Anasayfa / Haberler / Vasıfsız yalanların epik hâli

Vasıfsız yalanların epik hâli

“Yalan söylediklerini biliyoruz. Yalan söylediklerini biliyorlar. Yalan söylediklerini bildiğimizi biliyorlar. Yalan söylediklerini bildiğimizi bildiklerini biliyoruz. Ama hâlâ yalan söylüyorlar.”

“Yalan ile “oyalan” kelimeleri epeydir zihnimde “epik tiyatro” misali dolaşıyor. Gerçek hayattan senaryoları, sahnesi, dekoru, kafiyesiyle kompozisyonu, kabare şarkıları bile hazır. Aralarındaki kaçınılmaz suç ortaklığı da ayrı hikâye imkânı

Tiradı da net: “Yalan söylediklerini biliyoruz. Yalan söylediklerini biliyorlar. Yalan söylediklerini bildiğimizi biliyorlar. Yalan söylediklerini bildiğimizi bildiklerini biliyoruz. Ama hâlâ yalan söylüyorlar.”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçen yıl mart ayındaki grup toplantısında alıntıladığı Soljenitsin’in bu sözleri hikâyemizin paradoksunu da biçimlendiriyor. Kahramanlarımız esasında hakikatin yok edildiği değil etkisizleştirildiği bir dünyada karşı karşıya… Sahnedevarlığını sürdüren yalanlara öyle de alan açılıyor, boşluklar dolduruluyor. 

Açığa çıkması sonu değil

Hikâyenin rol gereği soğukkanlı anlatıcısı en baştan “Yalanın açığa çıkması, onun sonu değildir” repliğiyle sahnede. Bir tiyatro misali sahnelenen yalanlar artık hakikatin üstünü örten o kalın perdeden ibaret değil. 

Ontolojik işlevi de değişmiş. Mesele doğru-yanlıştan öte bir varlık biçimine, varoluş tarzına dönüşüyor. Gerçekleri saklayamayınca dönüştürmek, etkisizleştirmek. Gerçeği küçük parçalara bölüp, kartları eli karıştırırken kurarak “dağıtmak”tan da söz edilebilir.

Hükmünü sürenle hükümsüz 

Yalanı her konuda mümkün kılan, sıradanlaştıran, baş döndüren, hakikat arayışındaki, o yoldaki insanı “tutan”, midesini bulandıran bir dünya. Hannah Arendt’in deyişiylehakikati yok etmekle yetinmeyen ve “modern yalan”larla yeni gerçeklikler üreten dünyası.

Seri üretim… Manşetler, ekranlar, yeni dekorlar, sosyal medyayla da çoğaltılan, yinelenen sonsuz tekrarlar, … Yalan bu sahnede, böyle bir dünyada Soljenistin’in aforizmasıyla hükmünü sürüyorsa hakikat hükümsüz. Hükmünü süren “şey”daha “gerçek” görünüyor. Yaşanan dünya öyle. Yinelenmesi yanında durma yenilenmesi de “hüküm”darlığını uzatıyor.

Geçen yıl Başkan Trump’ın taç giymiş görüntülerinin “Longlive the king” başlığıyla sosyal medyayı sarması, ötesi bunun Beyaz Saray ve kendi hesabından paylaşılması böyle bir dünyada şakadan ibaret değil. Hele dün bu satırları yazarken yazımın fotoğrafına savaş haberleri arasında bakarken… Hem de bu sahnede ABD saldırılarına “Epik öfke”, İsrail ise “Aslanın kükreyişi” adını vermişken!

Çocukluğumuzun yemin billahları

İçimdeki emekli, alaylı psikiyatristin “Divan”ına uzanıp çocukluğuma dönüyorum. Gerçi Irvin Yalom’un Divan’da bahsettiği ve “psikiyatristlerin yalanı doğrudan ayırma konusunda çok beceriksiz olduklarını”  ortaya koyan araştırma da aklımda ama… Çocukluğumuzdaki yalanla ilgili “tedrisat”, geleneksel pedagoji de hatırımda. 

Mesela doğruyu söylediğimize dair “yemin billah”larımızhemen her oyunun eşlikçisi… Yalan ayıp, hem ortaya çıkarsa “hükmen” yenilirsin o oyunda. Yalan söyleyince burnu uzayan Pinokyo Walt Disney’in filmiyle de güncel o günlerde. “Yalancı Çoban” da zaten tedrisatta… Melodisi, “koro”su, temposuyla bile dillerde; “Yalancı yalancı sana kimse inanmaz /Yalancı yalancı sözüne kimse kanmaz”.

“Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” gibi atasözleri de müfredatta… Yalanın ömrünün uzun olmayacağına, mutlaka ortaya çıkacağına dair “anafikri”yle çocukluğumuzdaki başvuru vecizelerinden. 

Atasözüne yalan ayarı

Her şey değişiyor ya… Bu atasözünün bugünün dünyasındaki, yeni gerçekliğindeki anlamını merak ediyorum birden. İçime doğmuş… Googleladığımda Milliyet’in “Eğitim Haberleri”arasında hemen çıkıyor karşıma (11 Mart 2022). “Yeni gerçeklik” furyasında o atasözü de güncellenmiş meğer. Anlamının yeni gerçekliği aynen şöyle: 

“Bu atasözü iki farklı şekilde yorumlanmıştır. İlk yoruma göre, gerçeği gizleyen, hakikati söylemeyen kişilerin yalanı er ya da geç çıkar. İkinci yoruma göre, yalan söyleyen biri yalanı ortaya çıkmasın diye her türlü önlemi alır. Bu atasözünün hikâyesi şu şekildedir:
Gerçekte namaz kılmayan bir kişi, lambasını yatsıya kadar söndürmez. Böylece dışarıdan görenler, onun yatsı namazını bekleyip ondan sonra yattığını düşünürler. Böylece o kişinin yalanı hiçbir zaman ortaya çıkmaz.”

Aynen böyle, hiçbir zaman! Ayrıca böylesine puslu bir havada, o havayı soluyan insanın sisli, iyice loş iç’işlerinde, yatsıyakadar da olsa yalancının mumu en azından dibini aydınlatıyor. Hem sönse ne olacak artık “mum”a muhtaç değil ki insan bu devirde. Şarjlı ampuller bile var teknolojik gelişmelerle. Duya takıyorsun elektrik kesilse bile batarya ömrünce yanıyor.

“Kaytarmak” hâkim yöntem

Yeni gerçeklikler üreten, hatta gerçeklik duygusunu yok eden “modern yalan”larda, hakikatin etkisizleştirilmesinde en büyük pay medyanın kuşkusuz. Seri üretim tezgâhındakisorumluluk paylaşımında da öyle. Ama görünmesi, idrak edilmesi lâzım. 

Oyala(n)mak da güçlü efekti, peleriniyle yine sahneye çıkıyor. O kelimelerin anlam haznesi kaytarmaktan kandırmaya, hatta yalanın ona ikâme “yeni gerçeklikler”in kuyruğunu, “kenarını oya ile süsleme”ye kadar varıyor.

Bütün bunları örtmenin yolları da çok. Lenora Foerstel“Medya ve Savaş Yalanları” kitabında “basına hâkim yöntem”in “kaytarmak” olduğunu savunuyor: “Atlama… Haberde kaytarmanın en yaygın biçimi bir konuyu tamamen atlamaktır.” 

Toplu katliama sessiz kalmak

Örneklerinden birisi 1965’de “ABD destekli Endonezya ordusunun Başkan Sukorno’yu devirmesi”: “Ordu Endonezya Komünist Partisi’ni ve bütün müttefiklerini ortadan kaldırdı. Yarım milyondan fazla insan (kimine göre bir milyon)öldürüldü.” 

Bu katliam 1968 tarihli “çok gizli bir CIA raporu”nda bile “Nazi soykırımıyla birlikte 20. Yüzyıl’ın en büyük toplu katliamı” olarak anılıyor. Ancak Foerstel bu katliamın TIME dergisinde “üç ay boyunca” tek satır bile yer almadığını vurguluyor: 

“Bunun bir haber olarak New York Times’ta yayınlanması ise bir ay sonra… Bu konuyla ilgili başyazıda yazar, ‘üzerine düşeni titizlikle yaptığı için’ Endonezya ordusuna teşekkür ediyordu(!)” Tam çıngıraklı yalan esasında…

İşbirliğinin bin bir yöntemi

Foerstel medyanın bu işbirliğinin yöntemleri arasında “etiketleme”yi, “resmi yalanlar”ın hiç sorgulanmadan aynen aktarılmasını, “meselenin derinine inilmemesini”, “içeriğin önemsizleştirilmesini”, taraflara “dengesiz yaklaşım”ı, “bardağın -hep- dolu tarafına bakılmasını” sıralıyor.

Bu işbirliğinin toplumda daha az görünür olmasını sağlayan yollar da var kuşkusuz. Bir haberi görmezden gelme ya da öne çıkarmayı da kapsayan “editoryal tercihler ve haberi şekillendirme”: “Gerçeği kılıfa sokmak ihlal etmekten daha etkilidir. Nesnellikten çok fazla uzaklaşmama izlenimi vermek…” 

Şekillendirmede haberin veriliş biçiminden öte “ona ayrılan yerin boyutu, yayınlandığı yer, işleniş ya da ekranda sunuş tonu, başlıklar, fotoğraflar” da etkili. Habere konu olan açıklamaları ustalıkla cımbızlamak da…

Güncellenen iki şarkı 

İki yıl önce yine şubat ayında Serbestiyet’te bir yazım yayınlanmıştı: Çıngıraklı yalanlar, vasıfsız palavracılar (18 Şubat 2024). O yazımın ilk cümlesinde nostaljisine meydan okuyan, bitpazarına nur yağdıran, “yıllar önce tercüman olduğu derde rahmet okutan” iki şarkıyla girmiştim meseleye. O bölümü aynen aktarmak istiyorum: 

“Nidasıyla anılan ‘Yalaan yalaaaan yalan’ ve ‘Palavra, palavra, palavra, hepsi palavra’ şarkılarıyla: Yeliz’in ve DalidaAlain Delon’un “Paroles, Paroles” düetinden Ajda Pekkân’ın sesiyle ünlenen bu aşk yorgunu şarkıların mânâsıda, gönlümdeki yeri de farklı artık. 70’lerde taburedeyse, şimdi tahtta. 

“Ses bombası”yla eylem(!)

Bu iki şarkının gönlüme taht kurmasının nedeni 2021’in son günlerinde ‘MeclisTV’den naklen, bangır bangır yayınlanması… Aralık 2021’de Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay TBMM kürsüsünde. 

Bütçedeki kara deliklerden, gerçeklerden, “sır”lardan ziyade her şeyin atıştırıldığı o gündemde keyifle anlatıyor: ‘Milletimizin bütçesidir… Tüm taraflarla işbirliği içerisinde… İki yıl gibi kısa bir sürede tamamlayarak…

‘Geleneksel Bütçe Şenlikleri’ iktidar sıralarından alkışlarla sürerken o da ne! Birden Meclis’i nakaratı uzadıkça uzayan Yalaaanyalaaaan, yalan’ nidası sarıyor. Türkiye İşçi Partisi (TİP) İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil’in elindeki ses çıkış gücü mucizevi ‘wonderboom’dan şarkının o nakaratı biteviye, avaz avaz. Havaya kaldırdığı elinde Türkçe namıyla o ‘ses bombası’, yüzü de pandemi maskeli… Zihnimdeki epik tiyatroda son perde.

“Meğer oyunmuş kolay oynanan

Oktay o hengâmede konuşmasına devam etmeye çalışıyor; Millete verdiğimiz hizmetler…’ Meclis’te yankılanan fon müziği “Oysa gerçek farklıymış /Meğer bu bir oyunmuş kolay oynanan /Yalaaanyalaaan… Oktay Türk dünyası vizyonu derken Kadıgil’in dinlettiği şarkı, nakarat da değişiyor; “Palavra, palavra, hepsi palavra”… 

AK Partililer öfkeyle bağırıyor, Oktay da sinirleniyor; ‘Siz ona devam edin, biz de devam edeceğiz’. Kadıgil de gülerek karşılık veriyor: ‘Bize söz hakkı veren yok. Şarkıyla, türküyle devam edeceğiz… Başkan söz versin demokratik hakkımızı kullanalım.’

İktidar partileri ayakta, o mâhut öfke, bağrış -yanına- çağrış, kıyamet… TİP Genel Başkanı Erkan Baş’ın sesi duyuluyor: ‘El sallayın, canlı yayındasınız…’ Meclis Başkanı “…. kınamacezası verilmesine…” derken de nakarat devam. 

Velâkin iç tüzüğe göre o ceza muhatabına beş dakikalık bir savunma hakkı da tanıyor maalesef. Eylemin ardından Erkan Baş kürsüde… Beş dakika için de olsa durma bağıranlar için dayanılası değil. Ve yıllar önce “Karışık Türkçe Hafif Müzik” kasetlerime -bile- girmeyen o iki şarkı, yıllar sonra o anın klibiyle dinleme-izleme listemde. 

“Ne olsun, hep yalan dolan”

Çocukluğumuzdan söz etmişken “Eski palavraların da tadı kalmadı” mı desem. Palavra da hikâye anlatıcılarının, folklorun, edebiyatın, mübalağa sanatının, mizahın, o zengin kültürün dilinde kazandığı vasfını, şiştikçe şişen “vasıfsız yalancılık”ın tombul koynunda yitirdi uzun zamandır.

Erzurumlu Teyo Emmi, nâm-ı diğer Teyo Pehlivan bu hayattan gideli çeyrek asır geçmiş. Bir zamanlar dilden dile dolaşan hikâyeleri bugün “etkisizleşmiş”. Yalanın kuyruklusu,  palavra artık işçilik, hazırlık, kamuflaj filan da pek gerektirmiyor, tam anlamıyla salla gitsin…

Yıllar önce bir gazeteci arkadaşımın “Nasılsın, nasıl gidiyor?” babından sorulara anında verdiği o standart, değişmeyenkarşılık bugün kulaklarımı çınlatıyor: “Ne olsun, hep yalan dolan…” Espriydi tabii, iyi gazeteciydi ama sektörü,”vektör”ü, hele mesleğin bugününü düşünürsen “Her şakada kocaman bir gerçek…” Güldürmüyor o ayrı.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın