Tabii doğrudan “ekonominizi mahvederdim” diye tehdit etmiş hala görevde olan ABD Başkanı varken ve onunla ilişkiler bir dört yıl daha seçilmesi için duacı olunacak düzeyde iyiyken, dört yıldır görevde olmayan bir başkan adayının aranan dış mihrak olarak ilan edilmesi tuhaf. Ama daha tuhaf olan 70 yıllık bir demokratik rejime sahip olan Türkiye’nin gittikçe daha fazla bir üçüncü dünya ülkesi gibi davranmaya başlaması ve öyle muamele görmesi.
Yalnızlığımızdır, çay. Yalnızlığımızı paylaşanımızdır. Etrafta kimsecikler yokken, herkes el ayak çekmişken meydandan, yanımızda duranımızdır. Efkârımıza ortak olanımızdır. En dertli anımızda bile gönlümüzü hoş tutanımızdır. Bizi asla tek başımıza bırakmayacak olanımızdır.
Washington o dönem hem hazine bakanı hem de özel kalemi olan Hamilton'la beraber Amerikan halkına hitaben yazar bu mektubu ve sekiz yıllık iktidarını bitirir. Henüz Amerikan Başkanları için iki dönem sınırlaması yürürlükte olmamasına rağmen yapar bunu. Çok klas hareket değil mi? Mektubu yazan Alexander Hamilton ama okumayan Aleksandr Lukaşenko. Raconu kesen Washington ama umursamayan Putin. İsteyen örnekleri çoğaltır.
12 Eylül’e dair filmler şimdiye kadar daha çok solcuların bakış açısı ile sinemaya yansıtıldı, Ceviz Ağacı bu mağduriyetlerin sadece bir tarafla sınırlı kalmadığını, çok daha geniş alana yayılan bir acı silsilesine dönüştüğünü resmediyor. Acıya maruz kalan kadar seyirci kalan da bu haksızlık girdabının içine çekiliyor.
Peki, 11. yüzyılın bu yeni evlilik ve aile modeli, sonraki kapitalizm yüzyıllarından da geçip tekrar Balkanlara ve Ortadoğu’ya ulaşıp, İslâmî geleneğin evlilik ve aile anlayışıyla karşılaştığında ne oldu? Ne oluyor? İşte hem İstanbul Sözleşmesi imzalanıyor; hem çıkalım, feshedelim isteniyor; hem de “bize özgü” ara bir formül hayali zuhur ediyor. Modernitenin ve Osmanlı-Türkiye modernleşmesinin çelişkilerinden birini daha el’an yaşıyoruz.