Ermenistan turuErmenistan turu
Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Kansas’ın derdi ne?

Kansas’ın derdi ne?

Amerika’daki seçimlerin kaybedeni Trump, kazananı solcular ve sosyalistler.Texas’ta solcu bir kilise vaizi, Michigan’da ise Müslüman bir solcu Abdul senatör seçildi.İsrail ve büyük şirketler kaybetti.
24

“Toto, I have a feeling we’re not in Kansas anymore.”

(Toto, sanırım artık Kansas’ta değiliz)

Amerikalı yazar L. Frank Baum’un meşhur çocuk romanı Oz Büyücüsü’nün küçük kahramanı Dorothy ve köpeği Toto, memleketi Kansas’ta değil de büyülü bir yabancı diyarda olduğunu anlayınca haliyle şok olmuştu.

Aniden kopan fırtına çiftçi halası ve amcasıyla yaşayan küçük kızın evini söküp almış, büyücülerin ve cadıların hüküm sürdüğü Oz Diyarı’na savurmuştu. Bu talihsiz Kansaslı çiftçi ailenin mütevazi evi Oz Diyarı’nın kötü cadısının üzerine düşmüş. Kötü cadı olay yerinde hayatını kaybetmişti. Halka zulmeden kötü cadının kazayla “ortadan kaldırılmasını” kutlayan iyi cadı ve bölge sakinleri, kötü cadıdan miras kalan gümüş ayakkabıları küçük kıza vermiş, evine dönmesi için altın yolu takip etmesi ve yolun sonundaki Oz Büyücüsü’nden yardım istemesini tavsiye etmişti.

Durduk yere kahramana dönüşen Kansaslı Dorothy’nin payına ise ayakkabıları giymek, köpeği Toto ile altın renkli yolu takip ederek Oz Büyücüsü’ne doğru zorlu bir yolculuğa çıkmak düşmüştü. Hikâyenin devamı eğlenceli olsa da uzun. Oz Büyücüsü dolandırıcı çıkıyor, foyası açığa çıkınca ülkeden kaçıyor, Oz Diyarı’nın kötü cadıları ayakkabıları almak için uğraşıyor, tüm karmaşanın ardından başka bir iyi cadı ayakkabıları ayakkabıların özel gücü sayesinde istediği yere gidebileceğini söylüyor. İyi cadıların kalbi güzel olsa da kafası biraz sisli olsa gerek ki, en başta söylemeleri gereken sırrı ancak Kansaslı Dorothy’nin başına gelmeyen kalmayınca söylemeyi akıl ediyorlar.

Dorothy ise tüm bu olayların üstüne Kansas’a doğru uçarken gümüş ayakkabılarını düşürüyor. Ayakkabılar da sahtekârlığı ortaya çıkınca, balonuyla gerisin geri kaçan Oz büyücüsü gibi kaybolup gidiyor.

Baum’un 1900’lü yıllarda Orta Batı eyaletlerinden South Dakota’da yaşarken kurguladığı bu çocuk romanının izlerini taşıdığı siyasi atmosfer de en az Kansaslı Dorothy’nin gereksiz yere uzayan macerası kadar kaotikti.

1873’te ABD parada altın standardına geçmiş, gümüşü paradan fiilen çıkarmıştı. ABD ekonomisi ve nüfusu İç Savaş sonrası hızla büyürken para arzı altına bağlı olduğu için sabit kalıyordu. Bu nedenle ürün fiyatları da düşüyordu. Fiyatların düşmesi en çok çiftçileri etkilemişti. Kuraklık, biriken borçlar derken çiftçilerin yüksek miktardaki borçlarını ödemek için satması gereken ürün miktarı artmıştı. Borçları aynıydı, fakat borçların ürün karşılığı deflasyon nedeniyle yükseliyordu. Wall Street ve doğu kıyılarındaki kentlerdeki bankalar, zengin iş insanları, bankerler yani alacaklılar kazanıyor; borç yükü altındaki çiftçiler kaybediyordu.

Büyük ihtimalle Oz Büyücüsü’ndeki gümüş ayakkabının kaybolan Kansaslı Dorothy’yi kurtarması, altın renkli tuğlalı yol “sahte bir kurtarıcıya götüren eve dönüş yolu” olarak resmedilmesi de tüm bu tartışmaların eğlenceli bir alegorisiydi. Çözüm aslında en başından beri “gümüş”teydi.

Kansaslı çiftçiler de gümüş paraların serbest ve sınırsız basılmasını, para arzının artmasını, çiftçilere düşük faizli kredi verilmesini istiyordu.

Kansaslı Dorothy evine dönmek için duyduğu her şeye inanmış, yolunu bir hayli şaşırmıştı. Fakat Kansaslı çiftçilerin kafası netti.

Çiftçiler, yaşanan ekonomik kriz nedeniyle 1890’lı yıllarda yeni bir parti kurmuştu: Popülist Parti. Parti çiftçilerin güçlü olduğu Orta Batı Amerika’da çok etkiliydi. Çalışma saatlerinin azaltılmasını, para arzının artmasını, senatörlerin halk oyuyla seçilmesini, başkan ve başkan yardımcılarına bir dönem sınırının konulmasını, referandumlar ve kanun önerileriyle doğrudan demokrasi yöntemlerinin uygulanmasını, iletişim sektörünün ve tren yollarının kamulaştırılmasını, zenginlerden fazla vergi alınmasını istiyorlardı. Talepleri netti. Sosyal bir refah devleti. Hatta bazı noktalarda sosyalizme varan bir Amerika.

Partinin sahadaki en iyi hatiplerinden biri de Mary Elizabeth Lease’di. Kadınların oy hakkının bile olmadığı bir dönemde Kansas’ın tüm kasabalarını geziyor, ateşli konuşmalar yapıyor, çiftçileri örgütlüyordu.

“Daha az mısır, daha çok cehennem ekin.”

“Ülkenin sahibi Wall Street’tir. Artık halkın, halk tarafından ve halk için yönetilen bir hükümet değil, Wall Street’in, Wall Street tarafından ve Wall Street için yönetilen bir hükümettir.”

Mary Elizabeth Hanım’ın bugünkü sosyalist vekillerin ateşli konuşmalarını anımsatan bu sözleri, büyük kalabalıkları harekete geçirmiş, herkesin altın standardını savunduğu iki partili sisteme başkaldıran Popülist Parti’yi beslemişti.

Parti başta Kansas olmak üzere Orta Batı’da eyalet meclislerinde güç kazanmış, valilik ve senatörlük seçimlerini kazanmış, başkanlık seçimlerine iddialı bir şekilde girmişti.

Sonrasında her sol hareket gibi bölünmüş, dağılmış ve ideolojik tartışmalar, farklılıklarla silinip gitmiş, önemli bir kısmı Demokrat Parti içinde erimişti.

Emporia Gazette’nin sahibi Kansaslı muhafazakâr gazeteci William Allen White da çiftçileri “Kansas’ın derdi ne?” başlıklı yazısıyla sert bir şekilde eleştirmiş, nüktedan dili çiftçilerin sıkıntılarını küçümsemek isteyenlere iyi bir fırsat vermişti. White’a göre çiftçiler sermayeyi kaçırmış, popülist vaatler nedeniyle sıcak para eyaleti terk etmişti.

White’ın istediği oldu. Bir zamanlar sol fikirlerin, Wall Street nefretinin havada uçuştuğu Kansas 1900’lü yıllarda muhafazakârların kalesine dönüştü.

Solcu tarihçi Thomas Frank, 2004 yılında White’ın sorusunu başka bir açıdan sordu: Kansas’ın derdi neydi? Yani neden Kansas’ın işçi sınıfı, orta-alt gelir grubundaki seçmenler kendi ekonomik çıkarlarına ters bir şekilde Cumhuriyetçilere oy veriyordu? Bir zamanların sol popülist “devrimci” Kansas’ına ne olmuştu?

Frank’ın cevabı basitti. Demokrat Parti özellikle Bill Clinton ile birlikte sendika ve sınıf meselesinden uzaklaştıkça kürtaj, eğitim, eşcinsel evlilik gibi kültür ve kimlik tartışmaları nedeniyle işçi sınıfından kopmuş; Cumhuriyetçiler kültür tartışmalarıyla işçi sınıfının oyunu alıp işçi sınıfına zarar veren politikaları hayata geçirmişti.

Demokrat Parti’nin sendika liderlerini geride bırakması, eğitimli siyaset elitlerinin ve metropol liberallerinin hakimiyetine geçmesi, partiyi geleneksel işçi sınıfından koparmıştı.

Thomas Frank’e göre çözüm, bir zamanlar çiftçilerin kurduğu Popülist Parti’yi yeniden yeşertmekti. Solun ekonomik sorunlarla, sınıf meselesiyle, gündelik hayatın somut dertleriyle ilgilenmesiydi.

Bu nedenle de 2016’da Bernie Sanders’in Clinton destekçisi Demokrat Parti elitleri ve medya tarafından sabote edilen başkanlık kampanyasını desteklemişti.

Çözümü demokratik sosyalizmde görmüştü.

Frank’ın gördüğünü Demokrat Partili elitler uzun süre görmedi.

Yok saydı.

Solcu adaylar “seçimi kazanamayacak radikal” isimler olarak resmedildi.

Partiden dışlandı.

Fakat Bernie Sanders vazgeçmedi.

İsrail lobisi AIPAC’in sağcısı solcusuyla tüm başkan adaylarını ağırladığı konferansını ilk boykot eden siyasetçi oldu.

Yahudi bir Amerikalı olarak İsrail’i yüksek perdeden eleştirerek surda gedik açtı.

2016 ve 2020 başkan adaylığı kampanyalarında başarısız olsa da bir sürü Müslüman, göçmen, kadın ve genç sosyalist kampanyalarında çalıştı, tecrübe edindi. Sanders adeta bir okula dönüştü. Cortez gibi gençler Sanders kampanyasında gönüllü olduktan sonra kendi ekiplerini kurdu, yeni insanlarla tanıştı, siyasete girmeye karar verdi.

Sanders büyük bir siyasi hareket kurmuştu.

Ve başardı.

2026 ara seçimlerinde Sanders’in desteklediği birçok solcu ve sosyalist Kongre’ye girdi.

Michigan’da solcu Abdul El-Sayed ABD’nin ilk Müslüman senatörü seçildi. Temsilciler Meclisi’ndeki sosyalistlerin sayısı 10’a çıktı. Solcuların ve Filistin yanlısı vekillerin sayısı en az iki kat arttı.

Manhattan’ın ortasından Filistin eylemleri sırasında Müslüman olan bir sosyalist, havayolu şirketlerinin kamulaştırılmasını isteyen bir sendikacı ve İsrail’i eleştiren solcu bir Yahudi meclise girdi.

Cumhuriyetçilerin kalesi Florida’da sosyalist siyah kadın Angie Nixon, kıl payı oy farkıyla senatörlük yarışını ikinci sırada bitirdi.

Fakat en önemlisi, Sanders ve esen sol rüzgar Amerikan siyasetinin “merkezini” kaydırdı.

Sadece solcular değil.

Solcu olmadığını söyleyerek seçim kazanan “merkez” kanat ılımlı Demokrat adaylar da aslında solcuların yeniden popülerleştirdiği fikirlerle seçim kazandı.

Ülkenin en büyük Metodist Kilisesi’nin kurucu rahibi Adam Hamilton, elinde İncil’le bol Hz. İsa atıflı dini konuşmalarında milyarderlerin ve AIPAC İsrail lobisi gibi grupların siyasete etkisini, veri merkezleri ve yapay zeka sektörünün oluşturduğu tehlikeyi, sağlık ve ilaç sektörünün acımasızlığı, artan gıda ve konut fiyatlarını eleştirdi.

1932’den sonra Kansas senatörlük yarışını kazanan ilk Demokrat Partili olarak tarihe geçti.

Solcu çiftçilerin açtığı yoldan, Bernie Sanders’in farkında olmadan sola çektiği bir cemaat lideri rahip yıllar sonra yeniden geçmiş oldu.

Demokratların tarihi ara seçim başarısının sırrı da işte burada saklı.

Kapitalizmin kalbinin tam ortasında.

Merkezin tam içinde yaşanan “sol” bir deprem.

Gazze soykırımının da etkisiyle sola kayan bir eksen.

En çok da Bernie “dede”nin yüzü suyu hürmetine hem de.

Müslümanı, Yahudisi, Rumu

Trump’ın ara seçimleri büyük hezimetle kaybetmesinin birkaç sebebi var. Epstein belgelerinin açıklanmasına karşı çıkması, İran Savaşı, artan benzin ve gıda fiyatları, veri merkezleri ve yapay zekâ tartışmaları, İsrail ve kaçak göçmenlere yönelik polisin hukuka aykırı müdahaleleri.

Trump Epstein belgeleri ve İran Savaşı hususunda kendi tabanına ihanet etti. 2016’da Irak’ın işgalini, birbirini her durumda kollayan, suçlarını örtbas eden Demokrat ve Cumhuriyetçi elitleri eleştirerek yükselen ve başkan seçilen Trump; aslında tıpkı 140 yıl önceki Kansaslı çiftçiler gibi tipik bir popülistti.

Kendi vaatlerine ve seçmenine ihanet eden Trump önceki seçimlerde özellikle beyaz erkekleri, Hispanikleri ve mavi yakalı beyaz işçi sınıfını kazanmış; Demokratlar büyük kentlere, orta-üst sınıf eğitimli seçmene hapsolmuştu.

Trump’ın Kamala Harris’i yenmesini sağlayan enflasyona, hayat pahalılığına, küresel savaşlara çözüm bulamaması tabanının bir kısmının evde kalmasına, bir kısmının ise Demokratların adaylarına oy vermesine vesile oldu.

Cumhuriyetçi seçmenin dağılmasını hızlandıran bir diğer önemli ve sanırım en önemli unsur ise Demokrat Parti’nin adayları oldu.

Hikaye sadece Kansas’tan veya Sanders’in izinden giden sosyalist vekiller değil.

Bir zamanlar Demokratların işçilerin ve sendikaların oylarını alarak iddialı olduğu fakat son yıllarda Cumhuriyetçilerin kalesine dönüşen Montana’da da rüzgar soldan esti.

32 yaşındaki Sam Forstag, 30 senenin ardından Montana’dan seçilen ilk Demokrat Partili vekil oldu.

Sam Forstag’ın hikayesi tipik bir “günümüz” Demokrat Parti hikayesi değil. Tek başına tüm evi geçindirmek zorunda olan, sabah akşam çalışmak zorunda kalan bir yoğun bakım hemşiresinin oğlu. Üniversite borçlarını ödemek için iki işte çalışan, ardından borçları nedeniyle hukuk fakültesine başvurmaktan vazgeçmek zorunda kalan bir işçi. 10 senedir orman işçisi. Aynı zamanda çok sevilen bir sendika lideri. Orman işçilerinin saygı duyduğu doğal bir lider.

Kampanyası boyunca özellikle ekonomik sıkıntılar yaşayan genç erkeklerden destek aldı, ekonomik sıkıntılarla İran Savaşı’nı eleştirdi. Montana’da Gazze konusunda özel aktif bir tartışma olmamasına rağmen İsrail lobisinden para almayacağını söyledi, İsrail’i eleştirdi ve büyük şirketlerin, milyarderlerin siyasetteki etkisini kıracağını vurguladı.

Bir avuç kişiden oluşan kampanya ekibi tüm seçim boyunca Sam Forstag’ın salonunda çalıştı. Forstag’ın bu özgün kampanyası hem sosyalistlerin hem de ılımlı merkez Demokratların oylarını kazandı. New Yorklu sosyalist Cortez ile ortak bir miting düzenlemekten çekinmedi. Ve açıkça “sol” etiketini kullanmadığı muhafazakâr bir eyaleti fabrika ayarlarına döndürdü, yeniden işçi sınıfının Kongre’ye vekil yollamasını sağladı.

Tabii mesele sadece Sam Forstag’ın siyasi görüşleri değil. Sosyal medyayı çok etkin bir şekilde kullanması, Hasan Abi ve Abdul gibi beğeni yağmuruna tutulan pozler vermesi, saunada bile gençlerin okuyabileceği eğlenceli ve sahici söyleşiler yapabilmesi, yangınlarla mücadele eden genç ve karizmatik bir “orman işçisi” yönünü ön plana çıkarması da etkili oldu.

Sam Forstag’ın sol soslu “merkez” kampanyasının bir benzeri de Cumhuriyetçilerin asla kaybetmeyeceklerini düşündükleri South Carolina’da yaşandı. Ani ölümüyle adaya veda eden Lindsey Graham’ın yerine geçici senatör olarak atanıp ara seçimde yine aday gösterilen kız kardeşi Darline Graham’ın yapay zeka şirketlerinden aldığı bağışlar seçimin manşeti oldu.

Hayatındaki tek vasfı Ortadoğu’nun deccali olarak anılan Lindsey Graham’ın kardeşi sıfatını taşımak olan Darline’nin rakibi çocuk doktoru Annie Andrews’di. Darline Graham’ın İsrail’i en çok savunan Cumhuriyetçilerden biriyken, Annie her ne kadar bu konuları gündeme pek taşımasa da İsrail lobisinden bağış almadı ve büyük paranın, milyarderlerin siyasetteki etkisini çok sert bir şekilde eleştirdi.

En önemli duruşu ise sık sık veri merkezlerini gündeme getirmekti. Gürültü yapan, su ve elektrik ücretlerini artıran veri merkezlerini yapay zeka şirketlerinin bir işgal girişimi olarak anlattı.

Sağlık hakkından enflasyona gündelik ekonomik sıkıntılar hakkında konuştu. Birçok kez “deli bir sosyalist” olmadığını vurgulamasına rağmen istikrarlı sol popülist bir kampanya yaptı ve beklenmedik zafer konuşmasını da soldan esen rüzgârı arkasına alarak kapadı:

“South Carolina’da, kararları biz veririz; Washington DC’deki milyarderler ve veri merkezi şirketleri değil.”

Elon Musk, Peter Thiel gibi teknopat milyarderlerin bağışları, siyasetteki etkileri ve yapay zeka şirketlerinin insanlığın geleceğine dair uyandırdığı endişe North Carolina, Iowa, Ohio, New Hampshire’daki merkeze yakın adaylarda da yankılandı.

Özellikle Sherrod Brown gibi işçi sınıfından gelen ve farklı gruplara seslenebilen bir adayın olması Ohio’nun kazanılmasını da garantiye aldı.

Uzun yıllar sonra Demokrat Partili bir senatör seçme yolunda ilerleyen bir başka eyalet de Mississippi. Oyların hala sayıldığı başabaş seçimi Demokrat Partili Scott Colom önde götürüyor. Tipik bir merkez kanat siyasetçi olan Colom’un kampanyası pek de “merkez” değildi. İsrail lobisinden para almadığını defalarca vurguladı, milyarderlerin ve büyük şirketlerin etkisini eleştirdi, kampanyası asgari ücretin yükselmesi vaadini içeren broşürleri geç saatlere kadar lokantalarda, marketlerde çalışan işçilere dağıttı. Colom’un en etkili reklamı ise et fiyatlarıyla ilgiliydi. Cumhuriyetçi rakibinin enflasyonla ilgili bir soru karşısında “et fiyatları artıyorsa, başka protein seçenekleri var, proteini değiştirin” demesiyle dalga geçerek “proteini değil, senatörü değiştirin” sloganıyla yola çıktı. Eyaletin %40’ını oluşturan siyah seçmeni sandığa taşıyarak orta sınıf beyaz seçmenin oyunu alıp muhtemel tarihi bir seçim zaferi elde etti.

Soldan etkilenmenin ötesinde doğrudan solun yeni yıldızına dönüşen adaylar da tarihi zaferler kazandı.

Bunlardan belki de en yeteneksizi Maine’de Cumhuriyetçi senatör Susan Collins’i yenen Troy Jackson’dı. Maine aksanıyla konuşan eski bir keresteci olan Jackson, eyalet meclisinin eski lideri. Filistin destekçisi sosyalist Irak gazisi Graham Platner hakkında tecavüz iddialarının çıkması nedeniyle adaylıktan son anda çekilmesi üzerine aniden kendisini aday bulmuştu. Susan Collins ise Cumhuriyetçiler arasındaki en makul isim. Kadın ve azınlık hakları konusunda Demokratlara yakın, yeri geldiğinde azledilmesi için oy kullanacak kadar Trump karşıtı.

Fakat İran Savaşı’nı ve İsrail’i desteklemesi, Trump’ın ikinci döneminde muhalefetin dozunu düşürmesi tepki çekti. Troy Jackson da İsrail’e yardımların kesilmesi, herkes için ücretsiz sağlık sigortası hakkının tanınması, göçmen polisinin lağvedilmesi gibi vaatlerle çok zorlu bir yarışı önemli bir farkla bitirdi. Maine’nin yeni senatörü seçildi. Susan Collins, 2020 seçimlerinde aynı pusulada yarıştığı Joe Biden Maine’de farkla birinci olurken birçok Demokratın oyunu alarak Cumhuriyetçi senatör seçilmişti. Bu sefer esen sol rüzgar Maine’nin yenilmez “ılımlı Cumhuriyetçisini” de sandığa gömdü.

Solun en ilginç zaferlerinden biri Texas’ta yaşandı. İnsan haklarına dayanan özgün bir dini yoruma sahip bir kilisenin vaizliğini de yapan bir öğretmen ve yerel siyasetçi olan James Talarico, sol popülist bir platformla Texas’ı 40 yıl sonra Demokratların “kalesine” çevirdi. Texas’taki tüm federal düzeydeki pozisyonlar Cumhuriyetçilere aitken, şimdi her koltuğu ve pozisyonu Demokratlar kazandı.

Valilik seçimlerini de Demokratlar aldı. Talarico İsrail’i çok sert bir şekilde eleştiriyor, yapay zeka şirketlerinin etkisine ve veri merkezlerine karşı çıkıyor, göçmen haklarını ve ücretsiz sağlık sigortasını destekliyor, büyük paranın siyasetteki etkisini en büyük tehlikelerden biri olarak görüyor. Tüm bunları ise diğer adaylardan farklı olarak Hz. İsa ve İncil ile temellendiriyor.

İncil’deki “komşunu sev” sözünü kampanyasının ana sloganı yapan Talarico, “dindar bir solun” yeni neferi. Sol görüşlerini dini inancı ile temellendiriyor, dini ögeleri sahici bir şekilde kullanarak muhafazakar seçmene ulaşıyor, farklı kesimleri ikna etmeye çalışıyor.

Talarico’nun Texas’ı fethetmesini sağlayan Hıristiyan solculuğunun karşısında ise kol kola başka bir solculuk yeşerdi.

En az Teksas kadar kritik bir eyalet olan Michigan’dan.

Abdul El-Sayed ve Müslüman solcular, çok büyük zafer kazandılar.

Fakat bu sefer sadece Trumpçıları değil, Türkiye’den ABD’ye bakarken önyargılarını atmayı beceremeyen öfkeli mahalle bekçilerini de öfkelendirdiler.

Michigan’da bozulan ezberler, Türkiye’deki “kabilecilere” dert oldu.

Adayız İnşallah, solcuyuz Elhamdülillah, kazandık Maşallah

“İslam’ın mesajı basit ama derin: Seni yaratan ve rızkını veren tek bir Allah’a inan. Ve şunu kabul et: Eğer Allah büyükse, Allah’ın gözünde herkes eşittir. Böyle bir inanç oturduğu yerde duramaz. Muhtacı ve yoksulu kaldırmalı, yetimi doyurmalı, zalime karşı durmalı ve her sınıftan insanın eşit onuru için mücadele etmelidir; tıpkı Peygamber’in herkesin onurunu güvence altına almak için mücadele ettiği gibi. Bu, 1.400 yılı aşkın bir süre önce Arabistan’da devrimci bir eylemdi.

O’nu tanıdım: Kendisine şiddetle karşı çıkan insanları hastalandıklarında evlerinde nasıl ziyaret ettiğini, evdeyken ailesinin hizmetinde nasıl hep hazır bulunduğunu öğrendim. Büyük liderleri de yetim çocukları da aynı tevazu ve saygıyla nasıl karşıladığını öğrendim. Bir çocuğun gözlerinin içine bakabilmek için diz çöktüğünü, hatta çocuklar sırtında oynayabilsin diye dört ayak üstüne eğildiğini öğrendim. Uzun bir günün sonunda seccadede huzur ve teselli bulmayı, secdeye kapandığımda kaygılarımın ağırlığının üzerimden kalktığını hissetmeyi öğrendim.

Müslüman olsun olmasın, bugün pek çok insanın inancımıza bakışını şekillendiren tarihi okudum. Suudi monarşisinin soyundan geldiği Suud Hanedanı’nın, inancı kısırlaştırmaya yönelik aşırı ve lafzi bir yorumu ihraç etmek için milyarlarca dolar harcadığını öğrendim. Ve bu yorumun, İslam adına işlenen en büyük vahşetlerden bazılarının arkasındaki Vahhabi ideolojisine nasıl dönüştürüldüğünü öğrendim.

Ben Allah’ı ve O’nun yarattıklarına karşı sorumluluklarımı öne çıkaran bir İslam’a inanıyorum. Peygamber’in yeğeni ve Müslüman tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biri olan İmam Ali’nin şu sözüne inanıyorum: ‘İnsanlar ya dinde kardeşin ya da yaratılışta eşindir.’ Benim yaşadığım İslam insanları yargılamaz; onlarla empati kurmaya ve onları güçlendirmeye çalışır. Günlük namazlarımı kılmanın, oruç tutmanın ve sadaka vermenin yanı sıra, inancım bütün insanlara aynı onurla davranmak demektir. Gücü olmayanların arasında alçakgönüllülük, gücü olanların karşısında ise dik durmak demektir. Ve kendi ölümlülüğüm üzerine düşünmek demektir: Bir gün, burada bulunduğum sürede bana verilenlerle ne yapmayı seçtiğimi soracak bir Yaratıcı’nın huzuruna çıkacağımı bilmek.”

Bu sözler zafer konuşmasını başörtülü eşiyle yan yana yapan ve “Bol bol İnşallah dedik, şimdi Elhamdülillah deme” zamanı sözleriyle destekçilerini gözyaşlarına boğan Abdul El-Sayed’e ait. Abdul El-Sayed, Senato’nun ilk Müslüman senatörü. Aynı zamanda da Amerika’nın Zohran’dan sonra en popüler Müslüman solcularından. Zohran’ın aksine kendisini sosyalist olarak tanımlamıyor. Fakat 2018’den beri Bernie Sanders ve sosyalistlerin desteğiyle Michigan’da kampanya yapan, ekibini yavaş yavaş büyüten biri.

İstikrarlı bir şekilde siyaset yapması, ideolojik bir kavgası olması uzun soluklu bir başarı getirdi. İsrail lobisinin önseçim yarışında İsrailci rakibi Haley Stevens’i, sonrasında Cumhuriyetçi rakibini desteklemesi, 70 milyon dolar harcaması, Haley Stevens’in Demokrat olmasına rağmen seçime günler kala rüyasında fikir değiştirip Cumhuriyetçi rakibine “oy verin” açıklaması yapması işe yaramadı. Abdul El-Sayed Hasan Piker, Sanders gibi isimlerin desteğiyle tarihi bir zafer kazandı. Seçimlerin kıl payı kazanıldığı, hem Cumhuriyetçilerin hem Demokratların kalesi olan Michigan’ı 7 puan farkla kazandı.

El-Sayed’in “Müslüman bir solcu”. Savunduğu siyasi görüşleri kendi dini anlayışıyla temellendiren bir Müslüman. Konuşmalarında sık sık dini inancına atıf yapmasının sebebi sadece Demokratların alışagelmiş kimlik siyasetiyle alakalı değil. Solculuğun taşıdığı eşitlik, hakkaniyet, sosyal devlet gibi ilkeleri dini inancıyla temellendiriyor, dini inancının da solcu olmasında önemli bir sebep olduğunu söylüyor.

El Sayed’in önseçimleri kazanmasının da ana sebeplerinden biri bu. Michigan %4-5 Arap-Müslüman nüfusuyla ABD’de Gazze soykırımına en çok tepki gösteren eyaletlerden biri. El-Sayed özellikle 2024 seçimlerinde Kamala Harris’e yönelik Gazze gösterilerinde Müslüman ve solcu aktivistlerle diyalog kuran biri olarak önplana çıkmıştı. Gazze eylemlerinde konuya en çok hakim olan kişilerden biriydi. Solcularla halihazırda kurduğu ittifak Gazze soykırımına tepki ile pekişti. Tıpkı Zohran Mamdani gibi gündelik ekonomik sıkıntıları Gazze soykırımına öfke ile birleştirerek solcu gençleri, azınlıkları ve Müslümanları bir araya getirdi.

Böylece New York gibi Demokratların kalesine benzemeyen çetrefilli bir eyalette Müslüman solcuların yeni yıldızı olarak yükseldi.

El-Sayed bu akımın tek temsilcisi değil.

Darializa Avila Chevalier de Kongre’nin yeni Müslüman solcularından. Örgütlü bir sosyalist. Zohran’ın desteğiyle New York’taki İsrail yanlısı Demokratların koltuğunu alan üç yeni solcudan biri. Dominik göçmeni bir Filistin eylemcisi. Üniversite işgal eylemlerinde yıldızı parlayan, Zohran ve ekibi ile tanışan, sokaktan gelen biri. Filistin eylemleri sırasında Müslüman olmuş. Sol görüşlerini dini inancıyla temellendiriyor, zaten Müslüman solculardan etkilenmiş. Kampanyadaki sloganı ise oldukça net: “Bomba değil bebekler”.

İsrail’e yardımların kesilmesini, savaşların durdurulmasını, arta kalan paranın da sosyal devlet uygulamalarına harcanmasını istiyor. Kefiyesini hiçbir zaman boynundan çıkarmıyor.

Chevalier, Demokrat Parti içerisinde önseçimlere girerek kendi adaylarını çıkaran Demokratik Sosyalist DSA örgütünün üyesi. DSA üyesi Demokrat vekillerin sayısı ikiyken, bu seçimde 8’e çıktı.

DSA üyesi olmasa da kendisini sosyalist olarak tanımlayanlar ise 15 civarında. Bu ciddi bir rakam. Solcu ve Filistin yanlısı vekillerin sayısı ise ciddi anlamda arttı. Gazze’de gönüllü doktorluk yapan Adam Hamawy, İsrail lobisinin seçilmemesi için milyonlar harcadığı Afgan göçmeni Ayşe Wahab da Kongre’nin yeni Müslüman solcularından.

Solcular sadece Demokratların güçlü olduğu yerlerde seçilmedi. Pusulası New York Times olanların bilmeden tekrarladığı ezberlerden biri de bu. William Lawrence Cumhuriyetçilerin güçlü olduğu bir seçim bölgesinde görevdeki muhafazakar vekili koltuğundan eden Michiganlı bir sosyalist. Salıncak eyaletlerde de solcular seçimleri kazandı.

Bazen Müslüman bazen Hıristiyan bazen dindar bazen seküler, merkez adaylardan solcu siyasetçilere kadar tüm Amerika rüzgarın soldan estiği bir mavi tsunami ile Trump kırmızısından arındı.

Alaska’daki Demokrat Partili senatör adayı balıkçı Mary Peltola bile oyları bölmek için rakibiyle aynı isimli başka bir senatör adayı bulmaya harcamadığı zamanında trol avcılığı yapan büyük şirketleri eleştirdi.

Amerika’nın ekseni de merkezi de sola kaydı.

Bir zamanların İnşallah’ı, bugünün Maşallah’ına dönüştü.

Elbette dünyayı da etkileyecek bir şey bu.

Basmakalıp ezberleri bozulanların geçirdikleri öfke nöbetlerinin sebebi de tam olarak bu.

Müslüman solcular bizim neyimiz olur?

Tıpkı Zohran’da olduğu gibi Abdul El-Sayed ve diğer Müslüman solcuların seçim zaferine de benzer tepkiler verildi.

Bir kesim “Müslüman’dan solcu mu olur! İslamcıya güven olmaz” diyerek kamu gücünü dini inancı doğrultusunda kullanma niyeti ve vaadi olmayan Abdul’e “siyasal İslamcı” dedi. Tek dayanakları kamusal alanda Müslüman kimliğiyle ön plana çıkmasıydı.

Önyargılarını açıkça dile getirmeyecek kadar kurnaz olup da Abdul’un başarısını görmezden gelemeyecek kadar yarım yamalak da olsa bir dünya okumasına sahip bir kesim ise Abdul sanki dini görüşleriyle solcu fikirlerini temellendirmemiş, camilerde sol üzerine konuşmalar yapmamış, dini inancını konuşmalarında sık sık kullanmamış gibi “Abdul Müslüman olduğunu göze sokmadı” yarışına girdi. Bu bir okuma değil, temenni. Çarpıtma. Aslında kendi ülkelerinde safları farklı kimliklerle paylaşmama yarışı. Kendi konumunu koruma telaşı. Farklı seçmen gruplarından sadece seçim dönemi oy istemek, seçim öncesinde bu kişileri mücadeleye özne olarak katmama çabası. Yani seçimleri kaybetmenin dayanılmaz tekrarı. Aynı aymazlık, aynı terane.

Önyargılarını aşmış takiyesi yapanların karşısında ise, Abdul’u “takiye” yapmakla suçlayan, “gerçek Müslüman” olmadığını, Obama benzeri bir proje olduğunu söyleyenler var. Filmin esas koptuğu yer de burası.

Abdul’un tek başına İsrail’in milyonlarca dolarını yenmesi yetmemiş. Hasan Piker’in İsrail lobisinin desteklediği adayları önseçimde kapı kapı dolaşıp koltuğundan etmesi yetmemiş. Bunların hepsi tiyatro. Hepsi “biz konuşalım” diye yapılan bir oyun. Gerçek Müslüman solcu olamaz. Gerçek Müslüman Demokrat Parti’de siyaset yapamaz.

Burada gösterilen üst perdeden tepki ve tekfirin sebebi çok basit. Abdul El-Sayed belediye konferanslarında şiir okuyan, apolitik müzik gruplarını İsrail ajanı ilan etmekle meşgul olan, “…” ile biten maniler yazan, yeri geldiğinde büyük resimler, konjonktürler uğruna İsrail eleştirilerini ölçüleyenlerin prangalarına sahip değil.

Kendisine benzeyenlerin hatasını eleştirmede, yanlışını gösterme konusunda bile cesareti olmayanların Abdul El-Sayed ve Müslüman solcuları anlamaları beklenemez.

Aslında Abdul’lerin başarıları, Türkiye’den bakınca birçok kişiye kendi yapamadıklarını, yapmaya cesaret edemediklerini gösteriyor. Kapasitesizliklerini hatırlatıyor.

Bu da tuhaf, anlamsız, kıskançlıkla süslenmiş bir öfkeye sebep oluyor.

Gazze’yle ilgili en iyi konuşmalar Türkçe değil, İngilizce yapılıyor.

Gazze’ye en çok yararı belediye konferansındaki şiirler değil.

Abdul’un Senato’dan yapacağı, sosyalistlerin Kongre’den haykıracağı konuşmalar verecek.

İsrail lobisinin sağlı sollu kolunu kanadını kıranlar verecek.

Abdul’lerin başarısı sayesinde ABD başkan yardımcısı JD Vance hemen açıklama yapıp “İsrail yüzünden seçimleri kaybettik” diyebiliyor.

Amerika’da bir şeyler değişiyor.

Rüzgar artık çok başka bir yerden esiyor.

Keşke bu rüzgarı harlayacak, belki de arkasına alacak nüfusunun çoğunluğuyla Filistin yanında olan, İsrail’e karşı savunduğu hukuk kurallarını içerisinde sahici bir şekilde uygulayan ekonomisiyle ordusuyla hukuk devletiyle güçlü bir ülke olsaydı.

Keşke Abdul’lerin mücadelesine omuz verebilecek bir alternatif güç olsaydı.

Keşke “İnşallah”lar Michigan’da, New York’ta, Colorado’da değil; İstanbul’da, Şam’da, Bağdat’ta Elhamdülillah olsaydı.

Kimsenin yerini terk etmemesini isteyen mahalle bekçilerinin öfke nöbetlerine rağmen. Çözüm belli, yapılacak şeyler belli. Abdul’lerimizin, Zohran’larımızın sayısı da fazla. Görmek isteyene, duymak isteyene. Önyargılarını kırıp mahalle duvarlarının ötesinden bakmak isteyene.

Abdul’e çok sevindim. Kongre’ye seçilen Müslüman solcuların sevincine ortak oldum. Zohran’ın şimdiden siyasette oyun kurucuyu dönüşmesini keyifle izledim.  

Fakat “İnşallah”larımızın içimizi ferahlatan, bizi utandırmayan, yaptığımız şeyden emin kılmayan, geleceğimizi aydınlatan dolu dolu bir “Elhamdülillah”a dönüşmemesinden dolayı içim buruk.

Michigan’da coşkuyla alkışlanan Elhamdülillah’ı bir gün duymak bize de nasip olur. İnşallah.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın