Türkiye, PKK ile kendi sınırları içinde sürdürdüğü savaşın sonuna yaklaşırken, Suriye konusunda baştan beri sürdürdüğü ve her geçen gün doğruluğu kanıtlanan tezlerinde ısrarcı: (a) ABD’nin Rusya’yı ikna ettiği/kabule zorladığı bir “uçuşa yasak hava sahası” altında kurulacak “güvenli bölge”; (b) muhtemelen Erdoğan tarafından açıklandığı gibi inşa edilecek bir kent; ve (c) PYD tekeli yerine tüm grupların ortak kontrolündeki (aslında, ABD’nin ve Türkiye’nin, ama daha çok Türkiye’nin kontrolündeki) bir saha.
PKK sorunu artık daha geniş bir coğrafi bölgede tanımlamaya başlarken, Türkiye’yi de doğal ya da vazgeçilmez bir kader ortağı olarak algılamaktan uzaklaştı. Ne var ki hükümetin kendi stratejisini salt PKK’ya tepki üzerinden oluşturması, Türkiye’deki Kürt toplumunun da bir miktar yabancılaşması ile sonuçlandı.
Bu lakırdının neresinden tutmalı? Nasılsa nereden tutsam dökülüp saçılacak; kolaydan zora, biçimden içeriğe gidelim... Türkçe edebiyatın ezeli ikilisi, böyle popülist söylemlerin de şifresini çözebiliyor… Oysa feverana gerek yoktu hiç. Taciz ve istismar şart mıdır? Şu kâfi değil midir ilgilenilmesi için? Çocukların emanet edildiği yurt, kendisine bahşedilmiş güvenin ve/ya aldığı bedelin karşılığını ver[e]memiş. Şikayet konusu olmuştur!.. Yetmez miydi?