Selim Kuneralp

Vize sorunu çözülebilir mi?

Ne yazık ki vize derdinin arkasında yatan ilticacı sorununun kısa dönemde çözümlenmesini beklemek yanlış olur. Türkiye ile Şengen ülkeleri arasında vize diyaloğunun başladığı 2015 yılında ülkemiz çıkışlı mülteci sayısı yılda 5000’in altında idi. İltica talebinde bulunanların büyük çoğunluğu da geri çevrilebiliyordu zira Türkiye’deki insan hakları durumu çok kötü değildi. 2022 yılı sonu itibariyle yıllık 50.000’i geçmiştir. Ülkemiz Suriye, Afganistan ve Venezuela’dan sonra Avrupa ülkelerine ilticacı gönderen ülkeler sıralamasında dördüncülüğe ulaşmıştır. Türkiye’den vize müracaatında bulunan herkese potansiyel mülteci gözüyle bakmasına şaşmamak lazım. Yeni kurulan kabineden dış politikanın temel yönelimlerinde bir değişiklik beklemek doğru olmayacaktır. Zira dış politika hedeflerini bakanlar değil, saray tespit etmektedir. Ancak İçişleri ve Dışişleri Bakanlıklarına yapılan atamalar en azından üslubun değişeceğinin işareti sayılabilir. Yeni Dışişleri Bakanının saatleri geri çevirerek bundan 12 yıl önce AB Komisyonunun önerdiği ancak o zamanki selefinin elinin tersiyle ittiği “yol haritasını” gündeme getirmesi çok iyi olur.

Taç giyme töreni

Londra’daki törende en fazla dikkatimi çeken yağmurun altında sabırla saatlerce bekleyen neşeli kalabalıktan başka, törende Hindu dinine mensup Hint asıllı Başbakan Sunak’ın İncilden bir bölüm okuması, inançlı bir Müslüman olan Pakistan asıllı İskoçya Başbakanı Hamza Yusuf’un İskoçya milli kıyafetiyle törene katılması, Afrikalı Amerikalıların geleneksel dini Gospel şarkılarından seçmeler söyleyen bir koronun mevcudiyeti olmuştur diyebilirim. Kralın içtiği ant belki bin yıldır değişmemişti.

Çin ve dünya

Seçimleri izlemek için ülkemize gelen Avrupalı bir gazeteciyle Pazar günü yaptığım görüşmede, Sayın Kılıçdaroğlu’nun demecinin Economist dergisinde yayınlanan makalesinden çok farklı olduğunu, Çin ile ilişkiler için kullandığı ifadelerin gerçek görüşleri hakkında tereddüt uyandırdığını söyledi. Ben de kendi tecrübelerime dayanarak siyasilerin gerçek görüşlerinin genelde başkaları tarafından yazılmış olan metinlerde değil, ağzından çıkan sözlerde yer aldığını, bu bakımdan Sayın Kılıçdaroğlu’nun pek gerçekçi bulmadığım demecindeki görüşlerin iktidara gelmesi halinde değişeceğini ümit ettiğim cevabını verdim.

Kaçırılan fırsatlar

Bu yazımda Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne aday ülke ilan edildiği 1999 yılı ile üyelik müzakerelerine başladığı 2005 yılı arasında -ki bu dönem 2004 yılında Kıbrıs’ın AB üyeliğiyle eş zamanlıdır- geçen yıl kaybettiğimiz Dışişleri eski Bakanı İlter Türkmen’in bu konulara ayırdığı 140 kadar yazının ana fikirlerini, mümkün olduğu kadarıyla kendisini konuşturmak suretiyle özetlemeye çalışacağım. Ne yazıktır ki yüzlerce yazı ile ülkemizin o zamanlar en çok okunan gazetelerinin birinde bıkmadan usanmadan yaptığı uyarıları dinlemek iktidar ve muhalefet, sivil ve askeri bürokrasi dahil pek kimsenin işine gelmemişti.

Dünya dönüyor

Seçime üç hafta kaldı ve beklendiği gibi dışımızdaki dünyaya karşı zaten zayıf olan ilgimiz daha da azaldı. Fakat dünya yine de dönüyor ve kamu oyumuz ile medyamız başka meşgalelerden dolayı onlara pek odaklanamasa bile her yerde bizi doğrudan veya dolaylı bir şekilde etkileyen bir şeyler oluyor.

Seçimler ve AB ile ilişkiler

Bu yazıda iktidar değişikliğinin AB ile ilişkilerimizi ne şekilde etkileyebileceğini irdelemeye çalışacağım. Tabii iktidar değişmezse Türkiye ile AB birbirlerinden gittikçe uzaklaşmaya devam edecek ve ilişkiler tamamen kopmasa dahi artık bütünleşme hedefi ve ortaklık ilişkisi zaman içinde tamamen kaybolacaktır. Zaten iktidarın yeniden seçilmesi, Batı’da, halkın çoğunluğunun böyle bir hedefi olmadığının ve ülkemizin geri dönüşü olmayacak şekilde İslamlaşmakta olduğunun göstergesi olarak okunacaktır.

Otoriter rejimler nasıl sona erer?

Otoriter rejimlerin barışçıl ve demokratik yollarla sonlandırılması çok zordur. Eşyanın tabiatı gereği, bu rejimler toplumun haberleşme imkanlarını tamamen ellerinin altında tutmakta, seçim yarışlarının adil ve serbest olmasını engellemektedir. Ülkemizdeki 14 Mayıs 1950 seçimleri, mağlubiyet, liderin ölümü ve halk ayaklanmaları dışında bir otoriter rejimin barışçıl yollarla sonlandırılmasının nadir örneklerinden birini, belki de yegane örneğini teşkil etmektedir. Umarım ki 14 Mayıs 2023 seçimleri de ikinci örneği teşkil eder.

Liderlerin yargılanması

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Putin hakkında çıkardığı tutuklama kararı ülkemizde pek dikkat çekmemiştir. Medyadaki Rus ve Putin sevdalıları konuyu istihza ile karşılamışlar, başkaları ise bu yargılamanın pratikte sürdürülemez olduğunu söylemişlerdir. Mevcut şartlarda bu doğrudur tabii. Birleşmiş Milletlerin Putin’i gidip Kremlin’de tutuklayıp yargılanmak için Lahey’e götürecek hali yoktur. Yine de Putin’in çok rahat olduğunu söylemek mümkün değildir.

IMF öcü mü?

Türkiye’de IMF karşıtları arasında sadece sol değil, AKP, hatta görebildiğim kadarıyla iktidar karşıtı muhalefet de var. İktidar ve AKP yanlılarının IMF karşıtlığı bir ölçüde anlaşılır. Türkiye yeniden IMF ile masaya oturacak olsa, saraylar, özel uçaklar, müşterisi yetersiz köprüler, havaalanları vs sorgulanmaya ve hatta önlenmeye başlayacaktır. Dolayısıyla iktidarın bundan hoşlanmaması ve konuyu bir milli gurur meselesi haline getirmeye çalışmış olması şaşırtıcı değildir.

Freedom House raporu: Türkiye yine özgür olmayan ülke kategorisinde

Rapora göre ülkemiz pek de şaşırtıcı olmayan bir şekilde “hür olmayan” kategorisindeki 57 ülkeden birisidir. Aslında bu kategoride ekonomisi gelişmiş hiçbir ülkeye rastlanmadığı ve ezici çoğunluğun Orta Doğu, Rusya ve Avrasya ile Afrika’nın önemli sayıdaki ülkelerinden oluştuğu görülmektedir. Ekonomik kalkınma düzeyi ile ülkelerin demokrasi ve hukuk alanlarındaki performansları arasında direkt bir bağ olduğu birçok başka yerlerde görüldüğü gibi bu raporda da çarpıcı bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Uzlaşı kültürü ve biz

40 yıl süren meslek hayatımda ve sonrasında temel dış politika sorunlarımızın hiçbirinde çözüme ulaşamamızın nedeni taviz kavramının bizde bir zaaf alameti olarak görülmesidir diyebilirim. Oysa hiçbir müzakere bir tarafın bütün istediklerini aldığı, diğer tarafın da istediği hiçbir şeyi alamadığı bir sonuçla bitmez. Bu tür durumlar kaybedilen savaşlar sonrasında kazananın kaybedene zorla kabul ettirdiği mütareke koşullarında görülür ancak.

AB-NATO-Türkiye-Kıbrıs

Türkiye NATO’dan ve Avrupa savunma sistemindeki geleneksel rolünden uzaklaştıkça yerini Güney Kıbrıs almaktadır. Konunun deprem felaketinden önce dahi tartışılmaması hatta muhalefet tarafından da gündeme getirilmemiş olması en azından bende hayret uyandırmıştır.

Dünya dönmeye devam ediyor

Ülkemiz kendi trajedisi ve iç sorunlarıyla boğuşurken dünya yerinde saymıyor. Rusya-Ukrayna savaşının dünya ve öncelikle ülkemiz için yarattığı tehlike uzunca bir süre devam edeceğe benzer. Türkiye depremden sonra katlanarak artan iç sorunlarının üzerine bir de bu ve benzeri dış sorunlara muhatap olacaktır. Ne yazık ki pragmatik geçinen iktidarımız bu sorunlarla baş etmek için gerekli esnekliği göstereceğine dair henüz bir işaret vermiyor.

Deprem, dış dünya ve dış politika

İktidar, seçimi kaybettiği takdirde halefine bir enkaz devredeceğini, onun altından kalkmaya mecbur olanın da şimdiki muhalefet olduğunu hesaplıyordu herhalde. Ancak enkaz şimdiden geldi. Hesaplar alt üst oldu. Türkiye’nin acilen taze kaynağa ihtiyacı var. Oysa ülkemiz, geleneksel taze para ve yatırım kaynağımız olan ülke ve kurumların neredeyse hepsiyle kavgalı veya en azından onlara sırtını dönmüş durumda.

Yaklaşan seçimler ve dış politika

Millet İttifakı’nı Mutabakat Metni’nin dış politika bölümü için kutlamak isterim. Bunu yayınlarken kamuoyunun baskısıyla değil de ülkenin geleceği için gerekli gördükleri yol haritasını kendi aralarında belirleyerek açıklamış olmaları özellikle kayda değer bir husustur. Son yıllarda içine girdiği karanlık ve çıkmazdan ülkeyi tamamen değilse de kısmen çıkartma potansiyeline sahip bu hedeflerin en azından bir kısmının gerçekleşeceğini ümit etmek hepimizin hakkıdır.

Türkiye’de Batı düşmanlığı: Değişmeyen bir gerçek

Meslek hayatım boyunca Batıya karşı duyulan antipatinin asker-sivil-siyasetçi yönetici kadroda ne kadar kuvvetli olduğunu her devirde ve her seviyede gözlemlemişimdir. Dünya görmüş, eğitimli, dil bilen ve Batı kültürünü ve hayat tarzını benimsemiş kişiler arasında bu duygunun ne kadar kuvvetli olduğuna hep şaşmış ve kendi kendime izah edememişimdir.

Türkiye ve İran

Başta AB ve ABD olmak üzere tüm demokratik dünya İran’daki katliam ve idamlara tepki göstermeye ve yaptırımlarını güçlendirmeye başladı. Ancak tam bu sıralarda iktidarımız İran Dışişleri Bakanı Abdullahiyan’ı Türkiye’ye davet ediyor ve anlaşıldığı kadarıyla onunla hem Dışişleri bakanı hem de Cumhurbaşkanı düzeyinde yapılan görüşmelerde ne İran’daki insan hakları ihlallerinden ne de idamlardan bahsetme ihtiyacı duyuluyor.

İsveç’le terör tartışmaları

Ülkemizdeki ve Avrupa’daki terör tanımı birbirinden çok farklıdır. Türkiye’de zaman içinde destekçi ve sempatizan olmak gibi kavramlar geliştirilmiş ve bunlar da suç sayılmıştır. Oysa Avrupa ülkelerinde bu kavramlar mevcut olmayıp, iade ancak işlenen suçun ilgili ülke kanunlarında da suç sayılması halinde mümkün olabilmektedir. Bu durum çeşitli dönemlerde farklı ülkeler ile ilişkilerde sürtüşmelere yol açmıştır.

Çin nereye?

Ekonomik sıkıntıların sosyal mukaveleyi bozma tehlikesine yol açması ihtimali karşısında rejim birdenbire keskin bir viraj alarak kapanma politikasını terk etmiş, dolaşım ve seyahat kısıtlamalarını da kaldırmıştır. Aşılamanın ve hastane alt yapılarının yetersizliği karşısında yüz milyonlarca insanın virüse yakalanması ve bunların azımsanmayacak bir bölümünün hayatını kaybetmesi beklenmektedir. Şu anda hastalanan insan sayısı günde 36 milyonu bulmakta, ancak rejim ölüm rakamlarını açıklamadığı için kesin kayıp sayısı bilinmemektedir.

Fransa’da seçimler, Türkiye’de seçimler

İki turlu seçim konusunda Fransa’dan alabileceğimiz dersler olduğu en azından benim için açıktır. Tabii ki Fransa ile ülkemizin siyasi gelenekleri birbirinden çok farklıdır. Ama daha vakit varken onun tecrübelerinden yararlanmanın mümkün hatta gerekli olduğunu düşünüyorum. Bu konuda yalnız olmadığımı ve ilk turda tek veya çatı aday çıkarmak yerine tüm partileri serbest bırakmanın ve ittifak arayışlarının ikinci tura bırakılmasının yerinde olacağını düşünenlerin az olmadığını görüyorum.

2022 yılında dünyada gelişmeler ve Türkiye üzerindeki etkileri

Ülkemizin dış politikasının temel ögelerinde 2022 yılı sırasında kayda değer bir değişiklik meydana geldiği söylenemez. Çeşitli virajlara rağmen Batı karşıtı eylemler kendini göstermeye devam etmiş, özellikle Rusya’nın Ukrayna’ya açtığı savaştan sonra iktidarın anlaşılmaz bir şevkle Putin’i her daim savunan bölgedeki tek ülke konumuna girmesi zaten ona karşı güvensizliği iyice arttırmıştır.

AB ile ilişkiler: Kaybedilmiş bir yıl daha

AB Zirvesinin sonuç bildirgesinde ülkemiz ile ilgili bölümde ilk dikkatimi çeken, Türkiye’de büyük bir başarı olarak takdim edilen ülkemizin adının yabancı dillerde de Türkçe adıyla yer alması kuralına AB kurumlarının uymuş olmasıdır. Bu belgede adı geçen hiçbir ülkenin kendi ülke adlarına ilişkin böyle bir istekte bulunmamış olması da ilginçtir. Ancak 35 sayfalık bu belgede iktidarımızı memnun edecek başka bir noktaya pek rastlamadım.

Ukrayna ile Rusya arasında Türkiye gerçekten tarafsız mı?

Tarafsızlık politikamıza görünür iki darbe indirilmiştir. Birincisi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Putin ile çok sık yaptığı görüşmeler ve zaman zaman onu övmek için kullandığı dildir. Bu yakınlık tabii Batı medyasının ve siyasetçilerinin gözünden kaçmamaktadır. İkinci husus, esas itibarıyla Rusya’dan geldiği farz edilen ve Türk ekonomisini, özellikle Türk lirasını ayakta tutmak için kullanıldığı tahmin edilen külliyatlı Rus parasıdır.

Muhalefetin dış politikası var mı?

Muhalefet sözcüleri Rusya ve Çin ile ilişkilerde Türkiye’nin başta ABD olmak üzere diğer Batılı ülkelerden ayrışmasını doğal karşılamaktalar. Bunun AB üyelik hedefi ve ABD ile ilişkilerin normalleştirilmesi hedefleriyle bağdaşamaz olmadığını düşünmeleri ilginç geldi. Zira genelde iktidar değiştiğinde eski Batı eksenli politikaya dönülmeyeceğini, Türkiye’nin Batıdan bağımsız bir politika izlemeye devam edeceğini öngördükleri anlaşılıyor.

Üslup, tutarsızlık, uzlaşmazlık

Dış politikadaki üslup ve tutarsızlık dış dünyada ülkemiz hakkındaki soru işaretlerini çoğaltıyor. İktidarın sabit bir hat üzerinden ilerlemeyeceği, istikrarlı hareket edeceğine güvenilemeyeceği kanaati yaygınlaştığından ülkemizin belli başlı partnerlerinin herhangi bir taahhüde girmeden seçimleri bekleyeceği açıktır. Seçimlerin bu alanda bir şey değiştirip değiştirmeyeceğini ancak zaman gösterecektir.

İklim değişikliği konferansı ve Türkiye

Avrupa ve ABD ve genelde sanayileşmiş ülkelerde iklim değişikliğine karşı mücadele en azından Ukrayna savaşına kadar gündemin ilk sırasını işgal ederken, aynı şeyi Türkiye için söylemek mümkün değil. Kamuoyundan baskı gelmeyince sanayiciler, hatta bürokrasi ve iktidar da konuyla pek ilgilenmemektedir. Tersine Çin sermayesiyle inşa edilmekte olan termik santral Adana’da tabiri caizse tam gaz ilerlemektedir. Fakat G20’de kabul edilen bir taahhüt uyarınca Çin kendi toprakları dışında artık böyle santrallerin finansmanını ve inşasını üstlenmeyecektir.

Ekonomik küreselleşmenin sonuna mı geldik?

Küreselleşme hem Çin ile Rusya gibi totaliter yapılı ülkelerin, hem de şimdiye kadar hukuk kurallarına sadık kalmış olan demokrasilerin indirdiği darbelerin tehdidi altındadır. Küreselleşmenin bu yeni sınamanın altından nasıl kalkacağını zaman gösterecektir.

İran’da neler oluyor, neler olabilir?

Şaha karşı 1979’da başlatılan protestolardan farklı olarak günümüzdeki gösterilerin bilinen bir lideri veya lider grubu yok, kesin bir programları da mevcut değil. Dolayısıyla sırf gösterilerle rejimin değişmesi ihtimali yorumcular tarafından zayıf bir ihtimal olarak görülmektedir. Buna karşılık rejim içinde aykırı seslerin çoğalması ve bu suretle içeriden çökmesi ihtimali mevcut görülüyor.

Tek adam rejimleri: Netice?

Trump döneminde demokrasilerin yerlerini otoriter rejimlere bırakacağına ve onların daha iyi sonuç verdiğine dair yaratılan algı yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Demokratik seçimlerin her zaman istikrarlı neticeler vermediğini son dönemde Fransa, İtalya ve İsveç’te gördük. Ancak bu ülkelerdeki kurumların sağlamlığı rejimlerin tehlikeye düşmesini engellemektedir. Bu dönemde tek adam rejimlerinin çoğulcu demokrasilere nazaran daha iyi sonuç verdiği ve tercih edilmesi gerektiği savına en büyük darbe Rusya ve Çin’deki gelişmeler tarafından indirildi.

Enerji krizi, AB ve biz

Bugün artık AB Türkiye’ye güvenmediği için Türkiye üzerinden Avrupa’ya doğal gaz aktarımı konularını iktidarımız ile konuşmayı düşünmüyor. Hatta zengin olduğu anlaşılan Doğu Akdeniz kaynaklarının Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması tercih edilmiyor; sıvılaştırılmış olarak İsrail, Güney Kıbrıs ve Mısır üzerinden tankerlerle ihracı gündemde.