Bir futbol mümini için dünya kupası, dört yılda bir vasıl olduğu bir hac farizası gibidir. Huşu içinde eda ediyoruz vazifelerimizi.
Kupa, bu yıl ilk kez 48 takımla düzenlendi. Fena da olmadı sanki! İlk kez futbolun en büyük sahnesinde boy gösterenler, çatır çatır mücadele ettiler dünya devleri karşısında. Yeni efsanelerin doğuşunu temaşa ettik, bir yandan yürek burkan diğer yandan yürek ısıtan hikâyelerin şahidi olduk.
İşin şov kısmında kimse Amerikalıların eline su dökemez. Her maçı bir görsel şölene çeviriyorlar. Beyaz perdenin namlı isimleri tribünlerde geçit töreni yapıyorlar. Kameraların ışıkları Brad Pitt’lerin, Mat Damon’ların, Penelope Cruz’ların, Javier Bardem’lerin üzerine tutuluyor.
Tribünler tıklım tıklım ve çok renkli; bütün maçlar kapalı gişe adeta, bu da ayrı bir güzellik. Devrelerin “su molası” adı altında televizyon reklamları için ikiye bölünmesi müptelaların alışık olduğu bir hal değil ama belki bu uygulama bu güzel oyun için bir ufuk da açabilir.
32 takım veda etti kupaya; bazıları büyük bir hayal kırıklığı yaşadı ve yaşattı sevenlerine, bazıları da tarifi imkânsız bir gururla tuttu evin yolunu. Türkiye erken havlu attı; temeli olmayan devasa iddialar, gerçeğin acı yüzü ile sınandı ve netice uçurumdan tepe taklak yuvarlanmak oldu. Peki, akıl başa gelir mi? TFF Başkanı’nın ve Montella’nın gerekçelerine bakınca, ümitvar olmak biraz zor.
Almanya ve Hollanda, son düzlüğe girme hakkını kazanan 16 takımdan biri olamadılar. Panzerler, 2104’ten beri hep geri vitesteler. “Harika çocuk” Nagelsman da patlayan dikişleri tutturamadı. Başarısızlık apaçıktı, Nagelsman’ın o koltukta devam etmesinin olanağı yoktu. Nitekim yollar ayrıldı ve Nagelsman milli takım defterini kapatıp mecburen kendine yeni bir iş aramaya koyuldu. Almanlar ise tekrar ayağa kalkmanın hesabını yapıyorlar. Masadaki en büyük aday Klopp ve Klopp bu iş için doğru isim.
1988’de Rijkard-Gullit-Van Basten’dan müteşekkil muhteşem üçlüsüyle harikalar yarattıktan sonra kayıplara karışan Portakalların izine Amerika kıtasında da rastlanmadı. Her bir kupaya binbir umut ve hevesle geliyorlar ama paramparça olup dönüyorlar. Koeman da bu meşum kaderi değiştiremedi. Zaten Koeman’a bel bağlamak pek akıllıca bir tercih de sayılmazdı.
Fas göz alıcı bir takım, oyunun hem defansif hem de ofansif gereklerini yerine getirmede mahirler. Fizik kaliteleri yüksek, topa hükmeden ve oyunun ritmini belirleyebilen teknik oyuncularının sayısı fazla. Hollanda’nın üstünden de bir hışımla geçtiler. Gerçi bir üst tura çıkanı belirleyen penaltılar oldu ama gerek tribünlerdeki onbinler ve gerek ekran başındaki milyonlar 120 dakika boyunca Fas’ın Hollanda’dan birkaç gömlek üstün olduğuna tanıklık ettiler.
Kupanın ev sahipleri Kanada, Meksika ve ABD de ilk 16’nın içine kendilerini atmaya muvaffak oldular. Kanada zorlandı ama Meksika ve ABD güle oynaya geldiler. Meksika diri; seyircisini arkasına alıp keyifle oynuyor oyununu. ABD ise atletik bir takım, bir de başlarında Pochettino gibi bir değer var.
“Futbol, saygı demektir”
Japonya, Brezilya’ya karşı çok iyi direndi, ama Martinelli’nin ölüm vuruşuna engel olamadılar. Don Carlo, Japonların cansiperane savunmalarına büyük bir hürmet gösterdi; son saniyede gelen gole tepkisi buz gibiydi, sevincini dışa vurmadı. Rakibin acısını anladı ve içten bir tebrikle onları kutladı. Ne de olsa futbol, her şeyden önce “saygı” demekti. Japonlar, taraftarlarıyla zaten kalplerimizi fethetmişlerdi; bir de kaybettikleri Brezilya maçından sonra taraftarı önünde büyük bir edeple eğilen hocaları ve oyuncuları, bizi bizden aldı.
İngiltere, Kongo karşısında ipten döndü. Maçta inanılmaz kurtarışlar yapan Mpasi’nin, İngiltere’nin birinci golünde Kane’nin çok da güçlü olmayan kafa vuruşunu çıkaramaması bir talihsizlikti. Lakin Kane’nin hakkını da verelim; tam bir 9 numara, son vuruşları ve istasyon kabiliyetleri müthiş. Şarap gibi bir golcü ve her geçen gün daha bir kıymetleniyor. İkinci golde savunmayı ipe dizmesi ve kurşun gibi bir şut çıkarması takdire şayandı. Efsanevi Lineker’in onu “İngiltere tarihinin en büyük golcüsü” olarak kutsaması, boşuna değil.
Senegal, kahretti bizi. Belçika’ya karşı 2-0’ı yakalamışsın, oyun olarak Garcia’nın takımını dumura uğratmışsın, rakipte moraller yerin dibinde, oyuncular maçtan elini kesmiş ve birbirinin boğazına girmiş. Yani her şey senin lehine, üç-beş dakika dayansan Brüksel’de taziye çadırı kurulacak! Ancak maçtan bir anlık kopuşun bedeli ağır oldu; evvela defansın, akabinde kalecinin ve nihayetinde VAR’ın hediye ettiği goller, rüyayı kâbusa dönüştürdü. Oysa Almanlar ve Hollandalılardan sonra Belçikalıları da ellerinde bavulları ile görmek, hoş bir manzara olabilirdi.
Haysiyet mücadelesi
Yaşlı kurtlar Ronaldo ve Modric’in düellosu kaçırılmayacak türdendi. Milim ofsaytlar nedeniyle iptal edilen goller, direklerde patlayan şutlar ve gözlerimizi fal taşı gibi açan kurtarışlarla 110 dakika boyunca hop oturup hop kalktık. Hırvatların uzatmanın son saniyesinde attıkları gole kendilerinden geçercesine sevinmeleri ve sonrasında VAR’ın uyarısıyla golün iptal edilmesinin ardından yıkılmaları çok dramatikti.
Ronaldo’nun bir haysiyet mücadelesine dönüştürdüğü yolculuğu devam ediyor. Modric’i ise herhalde bir dünya kupasında son izleyişimiz. Bu muazzam orta sahayı hep sevgiyle anacağız ve adı her geçtiğinde önümüzü iliklemeye devam edeceğiz.
İsveç karşısında Fransa ve Avusturya karşısında İspanya ellerini kollarını sallayarak bir üst turun biletini aldılar. Bir dünya kupasında eleme turundaki bir maç olmaktan ziyade bir ter idmanı havasındaydı bu maçlar. İsveç ve Avusturya, maçın hiçbir bölümünde rakiplerini zorlayamadılar.
İsviçre Cezayir’i; Kolombiya da Gana’yı rahat bir oyunla ve hak ederek geçtiler. Kolombiya, şevkli ve göze hoş gelen bir oyun oynuyor. İsviçre’de de Murat Yakın’ın değerli bir iş yaptığını teslim etmek lazım. Beş yıldır takımın başında olan Yakın, bağırmadan çağırmadan, sağa sola afra tafra yapmadan, sakin bir tavırla dikkate değer bir inşaya imza atmış. İsviçre, dişli bir takım!
Tarzları farklı ama güçleri denk iki takımın kıran kırana mücadelesinden sağ çıkan Mısır oldu. Oldum olası, penaltı atışları öncesinde oyuncu ve hele de kaleci değiştiren hocalara gıcık olurum. Çok artistik, çokbilmiş ama hem o ana kadar canını düşüne takan kaleciye haksızlık ve saygısızlık içeren hem de aslı astarı olmayan bir hareket olarak görürüm bunu.
Bu nedenle, zaten Mısır’ın kazanmasını istiyordum; bir de Avusturalya’nın hocası son saniyede penaltılar için başka bir kaleciyi kaleye geçirdiğinde, Mısır’ın zaferini daha bir ister oldum. Dualarının sayısını ve şiddetini artırdım ve bir üst tura çıkan Mısırlılarla birlikte şükür secdesine vardım.
Ayrıca Salah’ın önünde dans ederek dikkatini dağıtmak isteyen kaleciyi bir Panenkavari penaltıyla avladıktan sonraki bakışı ve gülümsemesi de görülmeye değerdi. Tatlı bir keyif aldım o müstehzi gülümsemeden!
Penaltıya hazırlık masalı
Yeri gelmişken şu penaltı mevzuuna da bir değineyim: Az çok sahaların tozunu yutmuş ve meşin yuvarlığın peşinde nefes nefese kalmış her futbolsever bilir ki, penaltı anlık bir olaydır. Penaltı atmada ve kurtarmada parlak bir geçmişinizin olması, o anda da mutlaka bunu tekrarlayacağınız anlamına gelmez. On penaltıda üst üste hedefi tutturmuş olabilirsiniz ama onbirinci penaltı için topun başına geçtiğinizde, o penaltı ilk penaltıdır, diğerlerine benzemez.
Belki de biraz eski kafalı olduğumdan “penaltıya hazırlık” diye bir şeyin varlığına da inanmam. Tabii ki penaltı çalışabilirsiniz; vuruşlarınızı inceltmek ve keskinleştirmek, reflekslerinizi kuvvetlendirmek için ekstra antrenmanlar yapabilirsiniz. Bir eleme maçıysa, penaltıya kalma ihtimaline binaen ilk beşinizi belirleyebilirsiniz.
Ama hepsi budur; bundan ötesi de yoktur. Çünkü idman sahasında, zerre baskı hissetmeden ve kaçırman halinde bir şeyin değişmeyeceği bir penaltı atmak ile yetmiş bin seyircinin önünde ve takımın kaderini tayin eden bir penaltı atmak aynı şey değildir. Dolayısıyla kıymetli hocalar, siz siz olun, bu çeşit futbolun doğasına aykırı muamelelere itibar etmeyin!
Ve Arjantin – Yeşil Burun maçı! Malum, ben bir Arjantin taraftarıyım. Yeşil Burun maçını elim yüreğimde zor bitirdim. İlk defa katıldıkları kupa Adanın çocukları müthiş bir mücadele verdiler. Portekiz 2. Ligi’nde oynayan ve emeklilik planları yaparken birden bir Hollywood starı kadar şöhrete kavuşan 40 yaşındaki Vozinha, hem kupaya hem de Arjantin maçına damgasını vurdu.
Bütün takım büyük bir özveriyle ve çalışkanlıkla, son dünya şampiyonuna karşı koydular. Oyunu çirkinleştirmediler ayakta alkışlanacak bir performans sergilediler.
Evet, 120 dakika bittiğinde maçı kaybettiler ama bütün dünyanın sevgisini kazandılar. 19 Temmuz’da kupaya kim uzanır bilinmez ama Vozinha ve arkadaşlarının “Dünya Gönüller Şampiyonu” oldukları su götürmez.
Bugün son 16 maçlarına başlıyoruz.
Perde Kanada – Fas maçı ile iniyor.
Takipte olacağız yine…
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.