiler, kapsamlı bir demokrasi ve hukuk reformuna ihtiyaç olduğunda hemfikir oldu, bu sorunları çözmek için önerilerde ve ilkelerde anlaştı.

Böyle sorunların olduğu inkar da edilebilir, bu kadar demokrasi ve hukuk fazla ve gereksiz bulunabilirdi.

Hayır öyle olmadı, iktidar partileri de bu tespitleri, sorunları doğru buluyor, önerilerin altına imza atabiliyor.

Yani Türkiye’de hala karşımızda mevcut demokrasi ve hukuku savunan, bunu yeterli gören, bundan fazlasını zararlı bulan bir fikri ve ideolojik pozisyon yok.

Yani Türkiye’deki otoriterlik fikri ve entelektüel pozisyon değil. Arkasında bir ideolojik destek külliyatı yok, toplumsal desteği bile yok.

Bu arkasında bir ideoloji olmayan, mesela birilerinin zannettiği gibi siyasal İslamcılığa ya da milliyetçilik/devletçiliğe dayanmayan bir tarzı siyasetten ibaret.

Erdoğan merkezli bir devlet yönetme pratiğinden çoğunlukla da bir savunma ve saldırı stratejisinden ibaret.

Peki söz ile eylem arasındaki bu fark bize Türkiye hakkında ne söylüyor?

Her şeyin lafta olduğunu mu, siyasetçilerin yalan söylediğini mi, bu metinlerin anlamsız ve değersiz olduğunu mu?

Hayır.

Birincisi; Türkiye’de otoriterliğin fikren zayıf temellere dayandığını gösteriyor.

İkincisi; Türkiye’nin en azından siyasetin hala demokrasi ve hukuk eksikliğini bir eksiklik olarak gördüğünü, demokratikleşme ve özgürleşme önerilerine itiraz edilemediğini de gösteriyor.

Üçüncüsü bir demokratikleşme ve reform programı iktidar partili milletvekilleri için bile evet denilen bir alternatifsiz çözüm.

Meclis’teki komisyonun bu kadar geniş bir uzlaşıyı sağlayabilmesi, Kürt meselesinde pek çok tabunun çok uzun yıllar önce eridiğini, tartışmanın üzerindeki yüklerin kalktığını, çözümün aslında bir kamusal ortak fikir olduğunu ve buna karşı çıkan fikirlerin anaakım haline gelemediğini gösteriyor.

Yani aslında uzlaşma o komisyonun kurulmadan önce zaten bir ortak sağduyu olarak havadaydı ve komisyon ve süreçle bu muhatabını bulmuş oldu.

Nihayet bir gün çözüm süreci gibi akacağı kendi kanalını ve aktörlerini bulduğunda bu fikir hayata geçti.

Aynı şekilde Türkiye’deki demokrasinin sorunları ve çözümleri konusunda da kamusal ortak bir kanaat var.

Bu kanaati; iktidar milletvekilleri de başımıza bir şey gelir korkusuna kapılmadan, inkar etmeden paylaşıyor.

Bunun aksini iddia eden iktidar cenahında ne bir medya ne entelektüel bir itiraz ya da toplumsal tepki var.

Demokratikleşme ve hukukla ilgili varılan uzlaşma da muhatabını ve aktörlüğünü bir gün mutlaka bulacaktır….

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın