Dünyanın “Türkiye’nin yanında” ve “aleyhinde” yer alanlar diye kategorileştirilmesi yanlış. Kâh Ankara katliamını, kâh PKK’nın silâhlı kent işgali denemelerini, kâh seçimlerde güya hile ihtimali olmasını bahane ederek “dış müdahale”ye dâvet çıkaran (benim de neo-mandacılık diye nitelediğim) tavrın eleştirisini Aziz Sancar “olumlu örneği” üzerinden yürütmek de sakat. Galiba temelde, bilim ve sanatın olmazsa olmaz özerkliğine farklı bakıyoruz. Sağı ve soluyla Türkiye, bir türlü bu fikre alışamıyor.
‘Yeni’ modern muhafazakârlar, eskilerinden farklı olarak siyaset alanına neredeyse ‘sınıfsal’ bir ağırlık koyma yönünde ortak davranışlar geliştirebiliyorlar.
Yıllar önce Abdullah Öcalan’ın “Ben olmasam bu örgüt Yedi Kocalı Hürmüz’e döner” dediği rivayetini duymuştum. Bu rivayet doğruysa, belki şu an tam da bu yaşadığımız.
Bu aydınların Türkiye’deki değişim sürecinin niteliğini, zorluklarını, çelişik dinamiklerini anlamaya ne niyetleri vardı ne de mecalleri. Bilmedikleri, kültürel olarak haz etmedikleri ve en önemlisi pek de kendilerine kulak asmayan bir dünyayı tanımak; onunla konuşmayı, etkileşim içine girmeyi göze almak zor geldi.