Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / (2) 20. Yüzyılın ilk yarısında, “Ulusal Kurtuluş Savaşı” olgusu ve kavramı mevcut değildi

(2) 20. Yüzyılın ilk yarısında, “Ulusal Kurtuluş Savaşı” olgusu ve kavramı mevcut değildi

Reaktif anti-kolonyalizmin ucu, aslında kolonyalizmden çok moderniteden yakınan, içten içe keşke olmasaydı diye düşünen, şu veya bu şekilde modernite öncesine geri dönüşü düşleyen, bu anlamda çok muhafazakâr bir yerliciliğe (nativism) uzanıyor.

Bu dizide (umarım) son üç yazım. Bugün (Cuma, 21 Ağustos), Pazartesi (24 Ağustos) ve Çarşamba (26 Ağustos). Bitecek sanıyorum. Fakat bir durum tesbitine muhtacım. Buraya nereden geldik? Millî Eğitim Bakanlığı’nın ilk ve orta öğretimdeki son müfredat değişikliklerinden. İçlerinde biri, beni özel olarak ilgilendiriyor: kurtuluş savaşı veya ulusal kurtuluş savaşı yerine, bundan böyle millî mücadele denecek olması. Politika yapmıyorum. Kendimi MEB’in a priori taraftarı da saymıyorum, a priori karşıtı da saymıyorum. Faile değil muhtevaya, kimliğe değil yapılan işe, kimin söylediğine değil ne söylendiğine bakıyorum.

Nasıl olabilir? Türkiye’nin hiç sömürgeleştirilmediği,

apaçık ortada değil mi?

Böyle yaklaştığımda, tarihçilik açısından, bilimsel-akademik kriterler açısından, MEB’in doğruları da var, yanlışları da. Neleri yanlış gördüğümü ayrıca yazacağım. Ancak bu, doğruya doğru dememe engel değil. Şu ulusal kurtuluş savaşı yerine millî mücadele meselesi, bence doğru bir karar. Altının nasıl doldurulacağından bağımsız olarak, salt ana başlık ölçüleri içinde doğru buluyorum. Bunun da iki ayağı var: (a) ulusal kurtuluş savaşı deyiminin spesifik anlamı (sömürgelikten kurtuluş savaşları için kullanılagelmiş olması); ve (b) geç dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun (ya da embryonik haliyle modern Türkiye’nin) hiçbir zaman sömürge olmamış olması. Şimdiye kadar daha çok ilk konuyla uğraştım. 2-7 arası yazılarımda, (i) 20. yüzyılın ilk yarısında ulusal kurtuluş savaşı/savaşları diye bir olgu ve kavram olmadığı; (ii) ancak 1945’ten sonra ve dekolonizasyon bağlamında zuhur ettiği; (iii) emperyalizm ve anti-emperyalizm tartışmalarında Marksizmin çok etkili olduğu bir entellektüel ortamda şekillendiği; (iv) çeşitli biçimlerde idealize edildiği; (v) ne olursa olsun yaygınlık kazandığı, literatüre girdiği; (vi) ama 1919-1922 olayına zamanında ister Yunanistan’da, ister Türkiye’de, ister dünya tarihçiliği ve kamuoyunda verilen isimlere hiç yansımadığı… fikir ve tesbitleri üzerinde yoğunlaştım.

Şimdi buradan, argümanın ikinci ayağına, Türkiye’nin sömürgeliği hiç yaşamamışlığına, dolayısıyla kolonyal bir geçmişi olmamasına geçiyorum. Çünkü böyle veya buna benzer bir imâ var aslında. Ama nasıl olabiliyor? Göz göre göre, ne gibi tarih-dışı (ahistorical) zorlamalardan, anlam ve mantık kaydırmalarından hareketle, böyle bir iddia ayakta tutulabiliyor?

Küçük bir düşünce deneyi:

Polonya-Osmanlı karşılaştırması

Tartışmanın ilk adımında, Osmanlı devletinin somut, elle tutulur, zaman ve mekân içinde yaşanmış, adı sanı belli bir istilâ, işgal, ilhak ve sömürgeleştirilme eylemine maruz kalmadığı, yakın geçmişinde böyle bir ân, böyle bir moment saptanamayacağı çok açık. Polonya, örneğin, güçlü bir Ortaçağ devletiyken, Erken Modernite’yle yükselen üç komşusu (Prusya, Avusturya ve Rusya) tarafından kuşatılıyor ve kıskaca alınıyor. Çocukluğumun (1950’lerin ve 60’ların ilk yarısının) orta-lise ders kitaplarında “Lehistan’ın taksimi” denirdi. Anlamazdık ama ezberlerdik, ister istemez. Yani ben iyi ezberlerdim demek istiyorum. 1772, 1793 ve 1795’te üç kere paylaşılıyor ve 120 küsur yıl boyunca ortadan kalkıyor. Bağımsız Polonya, ancak 1918’de tekrar sahneye çıkıyor.

Büyük kısmını Rusya’nın yuttuğu Polonya, bu suretle sömürgeleştirilmedi kuşkusuz. Daha önce sözünü ettiğim Avrupa-içi çok-etnili imparatorluklara dahil oldu. Bu imparatorluklara karşı yükselen milliyetçilikler, ayaklanmalar ve bağımsızlık mücadeleleri içinde yer aldı. Amacım sadece, sömürgeciliğin de vazgeçilmez ilk ve en tâyin edici adımı olan istilâ-işgal-ilhak eyleminin nasıl katî ve vahim bir olay olduğunu hatırlatmak. Bu, tedricî bir iktisadî süreç değil, siyasî-askerî bir moment. Giyotinin inmesi gibi bir şey. Osmanlı’da olsaydı böyle veya buna benzer bir şey olurdu demeye çalışıyorum.

Oysa Osmanlı ve modern Türkiye tarihinde bununla karşılaştırılabilecek bir olay tabii hiç yaşanmadı. Ampirik bazda aksini iddia etmek bile absürd. Evet, 18. yüzyıl sonlarında Osmanlıların durumu belki Polonya’dan çok farklı değildi. Fakat son anda, aynı çukura yuvarlanmayıp başka bir mecraya girdiler. Bir türlü bölüşülüp paylaşılamadılar: belki coğrafî konumları (fazla büyük, fazla güneyde ve Akdeniz’e açık, dolayısıyla kesikli, discontiguous olmaları), belki topraklarına göz diken Büyük Devletlerin (özellikle bir yanda İngiltere ve Fransa ile diğer yanda Rusya’nın) karşılıklı talep ve ihtiraslarını kısmen nötralize etmeleri nedeniyle. Her ne olursa olsun; bu sayede zaman kazandılar ve tam da parçalanıp sömürgeleştirilmeyi önlemek için, kendi iradeleriyle, uzun bir yukarıdan aşağı modernizasyon sürecine atıldılar. III. Selim – II. Mahmud “geçiş eşiği”nin “belgesiz” reformlarını, (yazılı, devlet açısından bağlayıcı taahhütlerle ilerleyen) asıl Tanzimat atılımı izledi. 1789-1918 arasında, Batı ile eşitsiz, çelişkili, çatışmalı bir “uzun 19. yüzyıl” yaşadılar. Yenildiler, toprak kaybedip geri çekildiler, nota ve ültimatomlara maruz kaldılar, borçlandılar, iflâs ettiler, bu yüzden yeni yeni tâvizler vermeye zorlandılar. Ama bir şekilde, Birinci Dünya Savaşı’nın bitimine kadar dayandılar. Siyasî bağımsızlığı ve devlet egemenliğini, aşınmış da olsa sonuna kadar korumayı başardılar.

Her türlü zaaf, gerileme ve bağımlılık,

illâ sömürgelik mi demek?

Olaylar ve olgular bu şekilde. Sorun şu ki, tarihçilikte değil ama diğer sosyal bilimlerin bazılarında (ve oradan hareketle, siyasette ve popüler kültürde) varlığı hissedilen, kısmen eski kısmen yeni bir görüşe göre, bu bağımsızlık ve egemenliğin hem 1918’e kadar, hattâ hem de 1923 sonrasında, kalitatif anlamda sömürgelikten bir farkı yok. Bu kanaat çeşitli ipliklerden oluşuyor ve karmaşık bir yumağa, çözülmesi zor bir düğüme dönüşüyor. Bunda (1) iktisadı her zaman ve her yerde belirleyici sanan vülgarizasyonun önemli bir payı var. Üzerine, (2) Türkçede koloni karşılığı sömürge denmesi biniyor. Sömürge, yani sömürülen memleket. Çok yanlış, son derece yanlış — ama, “delinin biri kuyuya bir taş atar, kırk akıllı çıkaramaz” misali, düzeltilemiyor ve “sömürülüyoruz, sömürü devam ediyor, öyleyse hâlâ sömürgeyiz” gibi sınır tanımayan, geçerlilik limitlerinden taşmış mübalağaların önünü açıyor.[1] Madalyonun diğer yüzünde (3) siyaseti, siyasetin özerkliğini ve bu arada siyasî bağımsızlığı küçümsemek yer alıyor. Bu, biraz da resmî ideolojinin bayramdan bayrama hamaset tekrarlarıyla kendi başına açtığı bir dert: bağımsızlık ve egemenlik kavramları ayağa düşmüş, düşürülmüş; vatan-millet-sakarya edebiyatının bir parçası sayılıyor.[2]

(4) Bununla ilişkilendirebileceğimiz bir diğer yanlışlık damarı, bizatihi Osmanlının küçümsenmesi. Bir bakıma anlaşılabilir. Devrimci, devrimsever dünya görüşünün bir parçası. İhtilâlci bir önderliğin, ayaklanmaya çağırdığı kitlelere (mealen) “biliyoruz ki mevcut rejim ve hâkim sınıflar o kadar da korkunç değildir, kaldı ki biz de o ‘eski’nin içinden çıktık, ama gene de gelin bunları devirin ve bizi iktidara getirin” diye seslenmesi olanaksız. Nitekim 1789’dan başlayarak, Jakoben yıkıcılık aşamasındaki bütün devrimler, kendileriyle alaşağı ettikleri Ancien Régime (Eski Düzen) arasındaki ilişkiyi hep ak/kara, 1/0 biçiminde resmetti. Meşruiyetlerini bu nihilizme dayandırdılar. Osmanlı geçmişi karşısında Cumhuriyet de 1920’ler ve 30’larda aynı tavra girdi. Kemalizm ve Marksizm birleşti bu noktada. 1960 sonrasında daha dışa açık ve tartışmacı, itiraz ve muhalefetlerle dolu bir ortam doğarken, hâkim ve kısmen zıt model, Bernard Lewis’in The Emergence of Modern Turkey’siydi (Oxford University Press, 1961). Tipik bir Avrupa-merkezli “çağdaşlaşma, Batılılaşma, toplumsal değişim” paradigması içinde, Tanzimat ve Cumhuriyet reformlarına tümüyle kefil olan, Türkiye’nin serüvenini gerilikten ileriliğe, karanlıktan aydınlığa çıkış olarak anlatan, hayli çizgisel ve iyimser bir öyküydü. Bir yükseliş eğrisi çiziyordu

Ne ki, 1960’lar ve 70’lerin giderek radikalleşen ortamında, tersi ağır bastı. 19. yüzyıla bakışta Tanzimat modernleşmesinin kıymeti hemen hiç bilinmez oldu. Emperyalizme boyun eğme, kapitalizmin nüfuzu ve yarı-sömürgeleşme öğeleri öne çıktı. Bu ise artık bir yükseliş değil bir iniş ve çöküş eğrisiydi. Tipik olarak, Doğan Avcıoğlu’nun bir zamanlar çok tutulan Türkiye’nin Düzeni (Bilgi, 1968) kitabına yansıdı (projesine de diyebiliriz, çünkü tam adı Türkiye’nin Düzeni: Dün Bugün Yarın’dı). Sonra da buradan nasıl dönülür, bilemediler. Birleşik, sentetik bir anlatı oluşmadı; ortalığı çelişen ama birbiriyle konuşmayan, tartışmayan, sadece farklı yönlere hitap eden fragmanter mahalle-cemaat anlatılarının peki hangisine inanalım dedirten kaosu kapladı. İlber Ortaylı İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı’nı (Hil Yayınevi, 1983) yazıncaya kadar, yani yirmi yıla yakın bir süre boyunca, 1789-1918 arasındaki haliyle Osmanlı İmparatorluğu hakkında tek bir “olumlu” lâf eden pek çıkmadı. Ortaylı’nın perspektifi de sözünü ettiğim karmaşa içinde yerli yerine oturtulamadı.

Şimdi de buradan, yeni bir emperyal hamaset söylemine kayalım demek istemiyorum kuşkusuz. Ayrıca, başka bir tek-yanlılığa sürüklenmeyelim; Osmanlıların reel zaaf ve kötülüklerini de örtbas etmeyelim; hepsini Büyük Devletlerin baskı ve müdahalelerine (veya Oryantalizmin yalanlarına) bağlamayalım. Ve tekrar vurgulayayım ki anlamak başka; bağışlamak ve onaylamak, “her şey olması gerektiği gibi oldu” ya da tersten söylersek “olan her şey olması gerekendi” demek gene başka. Ama bütün bu uyarılardan sonra da, Osmanlının olanca köhnemişliği, çaresizliği, sırtını duvara dayamışlığıyla birlikte Tanzimat reformatörlerinin çabalarının da hangi akademik janr ve üslûpla, nasıl yeni, eleştirel ve dengeli bir karşılaştırmalı dünya tarihi sentezine oturtulabileceği sorunu, henüz çözüm bekliyor. Tarihçiliğimizin ve tarih öğretimimizin önünde duruyor.

“Yeni Sömürgecilik”ten, “Postkolonyal Aura”ya

(5) Ek bir faktör, Komintern Marksizminin daha önce de değindiğim “yeni sömürgecilik” (neo-colonialism) teorisi. Sırf Türkiye’ye özgü değil; çok daha genel: 1945 sonrası dekolonizasyon sürecinin tamamını kapsamına alıyor. Bugün düşündüğümde, ciddî bilim sayamıyorum. Bir Komintern Marksizmi vaazı. Zamanın iki süper devletinin hegemonya mücadelesi koşullarında, satır aralarında şöyle propagandif bir sesleniş (mealen): “Yeni kavuştuğunuz bağımsızlığı çok da önemsemeyin; (iktisadî açıdan) durumunuz pek farklı değil; emperyalizmin pençesinden ancak sosyalizmle, sosyalist devrimle, ‘kapitalist olmayan kalkınma yolu’nun (tabii Sovyet desteği ve himayesi sayesinde) sosyalizme açılmasıyla, nihayet sosyalist blokun içinde-yanında yer almakla kurtulursunuz.”

Tekrar edeyim; Birinci Dünya Savaşı öncesi değil, İkinci Dünya Savaşı sonrasıyla ilgiliydi bu tez. Osmanlının son demlerine uygulanmak üzere tasarlanmamıştı. Ama siyasi bağımsızlığı ve devlet egemenliğini önemsizleştirmesi, 20. yüzyılın ikinci yarısının henüz yeni kazanılmış siyasî bağımsızlıklarından geriye, 19. yüzyılın bir türlü yitirilmemiş bağımsızlık örneklerine de teşmil edilebilirlik kazandı. Nitekim bugün, entellektüel öncüllerinin farkına varmaksızın da olsa, bunun üzerine (6) Arif Dirlik’in “postkolonyal aura” adını verdiği[3] bir tür yeni Üçüncü Dünyacı maksimalizm binmekte. Dirlik’in dikkat çektiği gibi, Batı (özellikle ABD) akademisi içinde yer tutan Üçüncü Dünya kökenli öğretim üyelerinden, gerçek siyasî anlam ve içeriğiyle dekolonizasyonun esas olarak sona ermişliğinden otuz kırk yıl sonra, eskisinden çok daha kapsamlı bir “dekolonizasyon” çağrısı yükseliyor. Dirlik, daha çok kapitalizm eksenli bir dünya tarihinin temel strüktürünü es geçmeleri üzerinde duruyor. Benim içinse sorun, meseleyi kolonyalizmin mirasının düzeltilmesi, kalıntılarının giderilmesi, (meselâ) Avrupa-merkezciliğin eleştirel dönüşümünün derinleştirilmesi diye koymamaları. Bu literatüre (ve retoriğe) göre, yeryüzünün bütün eski sömürgelerinin bağımsızlıklarına kavuşmalarından sonra da kolonyalizm halen var, mevcut, yaşıyor. Onun için, dekolonizasyon yoluyla yıkılmasına devam edilmesi gerekiyor. Özetle, dağ taş kolonyalizm olduğu içindir ki dağ taş dekolonizasyon olmalı. Postmodernizmin bu varyantında, siyasî bağımsızlık ve devlet egemenliğinin varlığı/yokluğu arasındaki farkın silinmesi, böyle gerçekleşiyor.

Bana göre bu, çok modacı, aşırı genellemeci, tarihsel spesifiklikleri gözetmeyen, fazlasıyla teorisist jargon yüklü bir akım. Kolonyalizme gecikmiş-birikmiş bir reaksiyon. Birer epigon. Edward Said ve kuşağının derin düşünsel kazanımlarının çığrından çıktığı-çıkarıldığı uç noktalarda dolaşıyorlar. Fakat asıl ciddî problem, (7) kolonyalite ve kolonizasyon ile modernite ve modernizasyon arasında herhangi bir ayırım gözetmemeleri. “Neyin geldiği” başka, “nasıl geldiği” başka. Ama bunu kabul etmiyorlar. 1500 dolaylarından itibaren kolonyalizm ve modernite birlikte doğup gelişmiş. Tek bir paket. Ayrıştırmak imkânsız. Özel olarak sömürgelerde modernite, sömürgecilik eliyle, kolonyalizm eliyle çıkagelmiş ve yerel topluma dayatılmış. Demek, ikisi gene aynı şey. Bu mantık tersten de uygulanabilir. Nitekim uygulanıyor. Bağımlı ama sömürge olmayan ülkelerin (meselâ Osmanlının) modernleşmesine ne diyeceğiz? Hayır, siz anlamıyorsunuz, aslında onlar da sömürge. Batı-dışı ülkelerde modernitenin varlığı, ipso facto kolonyalizmin varlığı demek. Tek “fark,” bu durumda yerli elitlerin moderniteyi kendi toplumlarına yukarıdan aşağı dayatmaları. Başka bir deyişle, kendi kendilerinin modernizatörü, öyleyse sömürgecisi oluyorlar. Nasırcılık, Baasçılık, bütün varyantlarıyla Arap Sosyalizmi… ve tabii Kemalist Devrim de bunun bir örneğini oluşturuyor.

Başka bir deyişle, bu reaktif anti-kolonyalizmin ucu, aslında kolonyalizmden çok moderniteden yakınan, içten içe keşke olmasaydı diye düşünen, şu veya bu şekilde modernite öncesine geri dönüşü düşleyen, bu anlamda çok muhafazakâr bir yerliciliğe (nativism) uzanıyor. Her neyse. Bu aşamada, teorik eleştiri ipuçlarını çoğaltmayacağım. Böyle bir döküm yaptım, 1850-1914 arasının Osmanlı realitesine pekâlâ sömürgelik diye de bakılabileceği imâ veya iddiasının, nerelerden besleniyor olabileceği konusunda. Şimdi bunun somut, tarihsel eleştirisine geçiyorum. İki büyük soru var: (a) Sömürgelerde neler oldu, oluyordu da Osmanlı İmparatorluğu ve modern Türkiye’de olmadı, olamadı? (b) Sömürgelerde neler olmadı, olamazdı da Osmanlı İmparatorluğu ve modern Türkiye’de olabildi? Gelecek yazımda bunları cevaplamaya çalışacağım.

*Kaynak: Yazı İbn Haldun Üniversitesi portalından alınmıştır.


[1] Gerçi başka bir yazının konusu ama, neden yanlış? Çünkü sömürü kolonyalizmle sınırlı değil. Pejoratif değil objektif bir kavram olarak sömürü, doğrudan üretici sınıfların (kölelerin, köylülerin, zanaatkârların, sanayi işçilerinin, kol ve kafa emekçilerinin) ürettiklerinin, yarattıkları gelir akımlarının bir bölümünün, başka kişi, grup veya ülkelere transferi demek. Bu anlamda, devletli toplumlar ortaya çıkalı beri, tarihte sömürü içermeyen imparatorluk ve emperyalizm mevcut değil. Geleneksel kara imparatorlukları, daha fazla tarım arazisi, dolayısıyla daha çok köy ve köylü, dolayısıyla daha büyük vergi geliri mantığıyla fetih seferlerine girişti. Kolonyalizmin farkı, 1500 dolaylarından itibaren, yeni denizaşırı teknolojiler sayesinde ve önce ticaret, sonra sanayi kapitalizmi temelinde değişik, spesifik bir bağımlılık-ve-sömürü matrisi geliştirmesinde. Dekolonizasyon sonrasında, siyasî-askerî ilhaka dayalı bu bağımlılık-ve-sömürü matrisi aynen devam etmiyor. Yerini başka eşitsizlik ve tahakküm ilişkiler alıyor. Hepsinin sömürgecilik (veya yeni-sömürgecilik) torbasına doldurulması, bilimsel değil siyasî dürtülerden kaynaklanıyor ve ciddî bir sorun oluşturuyor.

[2] Buna, Ömer Seyfettin’i de dahil edebiliriz. Özellikle bkz “Mehdi” öyküsünde, alla franca’lığın timsali niteliğindeki “genç ve şişman beyefendi”nin, bütün İslâm âleminin sömürgeleştirildiğini ama bir tek Türkiye’nin bağımsız kaldığını lâfzen kabul ettikten sonra, o “bağımsızlık” hakkında sarfettiği sarkastik, aşağılayıcı cümleler. “Yazarın sesi” (authorial voice) konumundaki, adı verilmeyen kişi, dinliyor ve hiç ses çıkarmıyor bu tirada. “Genç beyefendi”den hiç hazzetmese de, sözlerinin bu bölümüne itirazı olmadığını anlıyoruz.

[3] Arif Dirlik, Postkolonyal Aura (Küresel Kapitalizm Çağında Üçüncü Dünya Eleştirisi), Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2005.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın