Fransız sosyolog ve felsefeci Edgar Morin geçen hafta hayatını kaybetti. 105 yaş gibi hayli uzun ömründe büyük acılar, büyük savaşlar, büyük insanlar ve büyük düşüncelerle yüz yüze gelmiş, bilgelik ve düşünceyle yoğurduğu hayatının serin gölgesinde iyimserliğini hiç kaybetmeden yitik olan insanı aramayı durmaksızın sürdürmüş bir isimdi. Yitik Paradigma ve Dünya Vatan kitapları yazarı, sosyal bilimlerin her dalından eşit derecede faydalanabilmiş, gerçek anlamda çok disiplinli düşünebilen derin bir düşünürdü.
Ötekini anlamak için ömrünü verdi. Yeni bir dünyanın ve birbirini anlayan insanların barış içinde var ettiği yeni bir hümanist kültürün inşası için çok çaba sarf etti. İnce ama etkili çalışmalarından, düşünce dünyasının imbikten geçirilmiş bir hülasası sayılabilecek, UNESCO için yazdığı ve Türkçe’ye de çevrilmiş olan “Geleceğin Eğitimi için Gerekli Yedi Bilgi’nin (Bilgi Üni. Yay. Çev: Hüsnü Dilli) Sunuş yazısında Ionna Kuçuradi’nin belirttiği gibi, başkasını gözlemenin kendimizi gözlemekten, başkasını eleştirmenin kendimizi eleştirebilmekten ve başkasını çalışma konusu yapmanın kendimizi çalışabilmekten geçtiğini çok iyi anlamış ve anlatmıştı. Antropolojinin uzak coğrafyalardaki “tuhaf” insan topluluklarını çalışmasının esas nedeninin kendi içimizdeki tuhaflıklarımızı ve uzaklıklarımızı anlamak olduğunun farkındaydı. Ne kadar bize benzemeyen, yabancı, uzak, farklı ve öteki olanı çalışır ve anlarsak kendi içimizdeki ötekini, bize uzak olan esas benliğimizi, kendi kendimize olan yabancılığımızı daha iyi anlayabileceğimizi düşünmüştü.
Birbirini ve özellikle etnik, dini ya da kültürel olarak bize uzak olanı anlamanın sırrını araştırdı. Anlamanın, zannedildiği kadar kolay olmadığını keşfetti. Çünkü söz konusu olan insan olduğunda onu diğer bilimsel çalışma alanları ya da nesneleri gibi çalışmak mümkün değildi. Örneğin, doğa bilimlerinin çalışma nesnesi olan fizik ya da kimya konuları veya insanların içinde olduğu disiplinlerin, mesela iktisat, siyaset bilimi, hukuk ya da tarih coğrafya gibi dalların yaklaşımından farklı bir bakış gerekiyordu. Bu nedenle, antropoloji ona çok güçlü bir yöntem ve bakış açısı sundu çünkü Edgar Morin, insanların bir biçimde içinde olduğu olayları ya da olguları değil bizatihi insanın kendisini, insan olmanın ne anlama geldiğini anlamak istiyordu. İnsanların birbirini anlamaları için insan olmanın ne demek olduğunu anlamaları gerektiğini savundu.
Giderek artan iletişim ve ulaşım teknolojileri insanları hiç olmadıkları kadar birbirine bağlamakta ve fiziksel olarak yakınlaştırmaktayken hiç olmadıkları kadar aralarını açıyor ve koparıyordu çünkü insanlar insan olmanın ne demek olduğunu anlamaktan hiç olmadığı kadar uzaklaşıyorlardı. Buna bağlı olarak birbirini anlamayan değil anlayamayan insanlar arasındaki anlayışsızlık da sürekli artıyordu. Anlamak, dışsal ya da niceliksel bir ilişki ve iletişimden çok ötesini içeriyordu. Bütün bir eğitim sistemi bunu dikkate alarak yeniden düşünülmeliydi. Şöyle diyordu Yedi Bilgi’de: “Telefondan internete, hiçbir iletişim tekniğinin, anlamayı kendiliğinden getirmediğini anımsayalım. Anlamaya sayısal bir özellik verilemez. Matematiği ya da herhangi bir disiplini anlamak için eğitmek başka şey, insanın anlaşılması için eğitmek başka şeydir…İnsanlararası anlayışı öğretmek, insanlığın anlıksal ve manevi dayanışmasının koşulu ve güvencesidir.” (s.65).
Morin için insanı anlamak onu açıklamak demek değildir. Bunun için, daha ötesi gereklidir. Çünkü, “Açıklamak, öğrenilmesi gerekeni nesne olarak düşünmek ve ona, öğrenmenin tüm nesnel araçlarını uygulamaktır. Açıklamanın, düşünsel ya da nesnel anlama için gerekli olduğu açıktır. [Fakat] İnsana özgü anlama, açıklamayı aşar. Açıklama, soyut ya da maddi şeylerin düşünsel ya da nesnel olarak anlaşılması için yeterlidir. İnsana özgü anlama içinse yetersizdir.”
Yetersizdir, çünkü insanı anlamak bir öznenin nesneyi anlaması değil iki özne arasındaki bir ilişkidir; öznenin özneyi anlamasıdır. Onun verdiği örnekle, ağlayan bir çocuk gördüğümüzde acısını hissetmemizin nedeni göz yaşları değildir. Esas neden, göz yaşlarının neden olduğu içsel sızının bizim içimizde karşılığının olması ve bu nedenle onunla özdeşleşebilmemiz ve “kendimizi onunla özdeşleştirerek anlamaya çalışmamızdır…Anlamak, bir empati, özdeşleşme ve kendini yansıtma sürecidir zorunlu olarak” (s.66,67).
Morin, anlamanın önündeki üç tür iç engelden bahseder: “Anlamanın iç engelleri çok büyüktür; bunlar yalnızca kayıtsızlık değil, aynı zamanda kendilerini dünyanın merkezine yerleştirme ve kendilerine yabancı ya da uzak olan her şeyi ikincil, anlamsız ya da hasım olarak görme gibi ortak özelliklere sahip olan benmerkezcilik, etnik-merkezcilik ve toplum-merkezciliktir.” (s.68).
Benmerkezcilikte tüm kötülüklerin nedeni hep başkaları ve bize benzemeyen, bizden olmayanlardır. Bu bir kendini aldatma tutumudur ve bu sayede başkalarının söz ve davranışları bizden daha aşağıda görünmeye başlar. Esasında bu bir kendini anlayamamanın sonucunda gelişen, hastalıklı bir durumdur. Kişi burada kendi içindeki değersizlikten ve aşağılık duygusundan, kendini merkeze koyarak ve diğer insanlar karşısında sanal üstünlükler yaratarak kurtulmaya çalışmaktadır. Kendinde ne yoksa işin merkezinde o vardır. Ben merkezli kişi ve toplumlar neyi küçük görüp neyi aşağılıyorlarsa esasında tam da onları anlayamıyor ve kendilerinde bunu arıyor ama bir türlü bulamıyorlardır. Morin’in dediği gibi, “Aslında, kendini anlamama başkasını anlamamanın çok önemli bir kaynağıdır. İnsan kendi eksiklik ve zayıflıklarını kendinden gizler, bu da başkasının eksiklik ve zayıflıkları karşısında acımasız olmayı getirir.” (s.68).
Aslında ben merkezci insanlar hayatlarının geçmiş dönemlerinde hiç merkeze konmamış, yeterince dikkate alınmamışlardır. Bu bir toplumsa ve sürekli olarak büyük bir dünya gücü olmaya çalışıyorsa geçmişinde fazlaca hiçe sayıldığı, aşağılandığı, küçültüldüğü içindir. Bunu, kendi etnisitesini ve toplumunu merkeze alma izler çünkü benmerkezci insan dışsal bağlarla ayakta duran zayıf bir karakterdir. Her zaman için kendine en çok benzeyen başka insanların desteğine ihtiyaç duyar çünkü kendinden başkasını anlayamaz. Dolayısıyla fazlaca indirgeyici bir zihne sahiptir. Bu, denebilir ki Morin’in hayatını adadığı kompleks düşünme biçiminin tam karşıtı bir durumdur. Kompleks düşünme hiçbir sorunu indirgememek pahasına gerekirse açıklayamamak ve anlayamamakla ilgilidir. Söz konusu insan olduğunda çoğu kez açıklamanın ötesine gidilemeyebilir. Bu yolda ilerlemeyi sağlayan şey çıkarsız düşünme, kendi içine dönebilme ve karmaşık olanı basitleştirmemedir. Bunun için, “Kendi kendini sürekli olarak inceleme zihinsel pratiği gereklidir, zira kendi zayıflık ya da eksiklerimizi anlama, başkasınınkileri anlamanın yoludur. Hepimizin aldanabilir, kırılgan, yetersiz, eksikleri olan varlıklar olduğumuzun farkına vardığımız andan itibaren, hepimizin karşılıklı bir anlaşılmaya gereksinim duyduğumuzu keşfedebiliriz.” (s.71).
Başkasını anlama, insani karmaşıklığın bilincinde olmayı ve onu en zayıf ya da hastalıklı hallerine göre değerlendirmemeyi gerektirir. Örneğin bir suçlunun içinden bambaşka bir büyüklük çıkabilir. “Bir suçlunun tıpkı Jean Valjean ya da Raskolnikov gibi dönüşüme uğradığını ya da suçunu telafi ettiğini görmemiz mümkündür.” (s.72). İnsan asla tek boyutlu ve tek bir yanıyla değerlendirilemez. Her zaman için komplekstir ve bütünüyle anlaşılmak için fazlasıyla değişkendir. Anlayamadığımız konular, kısımlar ve alanlar içinse Morin için hoşgörü kritik bir kavramdır.
Hoşgörü onda, anlaşılan ama hoş görülen demek değil tam aksine anlaşılamayanın, benzemeyenin, farklı ve bambaşka olanın hoş görülebilmesini ifade eder. Pasif bir tutum demek de değildir. “Gerçek hoşgörü, kayıtsız kalma ya da genelleştirilmiş bir kuşkuculuk değildir. O bir kanının, inancın ve etik bir seçimin mevcut olmasını ve aynı zamanda bizimkilere karşıt düşüncelerin, kanıların, seçimlerin ifade edilmesinin kabulünü gerektirir. Hoşgörü bize göre zararlı olan düşüncelerin ifade edilmesine katlanmayı ve bu katlanışın getirdiği acıyı üstlenme bilincini içerir.” (s.73).
Edgar Morin uzun hayatının çalkantılarında ve dolambaçlı yollarında süzülmüş düşüncelerle hep anlamaya çalıştı ve geldiği noktada ulaştığı sonucu bir cümleyle ifade etmek gerekirse, denebilir ki anlamanın insanlararası ilişkilerin hem aracı hem de amacı olduğunu buldu. Diğer bir ifadeyle, anladığımız ölçüde insanlaşmak ve başkasıyla yakınlık kurmakla kalmaz aynı zamanda varmak istediğimiz yaşam amacımız her neyse ona da yakınlaşırız. Yani, hayatın bir anlamı varsa şayet bunun yolu kendimizi ve başkalarını anlamaktan geçmektedir. “Anlama, insan iletişiminin hem aracı hem de amacıdır. Karşılıklı anlama olmadan bireyler, uluslar, kültürler arası ilişkilerde ilerleme olması mümkün değildir.” (s.75).
Edgar Morin, kendine benzemeyeni anlamaya çalıştığı için fazlasıyla anlamlı bir hayat yaşadı ve göçtü. Kimbilir, bu kadar uzun yaşamasının sırrı da burada saklıdır belki de; insanları ne kadar anlarsak o kadar çok hayatlar yaşarız!
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.