Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Türkiye-Avustralya Maçı: Avustralya neden rahat, Türkiye neden tehlikeli?

Türkiye-Avustralya Maçı: Avustralya neden rahat, Türkiye neden tehlikeli?

Saatler sonra Türkiye yeniden Dünya Kupası sahnesine çıkacak. Avustralya tecrübeye, Türkiye ise yeteneğine, heyecanına ve yılların özlemine güveniyor. Avustralya Milli Takımı'nın savunma oyuncusu Degenek'in sözlerinden Zidane'ın unutulmayan finaline uzanan hikayede, pazar sabahının asıl meselesi yalnızca futbol değil.
7

“Baskı bizim değil, Türkiye’nin üzerinde”

Avustralya Milli Takımı’nın savunma oyuncusu Miloš Degenek, Türkiye maçı öncesinde yaptı bu açıklamayi. Degenek’e göre bunun nedeni oldukça açık: Avustralya son yıllarda Dünya Kupası atmosferine alışık bir takım görüntüsü verirken, Türkiye 24 yıllık bir aranın ardından yeniden bu sahneye dönüyor. Üstelik Türkiye kadrosundaki oyuncuların büyük bölümü kariyerlerinde ilk kez bir Dünya Kupası tecrübesi yaşayacak. Avustralyalı futbolcuya göre beklentilerin ve heyecanın ağırlığını taşıyan taraf bu yüzden Türkiye.

Futbol dünyasında büyük turnuvalar öncesinde bu tür açıklamalara sık rastlanır; rakibin omzundaki yükü hatırlatmak, beklentilerin ağırlığını karşı tarafa bırakmak oyunun psikolojik tarafının da bir parçasıdır. Ancak Melbourne’de yaşayan biri olarak Degenek’in sözlerini duyduğumda aklıma gelen ilk şey Türkiye’nin üzerindeki baskı değil, Avustralya’nın futbolla arasindaki mesafe oldu.

Çünkü buradan bakıldığında Avustralya ile futbol arasında Türkiye’dekine benzeyen bir ilişki görmek zor. Spor kültürünün merkezinde yıllardır AFL var. Rugby geniş kitleleri peşinden sürüklüyor. Kriket ise yalnızca bir spor değil, ülkenin hafızasına yerleşmiş kültürel bir alışkanlık gibi. Futbol elbette seviliyor, oynanıyor ancak gündelik hayatın akışını belirleyen, insanların haftalar boyunca üzerine konuştuğu, bir galibiyetin ya da mağlubiyetin ruh halini günlerce etkilediği bir yerde durmuyor. Hatta son yıllarda kadın milli takımının, yani Matildalar’ın yarattığı heyecanın zaman zaman erkek milli takımının önüne geçtiğini söylemek bile mümkün.

Bütün bunlar düşünüldüğünde ortaya ilginç bir çelişki çıkıyor. Futbolu daha çok seven, daha çok konuşan, daha çok tartışan, galibiyetlerde daha yükseğe çıkan, mağlubiyetlerde daha sert düşen taraf Türkiye. Buna rağmen son yirmi yılda Dünya Kupası sahnesine daha sık çıkan taraf Avustralya. Futbolun hayatın merkezinde durduğu ülke ile futbolun spor takviminin yalnızca bir parçası olduğu ülke, pazar günü aynı sahaya çıkacak.

Bu yüzden Türkiye ile Avustralya arasındaki karşılaşmayı sıradan bir grup maçı olarak görmek zor. Çünkü bu maçın hikayesi biraz da şu sorunun etrafında şekilleniyor: Futbolu daha çok sevmek mi başarıya yaklaştırır, yoksa ona daha soğukkanlı yaklaşabilmek mi?

Futbolun bir spordan fazlası olduğu ülke

Türkiye’de futbolun neden bu kadar güçlü bir duygu yarattığını anlatmak kolay ama belki de daha ilginç olan soru su: Bu duygu neden başka hiçbir sporun yaratamadığı bir ortaklık hissi üretiyor?

Bir seçim gecesinde insanlar farklı taraflara dağılabilir. Siyaset yıllardır toplumun fay hatlarını görünür kılıyor. Kültürel tartışmalar da öyle. Ancak milli takım söz konusu olduğunda, bütün farklılıklarına rağmen milyonlarca insanın aynı doksan dakikanın içine sığabildiği anlar hala var.

Bu yüzden Türkiye’de futbol yalnızca bir spor olarak yaşanmıyor. Bazen ortak bir dil, bazen ortak bir hafıza, bazen de gündelik hayatın yükünden kısa süreliğine kaçmanın yolu haline geliyor.

Belki bu nedenle bir milli takım mağlubiyeti yalnızca bir mağlubiyet olarak görülmüyor. Bir galibiyet de yalnızca üç puan anlamına gelmiyor.
Aradan yıllar geçse de insanların 2002 Dünya Kupası’nı, Hırvatistan karşısında uzatmalarda gelen golü, Japonya’yı, Güney Kore’yi ya da üçüncülük sevincini dün yaşanmış gibi hatırlamasının nedeni de bu. Futbolun kendisinden çok, o anlarda hissedilen ortak duygular hafızada kalıyor.

Bütün bunlara bakınca akla kaçınılmaz olarak şu soru geliyor: Futbolun gündelik hayatın bu kadar merkezinde durduğu, milyonlarca insanın kendisini bu kadar güçlü biçimde içinde hissettiği bir ülke, Dünya Kupası’na ulaşmakta neden bu kadar zorlandı?

Sorunun cevabı belki de futbolu ne kadar sevdiğimizde değil, ona nasıl baktığımızda saklı.

Ve belki de tam bu noktada gözleri Avustralya’ya çevirmek gerekiyor.

Çünkü buradaki tablo ilk bakışta Türkiye’nin tam tersi… Futbol ülkenin en büyük tutkusu değil, futbol maclarinda şehirlerin tansiyonu yükselmiyor, milli takım maçları elbette ilgi görüyor ama gündelik hayatın merkezine yerleşmiyor.

Buna rağmen Avustralya son yirmi yılda Dünya Kupası’nın gediklilerinden biri haline geldi.

Bu durumun arkasında büyük futbol romantizmleri, efsanevi jenerasyonlar ya da bitmek bilmeyen futbol tartışmaları yok. Daha çok sabır, planlama ve istikrar var.

Belki kulağa sıkıcı geliyor.

Ama spor tarihinde başarı hikayelerinin önemli bir bölümü zaten sıkıcı şeylerin üzerine kurulu.

Avustralya’nın futbola yaklaşımında da biraz bunu görmek mümkün. Oyunu hayat memat meselesine dönüştürmeden, her başarısızlığın ardından her şeyi yıkıp yeniden kurmaya çalışmadan, uzun vadeli hedeflerden vazgeçmeden ilerleyen bir anlayış…

Türkiye’de ise futbol çoğu zaman sonuçlardan daha büyük duygular üretiyor. Bir galibiyetin ardından gelecek yılların hayalleri kurulabiliyor, bir mağlubiyetin ardından ise bütün sistemin sorgulandığı günler yaşanabiliyor. Bu duygu yoğunluğu bazen olağanüstü hikayeler yaratıyor, bazen de sürdürülebilir başarıyı zorlaştırıyor.

Bu yüzden Türkiye ile Avustralya arasındaki farkı yalnızca iki milli takım arasındaki kalite farkı olarak okumak eksik kalır.
Bir tarafta futbolla duygusal bir bağ kuran, onu hayatının merkezine yerleştiren bir ülke var.

Diğer tarafta ise futbolu daha geniş bir spor kültürünün parçası olarak gören, başarıyı büyük ölçüde kurumsal devamlılık içinde arayan bir ülke.

Kısacası Türkiye futbolu yaşıyor.

Avustralya ise futbolu yönetiyor.

Dünya Kupası’nın görünmeyen rakibi

Degenek’in sözlerini ilginç kılan şey yalnızca bir rakip oyuncunun maç öncesinde psikolojik üstünlük kurmaya çalışması değil. Aslında Avustralyalı futbolcunun dikkat çektiği konu, Dünya Kupaları’nın doğasında saklı olan eski bir gerçeğe uzanıyor.

Bu turnuvalarda mesele her zaman en iyi futbolu oynamak degil, bazen asıl mesele, o futbolu oynayabilecek kadar sakin kalabilmek.

Kulüp futbolu insana ikinci şans veriyor. Kötü geçen bir sezonun ardından yenisi geliyor. Yeni transferler yapılıyor, yeni hedefler konuyor, hikâye yeniden başlıyor. Dünya Kupası ise farklı. Dört yıl boyunca bekliyorsunuz ve bazen bütün kariyerinizi birkaç haftanın içine sığdırıyorsunuz. Bazı futbolcular için ikinci bir fırsat geliyor. Bazıları için gelmiyor.

Bu yüzden Dünya Kupaları’nda sahaya yalnızca takımlar çıkmıyor. Ülkelerin beklentileri, kariyer planları, çocukluk hayalleri ve bazen de korkuları onlarla birlikte çıkıyor. Belki de bu nedenle Dünya Kupaları zaman zaman teknik kapasitenin değil, karakterin sınandığı bir sahneye dönüşüyor.

Zinedine Zidane’ın hikayesi bunun en unutulmaz örneklerinden biri. Futbol tarihinin gördüğü en büyük oyunculardan biri, kariyerinin son maçına Dünya Kupası finalinde çıktı. Aradan geçen yıllara rağmen insanlar o finali konuşurken önce attığı golü ya da yönettiği oyunu hatırlamıyor. Akla gelen ilk görüntülerden biri hala Marco Materazzi’ye attığı kafa.

Çünkü Dünya Kupaları bazen bir pasla değil, birkaç saniyelik duygu kontrolüyle kazanılıyor ya da kaybediliyor.

Degenek’in dikkat çektiği nokta belki de burada önem kazanıyor. Avustralyalı futbolcu aslında Türkiye’nin futbol kalitesinden çok, omuzlarında taşıdığı beklentilerin ağırlığından söz ediyor.

Türkiye neden favori?

Her şeyden önce bu kadro uzun zamandır milli takımın sahip olduğu en yüksek bireysel kalite seviyelerinden birini temsil ediyor. Avrupa futbolunun merkezinde oynayan, büyük maçların baskısına alışkın ve oyunun kaderini tek bir anda değiştirebilecek oyuncuların sayısı hiç de az değil.

Arda Güler’in yaratıcılığı, Hakan Çalhanoğlu’nun oyuna yön verebilen liderliği, Kenan Yıldız’ın cesareti ve Ferdi Kadıoğlu’nun modern futbolun bütün taleplerine cevap verebilen çok yönlülüğü, Türkiye’nin eline önemli bir avantaj veriyor.

Ancak Türkiye’yi güçlü kılan yalnızca kadro kalitesi değil.

Bu takımın önemli bir bölümü kariyerlerinin tam da dünyaya kendilerini göstermek istedikleri döneminde bulunuyor. Dünya Kupası yalnızca bir turnuva değil; futbolcuların isimlerini küresel ölçekte duyurabilecekleri, kariyerlerinin yönünü değiştirebilecekleri en büyük sahne.

Belki bu yüzden bu kadroya baktığımda yalnızca yetenek görmüyorum. Kendini kanıtlamak isteyen oyuncular, uzun yıllar sonra yeniden Dünya Kupası’na dönmüş bir ülkenin heyecanı ve kaçırılmak istenmeyen büyük bir fırsat da görüyorum.

Yine de Dünya Kupaları insana temkinli olmayı öğretiyor.
Kâğıt üzerinde üstün taraf Türkiye olabilir.
Ama Dünya Kupaları hiçbir zaman kağıt üzerinde oynanmıyor.

Doksan dakikadan fazlası

Pazar günü sahaya çıkan yalnızca iki milli takım olmayacak.

Bir tarafta yaratıcılığına, bireysel kalitesine ve oyunun akışını tek bir anda değiştirebilecek oyuncularına güvenen bir takım olacak. Diğer tarafta ise disiplinine, organizasyonuna, fiziksel direncine ve yıllar içinde oluşmuş turnuva alışkanlıklarına güvenen bir takım.

Bu karşılaşmayı ilginç kılan ayrıntılardan biri de Aziz Behich’in hikayesinde saklı.

Melbourne’de doğan, Avustralya Milli Takımı formasını giyen ve kariyerinin önemli bir bölümünü Türkiye’de geçiren Behich, Bursaspor, Başakşehir ve Kayserispor formalarıyla yıllarca Türk futbolunun içinde yer aldı. Maç öncesinde Türkiye ile Dünya Kupası’nda karşılaşmanın kendisi için “çok özel” olduğunu söylerken, aslında bu eşleşmenin neden sıradan bir grup maçından biraz daha fazlası olduğunu da anlatıyordu.

Bir yanında doğup büyüdüğü ülke, diğer yanında ise yıllarca formasını giydiği kulüplerin, tribünlerini tanıdığı stadyumların ve yakından bildiği bir futbol kültürünün hafızası.

Belki de bu yüzden pazar günü oynanacak maç yalnızca puan tablosuna yazılacak doksan dakikadan ibaret değil. Bir bakıma futbola dair iki farklı alışkanlığın, iki farklı tecrübenin ve iki farklı hikayenin de karşılaşması.

Bir taraf futbolu kalbiyle oynuyor.

Diğer taraf alışkanlıklarıyla.

Belki bu yüzden Degenek’in sözlerinin aksine, baskının tamamını olumsuz bir unsur olarak değerlendiremiyorum. Bazen beklenti oyuncuların omzuna yük oluyor, bazen de onları sıradan performanslarının ötesine taşıyor.

Türk futbolunun hafızasında yer eden anlara baktığımızda bunu görmek mümkün. Omzu çıkmasına rağmen UEFA Kupası finalinde sahada kalmaya devam eden Bülent Korkmaz’ın sarılı kolu yalnızca bir futbol görüntüsü değil. O görüntü, Türk futbolunun kendisini nasıl gördüğünün de bir özeti. Yetenek kadar direnç, kalite kadar karakter ve gerektiğinde son damlasına kadar mücadele etme iradesi…
Belki romantik geliyor.

Belki pazar günü sahada her şeyi Dünya Kupası tecrübesi belirleyecek.

Ama bütün bu karşılaştırmaları, istatistikleri ve olasılık hesaplarını bir kenara bıraktığımda ben Türkiye’nin kazanacağını düşünüyorum.
Çünkü daha fazla bireysel kaliteye sahip…

Çünkü oyunun kaderini değiştirebilecek oyunculara sahip…

Çünkü öyle olmasını istiyorum.

Melbourne’de yaşayan biri olarak yanılıyor olmayı elbette ki istemem.

Bu yüzden son tahminimi kayda geçireyim:

Türkiye kazanır.

Hadi çocuklar…
Bu yazıyı da bana yedirmeyin.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın