Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / (14) Osmanlı İmparatorluğu neydi, ne oldu

(14) Osmanlı İmparatorluğu neydi, ne oldu

Neden geri kaldık” literatürü, “nasıl oldu da hayatta kaldık” literatürünü kat be kat aşıyor. Osmanlılar küçük küçük yenilip adım adım daralırken, parça parça toprak kaybederken zaman kazandılar. “Osmanlı modernleşmesi olmasaydı Türk Devrimi de olamazdı. Doğrusu, bu derslerin 19 Mayıs 1919’da başlayıp sırf 20. yüzyılı kapsaması değil. En azından Tanzimat’la başlayıp hem 19. hem 20. yüzyılı kapsaması.

Başlangıçta ve çok uzun süre, tarıma ve toprağa dayalı, Avrasya coğrafyasında sık görülen türde, vergisel (tributary) bir kara imparatorluğuydu. İS 1300 dolaylarında küçük bir beylik olarak tarih sahnesine çıkmış, kabileden devlete hızlı bir geçiş yaşamış, kuzeybatısı ve doğusuna doğru genişleyerek kesiksiz bir imparatorluk olmuştu. Siyasî bakımdan, bir hanedan devletiydi. Aşağıdan yukarı gidersek; temelinde (4) küçük köylü üretimi yatıyor; onun üzerinde (3) timar sistemi yükseliyor; onun da üzerinde (2) merkez aygıtı yer alıyor; en tepede (1) sultan, saray ve hanedan oturuyordu.

Melez bir devlet aygıtı:

Hem timara, hem likiditeye dayalı

Buna bir 4-3-2-1 sistemi (dizilişi, kurumlaşması) diyebiliriz. Çok ilginç, çünkü hem belirli bir evrenselliği var, hem de aynı anda, bu noktadan itibaren farklar (özgüllükler) baş gösteriyor. Weberyen ideal tipiyle Ortaçağ Devleti, tamamen bir fiyef/timar sistemine oturur (fief-based state). Para ekonomisinin mevcut olmadığı (kabul edilen) koşullarda, hükümdar nakit vergi toplayıp nakit maaş ödeyemez. Ordusu ve bürokrasisini (ya da maiyeti ve hâkim sınıflarını) hizmet karşılığı koşullu toprak tevcihleriyle (daha doğrusu, belirli yörelerdeki köy ve köylülerden geleneksel tarım vergilerini toplama hakkının koşullu tevcihi yoluyla) ödüllendirir. Çeşitli coğrafyalarda pronoia, fehu-od, feodum, fiyef, kat’ia, ikta, timar gibi adlar alan bu tevcihlerin zaman içinde özelleştirilip özelleştirilmeyeceği, ırsîleşip irsîleşmeyeceği, ikincil bir meseledir. Görece merkezî veya görece ademi merkezî bir iktidar konfigürasyonu mu doğacak? Bu, fiyef/timar dağıtan odak ile fiyef/timar alan kesimler arasındaki iç mücadelenin seyrine bağlıdır. Buna karşılık Weberyen ideal tipiyle Modern Devlet, tamamen likiditeye oturur (cash-based state). Hemen bütün mal ve hizmetler para karşılığı alınıp satılıyorsa, devlet bu nakit akışlarının bir kısmını kendisine çeker ve sonra bütün çalışanlarına nakit maaş öder. Bu sayede, herhangi bir fiyef/timar sistemi vücut bulmaz. Buna karşılık, maaşlı bir merkez aygıtı vücut bulur. İdeal Ortaçağ Devletinin kurumsal yapısı 4-3-1 diye ifade edilebilirse, ideal Modern Devletin kurumsal yapısının (artık köylü olmayan üretim tabanını atlayıp sırf yönetim kertesine bakarak) 2-1 diye tarif edilmesi gerekir.

Şimdi buradan Osmanlı toplumsal formasyonuna dönersek; çeşitli bakımlardan kurumsal bir hibriddi, melez karakterdeydi, bu iki ekstrem, iki Weberyen ideal tip arasında. Çünkü çağı ve coğrafyası bakımından ne tam Ortaçağdı, ne de tam Yeniçağ. Para ekonomisi sıfır değildi; vardı, ama bütünüyle likiditeye dayalı bir devleti beslemeye yetecek düzeyde değildi. Devlet teşkilâtının tamamının değil, ancak bir kısmının maliyetini karşılayabilirdi. Bu da devletin kısmen fiyefe/timara dayalı (fief-based), kısmen likiditeye dayalı (cash-based) olması demekti. Osmanlı devleti bunu timar sisteminin iç işleyişi üzerinden sağlıyordu. Timar sistemi esastı; timar sisteminin içinden, devletin likiditeye dayalı ayağı çıkıyordu. 16. yüzyılın ilk yarısı itibariyle, devletin bütün kaynaklardan elde edilebilir vergi-rant gelirinin yaklaşık yüzde 25’i küçük sipahi timarlarına, yaklaşık yüzde 25 kadarı büyük bey timarlarına (havass-ı ümera’ya) tahsis edilerek dağıtılıyordu. Geriye kalan yüzde 50’yi ise havass-ı hümayun (Avrupa Ortaçağ terminolojisindeki İngilizce karşılığıyla royal demesne[1]) adıyla sultan kendisine alıkoyuyordu.[2]

Sultanın özel gücü: Maaşlı,

toplu-tüfekli hassa ordusu

Çarpıcı bir önlemdi de, nasıl olabilmişti bu? Roma’nın yıkılışının ardından, likiditeye dayalı devletin artık imkânsız hale geldiği Erken Ortaçağ koşullarında, ilk Germen hanedan devletleri bunu yapamamış; fiyef dağıtırken kralın payını özellikle yüksek ve dolayısıyla iktidar temelini yeterince güçlü tutamamıştı.[3] Herhalde bunun nedeni, kabileden devlete ilk defa geçiyor olmalarından kaynaklanan tecrübesizlikleri, fiyefe/timara dayalı bir devlet kurarken nelere dikkat etmeleri gerektiğini bilememeleriydi. Buna karşılık Orta Doğu’da fiyef/timar sistemlerinin çok uzun bir geçmişi vardı; Bizans’tan, Selçuklulardan, İlhanlılardan, Haçlı devletlerinden çeşitli öğrenme süreçleri süzülüp geliyordu ve Osmanlı Beyliği yükseldikçe etraflarında toplanan ulemanın taşıyıp aktardığı bu birikim, merkezi güçlü tutmaya yönelik özel uygulamalara yansıyordu.

Nitekim havass-ı hümayun olarak sultana bırakılan gelir birimleri (mukataalar), sadece çok büyük olmakla kalmıyordu; aynı zamanda ya doğrudan nakit ya da nakde en kolay çevrilebilir olan kaynaklardı. Devlet nisbeten uzak bölgelerin hemen tamamen aynî vergi (ürün-rant) olarak toplanabilen gelirlerini küçük ve orta boy timarlara ayırırken (ve dolayısıyla, bu gelirlerin paraya tahvilini de onlara bırakırken), payitahta yakın liman, gümrük ve iskele vergileri ya da madenlerin geliri gibi likit veya yarı-likit kaynakları mutlaka sultana alıkoymaktaydı. Bu da sonuçta gelip sultanın hassa ordusunda maddeleşiyordu. Bu noktada karşımıza ilginç bir paralellik çıkıyor. Bütün diğer timar sahipleri, timarlarının gelirini kendilerinin ve kapıhalklarının savaş donanımı (çadırları, savaş atları, zırhları, miğferleri, kılıçları, topuzları, kargıları vb) için kullanmakla yükümlüydü. Her biri kendi timarına (yıllık gelir beklentisine) göre ya üç beş, ya otuz kırk, ya (beylerbeyi, vezir, veziriâzâm kademelerinde) birkaç yüz cebelu çıkarıyordu. Sultanın fiyeflerinin (havass-ı hümayun’un) muazzam geliri ise sultanın hazinesine: hazine-i âmire’ye gidiyor ve devletin nakde dayalı boyutunu besleyip yaşatıyordu. Bunun (a) yüzde 30 kadarının tüketicisi, (bütün uzantılarıyla birlikte, yapım, bakım ve günlük yaşam harcamaları dahil) Topkapı Sarayı’ydı. Ama asıl (b) yüzde 70 kadarı, kapıkulu ordusuna gidiyordu — ki buna, en önemli unsurları itibariyle, Kanunî dönemindeki mevcuduyla 10-12,000’i bulan yeniçeriler, kapıkulu süvarileri, top arabacıları ocağı ve topçu ocağı dahildi.

Likidite ayağına dayalı göreli merkeziyetin

kısa ve orta vâdeli sonuçları

Bu yazının başlarında kullandığımız bir analizi sürdürürsek; işte bu nedenle, Ortaçağa özgü 4-3-1 dizilişi değil de (güçlü bir merkez aygıtını içerdiği için) 4-3-2-1 diye açıklanabilecek bir kurumlaşmaydı, Osmanlı devlet yapısı. Salt ekonomik açıdan bakar, finansman kaynaklarını mercek altına alırsak, bunlar sultanın kendi cebelu’larıydı aslında. Çünkü en küçük timarlı sipahi ile birkaç cebelu’su arasındaki ilişki ne idiyse, sultan ile yeniçeriler ve diğerleri arasındaki fonksiyonel ilişki de aynıydı; bunun bu kadar net biçimde görülmesi ve anlaşılmasını sadece (i) saltanat makamının benzersiz sayılan yüceliği ve (ii) hassa ordusunun nicel ve nitel boyutları engelliyordu. Sırf sayılardan ibaret değildi mesele; bir de ateşli silâhlar faktörü vardı. Uzak dövüş silâhı olarak yeniçerilerin belki yarısı ok ve yayla, ama yarısı da ağızdan dolma tüfeklerle donatılmışken, gerek hafif sahra topçusu ve gerekse ağır kuşatma topçusu tamamen saltanatın tekelindeki branşlardı. Tam da bu noktadan hareketle, Chicago Üniversitesi’nden iki ünlü tarihçi, Safeviler ve Mughallar (Baburiler) ile birlikte Osmanlılar, hattâ belki öncelikle Osmanlılar için, “barut imparatorlukları” kavramlaştırmasına ulaştı.[4]

Hepsi bir arada, gerek dışa ve gerekse içe, hâkim sınıfların diğer kesimlerinden gelebilecek her türlü muhalefet koalisyonuna karşı sultanın daha baştan çok büyük, çok ağır, daha baştan çok caydırıcı bir sopa taşıyor olması anlamına geliyordu. Geçmişte görülen, yaşanan bütün fiyef veya timar sistemlerinin bağrında, belirli bir ademi merkeziyet eğilimi kuvvetle mevcuttu. Fiyef veya timar (veya ikta veya pronoia vb) dediğimiz bu “koşullu toprak tevcihleri”ni, daha da sıkı tanımlarsak “koşullu vergi toplama yetkileri”ni alanlar, kendilerine verilen gelir kaynağını, tipik olarak da söz konusu araziyi ve üzerindeki köyleri, mümkün olduğu kadar özelleştirmeye ve irsîleştirmeye, aile içinde babadan oğula devredilen bir özel mülk haline dönüştürmeye çalışıyor; buna karşılık fiyef/timar dağıtan iktidar odağı, rakabe’si veya dominium eminens’ini olabildiğince koruyup özelleştirme ve irsîleştirme (privatisation and hereditisation) potansiyelini bloke etmeye, sonuçta fiyef/timar birimlerini hep “koşullu” ve dolayısıyla “geçici” (rotasyona tâbi) tutmaya uğraşıyordu. Hemen ekleyelim ki merkezkaç eğilimlerin gelişebilmesinde, saltanat veraseti de önemli bir faktördü. Hanedan içinden rakip hükümdar (kral veya sultan) adaylarının çıkması halinde, bunların her biri hâkim sınıfların çeşitli kesimlerini kendi yanına çekmeye çalışıyor, bu da özellikle büyük fiyef/timar sahiplerine çeşitli tâvizler verilmesine yol açıyor, dolayısıyla fiyeflerin özelleşmesi ve irsîleşmesi sürecini hızlandırıyordu. Bir adım ötede, merkeziyet açısından olabilecek en kötü durum, veraset savaşlarının patlak vermesiydi. Buna karşılık “mülk”ün bölünmemesi ve iç savaş tehlikesinin baştan bertaraf edilmesi, (başka her şey eşit olmak kaydıyla) fiyef sahipleri karşısında biricik hükümdarın pazarlık gücünün çok daha yüksek olması demekti.

İki zıt örnek vermek gerekirse; sarkacın krallar aleyhine, fiyef sahipleri lehine salınması, Avrupa’nın dar anlamda “feodalizm” dediğimiz Erken ve Yüksek Ortaçağ düzenini; buna karşılık sultan lehine ve irili ufaklı timar sahipleri aleyhine salınması, kabaca 1450-1600 arasındaki haliyle Osmanlı toprak düzenini yarattı diyebiliriz. Buna da başlıca iki faktör yol açtı: Bir, doğrudan doğruya politik planda, II. Mehmet’le birlikte (her türlü İslâmî kuralı da çiğneyen benzersiz amansızlığı içinde) “kardeş katli”nin yasallaşması.[5] İki, malî planda, timar sistemi bünyesinde sultana ayrılan özel yer ve bu zeminde, devletin nakit gelirlere dayalı ayağının, timar sisteminin diğer (daha aşağı) kesim ve katmanlarının merkezkaç dinamiklerini dengeleyebilmesi. İkisi bir arada, Osmanlıların tarihin en uzun ömürlü imparatorluğu değilse de, bütün ömrünü tek hanedan altında geçiren iki üç imparatorluktan biri olmasını sağladı.

Ayrıca yukarıda ikinci husus, yani sultanın maaşlı hassa ordusunun boyutları ve kalitesi, 1300-1600 arasının dış sefer ve zaferlerine de yansıdı. Geç Ortaçağda ve Yeniçağın şafağında, Avrupa’da başka kimsenin böyle maaşlı, disiplinli, kışla düzeni içinde tutulup eğitilen, daimî bir ordusu yoktu. Osmanlılar da, dikkat edelim, hiç milliyetçi romantizmin şairane hamaset ölçüleri içinde kullanmıyordu bu hassa ordusunu. Avrupa şövalyeleri gibi (taktik anlamda) vurucu, dağıtıcı bir taarruz gücü değil, çok etkili bir savunma gücüydü. Bir, hassa ordusunun temel görevi, adı üstünde, sultanı korumaktı. İki, dönemin ateşli silâhları (gerek piyade tüfekleri, gerek sahra topçusu) çok ağırdı; arazide hareket halinde (ilerlerken) değil, sabit pozisyonlardan kullanılmaya elverişliydi.[6] Onun için Osmanlılar, en güçlü oldukları ve insiyatifi ellerinde tuttukları 15.-16. yüzyıllarda (bile), Balkanlar ve Orta Avrupa’ya yönelik seferlerinde stratejik-taarruz-içinde-taktik-savunma denebilecek bir operasyonel anlayış sergiliyordu. Bir kere, o çağ için çok gelişmiş ikmal sistemleri (ve muhasara yöntemleri) sayesinde, uç noktasını Viyana’nın belirlediği büyük bir erişime (efektif eylem yarıçapına) sahiptiler.[7] İkincisi, düşman topraklarına girdiklerinde elverişli bir muharebe meydanını önceden seçiyor, yeniçerileri ve sahra topçusunu orada mevzilendiriyor, akıncıların ve timarlı sipahilerin keşif ve tâcizleriyle düşman birliklerini bu ateş alanına çekip ezmeyi amaçlıyorlardı.[8] Mohaç muharebesi (1526), bu yöntemin uygulandığı bir dizi kesin sonuçlu imha muharebesinin (quick-decision battles, battles of annihilation) herhalde en mükemmel örneği oldu.

Yükselme, Duraklama, Gerileme

Özetle; hükümdarın, hanedanın ve hâkim sınıfların finansmanı açısından baktığımızda, Osmanlı ekonomisinin iki büyük sektörü vardı: (a) büyük ölçüde “aynî” (in kind) ilişkileri içeren, yani ürün-rant etrafında dönen küçük köylü tarımı; (b) yerel kır ve kent pazarlarıyla birlikte, İpek Yolu ve Baharat Yolu gibi büyük uluslararası arterler ile bölgesel eklenti ve örüntülerini de içeren, büyük ölçüde parasallaşmış, “nakdî” bir ticaret sektörü. Bunlara devlet aygıtının iki büyük sektörü karşılık gelmekteydi: (aa) timarlı sipahiler; (b) maaşlı (ulûfeli) hassa ordusu. İkisi arasındaki bağlantı, yukarıda izah ettiğimiz gibi, gene timar sisteminin iç işleyişi yoluyla: devletin yıllık vergi-rant gelirinin yaklaşık yarısının küçük ve orta büyüklükteki timarlar ile beylerin havass-ı ümera’sına, buna karşılık en likit yarısının da sultanın kendi timarlarına (havass-ı hümayun’a) hasredilmesi suretiyle sağlanıyordu.

1450-1600 arasında oldukça iyi çalışan bu Osmanlı düzeni, 17. yüzyılda (aslında, 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren) giderek teklemeye başladı. En basiti, imparatorluk efektif eylem yarıçapının dış limitine dayandı ve artık “dikey” doğrultuda ilerleyemez, sadece Habsburg sınırında sağa sola “yatay” hareket edebilir oldu. Aynı zamanda, Avrupa’da başlayıp hızla yayılan Askerî Devrimin, Osmanlıların en büyük iki rakibi haline gelen Avusturya ve Rusya piyadelerine kazandırdığı ateş ve manevra disiplininin duvarına tosladı. Teritoryal genişleme önce durdu. Savaşlar kısa ve çok kârlı olmaktan çıktı. Uzun süren, pahalıya mal olan ve küçük kazanımlar getiren savaşlar kural haline geldi.

Örnek 1. Kanunî son seferinde 1 Mayıs 1566’da İstanbul’dan yola çıktı. 100-150,000 kişilik ordu, Edirne-Filibe-Sofya üzerinden 27 Haziran’da Belgrad’a ulaştı. Yürüyüş (bazı zigzag ve yön değiştirmelerle) Temmuz boyunca da sürdü ve ancak Ağustos başlarında, Macaristan’ın güneyindeki Zigetvar (Szigetvar, Zsigetvaradin) önlerine gelindi. Zrinski’nin 2500-3000 kişilik garnizonu, 5 Ağustos – 8 Eylül arasında 33 gün süren ve Osmanlıların (ölü ve yaralılar dahil) 20-30,000 kayıp verdiği bir kuşatmayla, zar zor altedilebildi. Padişah da bu arada çadırında öldü. Tek bir kale alındı ve sonrasında hemen dönüşe geçildi. Örnek 2. Girit’in fethi, 1645-1669 arasında tam 24 yıl sürdü. Satranç terminolojisiyle, önce uzun süreli bir tür “pat” (stalemate) durumu doğdu. 1683’ten sonra ise yenilgiler sökün etti. Örnek 3. İkinci Viyana Kuşatmasıyla başlayan, Habsburg diyarlarındaki adıyla Großer Türkenkrieg (Büyük Türk Savaşı), 1683-1699 arasında 16 yıl sürdü. Viyana önlerindeki 1683 bozgununu, 1687 İkinci Mohaç, 1691 Slankamen, 1697 Zenta hezimetleri izledi. Hepsinde Avrupa-Avusturya kuvvetlerinin kumanda, eğitim, disiplin ve ateş gücü özellikleri, sayıca daha kalabalık Osmanlı ordularına üstün geldi. — Ders kitaplarının modası geçmiş organik yaşam döngüsü (organic life-cycle) anlatımı çerçevesinde, Yükselme Devri (gençlik ve olgunluk) yerini Duraklama Devri’ne (orta yaşa), Duraklama Devri yerini Gerileme Devri’ne (ihtiyarlığa) bıraktı.

Ölüme gidiş mi demeli,

hayatta kalmak mı

Burada amacım, Osmanlı “gerilemesi” tartışmasına dalmak değil. Tabii ki bunun çok karmaşık zihinsel, kültürel, iktisadî vb nedenleri de var. Matbaayı almakta neden o kadar geciktiler? Avrupa’da merkantilist yırtıcılık alıp yürürken, geleneksel ve ortalama bir rantiyelikle mi yetindiler? İslâmiyet mi kaderciliği besledi? Devletin aşırı kontrolü mü, burjuvazinin özerk gelişimini ve özel sermaye birikimini engelledi? Bir tür mutlakiyet olacağına, “sınırlı monarşi” daha mı iyiydi? Rönesansı neden yaşamadılar? Veya Bilimsel Devrimi? Veya Sanayi Devrimini? “Kanunların Ruhu” mu vücut bulmadı; giderek dokunulmazlaşan kurumlar mı şekillenmedi? İçsel nedenler mi ağır bastı, Batı emperyalizminin “bizi” (ve başka herkesi) kasten, taammüden “geri bıraktırması” mı? Akdeniz kadırgası yerine karaka ve karavela (giderek kalyon) yapmayı daha erken öğrenip, Hindistan’a Portekizlilerden önce ulaşsalardı, değişir miydi Yeniçağın kaderi? Karayiplere Kristof Kolomb’dan önce bir Osmanlı filosu ve amirali ulaşsaydı, karaya ayak bastığında ne yapardı? (Yerlilere nasıl davranırdı? Kumsala üç hilâlli bir bayrak dikip, “Yeni Diyar-ı Rum”a Âl-i Osman adına el koyduğunu açıklar mıydı?)

Sadece hatırlatıyorum, ama hiç girmeyeceğim, “Batı ve Ötekiler” (the West and the Rest) ikileminin alt-başlıkları diyebileceğimiz bu ve benzeri konulara. Sadece işin şu boyutuna dikkat çekmek istiyorum: “Neden geri kaldık” literatürü, “nasıl oldu da hayatta kaldık” literatürünü kat be kat aşıyor.  Hattâ ikincisi, problematize dahi edilmiyor diyebiliriz. Oysa artık kazanamamak, derken sürekli ve gitgide daha kötü kaybetmek mecrasına girildi diye, birdenbire sona ermedi Osmanlı İmparatorluğu. Duraklama-Gerileme-Çöküş, hepsi bir arada, 1566’dan hesaplarsak (1918’e kadar) toplam 352 yıl, 1579’dan hesaplarsak  (Sokollu’nun katli) 339 yıl, 1596’dan hesaplarsak (Haçova/Mezökeresztes muharebesi) 322 yıl, 1699’dan hesaplarsak (Karlofça) 219 yıl, 1774’ten hesaplarsak (Küçük Kaynarca) 144 yıl sürüyor.

Bunu iki türlü okumak mümkün. Kötümser de bakabiliriz, ha öldü ha ölecek diye. Daha iyimser de bakabiliriz, bir türlü ölmüyor, yaşıyor ve direniyor diye. Bütün imparatorlukların değişen koşullara adaptasyonu diye bir sorun var.[9] Osmanlılar için bu özellikle belirgin. Yeni Avrupa piyade ordularına karşı koyabilmek için, onlar da timar sisteminden giderek vazgeçip, 17. yüzyılda iltizam (tax-farming) ve 18. yüzyılda malikâne (life-farming) yoluyla daha fazla nakit çekerek köylülerden ücretli asker yazıp ellerine tüfek vermeyi yeğlediler. Biraz oldu, biraz olmadı (kalitatif sorunu, eğitim ve disiplin sorununu çözemedikleri için). Ama iki üç yüzyıl boyunca, modernite ile fiilen bir arada ve karşılıklı etkileşim içinde var oldular; öğrenme süreçleri yaşadılar. Bu herhangi bir anlaşmanın değil, realitenin özet ifadesidir. 1950’lerde Çin ve Sovyet dış politikalarında meydana gelen paradigmatik değişim, “barış içinde bir arada yaşama” adını aldı.[10] 18. ve 19. yüzyılların Osmanlı-Avrupa ilişkisi çok çelişkili, çok çatışmalı bir “bir arada yaşama”ydı. Nerede (1) yekdiğerinin egemenliği ve toprak bütünlüğüne karşılıklı saygı; (2) karşılıklı saldırmazlık; (3) birbirinin içişlerine karışmama; (4) eşitlik ve karşılıklı yarar? Osmanlılar 1815 Viyana Kongresi’yle kurulan “Avrupa Âhengi”nin (Concert of Europe) içinde ama marjında yer aldı. Oraya tutunmaya çalıştılar, bütün güçleriyle. 1839 Tanzimat, 1856 Islahat, 1876 Meşrutiyet. Hepsi, hem gerçekten yapmak, yetişmek çabasını, hem yapmış sayılıp kabul edilmek çabasını (aidiyet arayışını) yansıtır.

Uzun vâdeli direnç

ve kısmî reform başarıları

Bir türlü olmadı. Eşit değillerdi (sayılmıyorlardı). Ayırımcı muamele gördüler. Açık-örtük zorbalık eksik olmadı tepelerinden. Ama bu, madalyonun sadece bir yüzü. Diğer yüzünde, dayanmaları ve bir türlü çökmemeleri yer alıyor. Bunun bir nedeni, 1300-1600 arasında kurdukları düzen ve ele geçirdikleri alan. İkisi içiçe. Çok büyük bir imparatorluk kurmuşlar ve bekçiliğini de hayli organize bir “barut devleti” yapıyor. Bir lokmada yutulmuyor; tek bir yıkıcı darbeyle bütün direnci kırılamıyor, yok edilemiyor. Bunda, coğrafî konumunun da payı var. Önceki yazılarımdan birinde Polonya örneğini vermiştim. Polonya derli toplu (compact), yekpare bir kara devleti.18. yüzyıl sonlarında her taraftan kuşatılıyor ve üç defa paylaşılıp haritadan siliniyor. Osmanlının öyle çepeçevre kuşatılması imkânsız. Rusya ve Avusturya açısından belki fazla güneyde, fazla yaygın ve dağınık bir coğrafya. Ancak İngiltere ve Fransa’nın da dahil olacağı, kararlı ve uzun süreli bir koalisyonla, Akdeniz’den de çembere alınıp giderek sıkıştırılması mümkün. O da Büyük Devletlerin kendi aralarındaki çelişkiler nedeniyle olamıyor.  

Bu koşullarda Osmanlılar, bir noktadan sonra yenilmeye başlıyor gerçi. Ama küçük küçük yeniliyor ve adım adım daralıyor, geri çekiliyorlar. Parça parça toprak kaybederken, zaman kazanıyorlar. Ne için? Kendi kendilerini modernleştirip, parçalanma ve sömürgeleştirilme tehdidine karşı direnmek, imparatorluğun ömrünü uzatabilmek için. İşte bu uğurda, sömürgelerde asla yapılamayacak, yapılamayan şeyler yapmaya başlıyorlar. Bu hamlenin genel adı, Tanzimat reformları. En başta, Avrupa ordularıyla baş edebilmek için kendileri de “Avrupa ordusunun ithali”ne girişiyor.[11] Yeni bir ordu, yeni bir subay sınıfı demek. Modern askerî okullar kuruyorlar (hangi kolonide olur?). Oradan, bütün bir modern okullar silsilesi (rüştiyeler, idadiler, sultaniler) kurma zorunluluğuna sıçrıyorlar. El yordamıyla, hep darboğazdan darboğaza giderek, maliyeye, banka ve para işlerine, hukuka ve toprak hukukuna, merkez bürokrasisine, taşraya, mahallî idarelere, ölçü ve tartılara… el atıyorlar. Bunlar için gerekli donanım (hardware) ve yazılımları da (software) edinmeye ve öğrenmeye çalışıyorlar. Enfrastrüktür inşa ediyorlar, yetersiz de olsa. Osmanlı demiryolları 1900’de 3000 kilometre. Birbirinden kopuk bölgesel liman hatlarını kapsıyor. 1914’te yaklaşık 6000 kilometreye çıkıyor ve biraz daha bütünlük kazanıyor. Aynı yıllarda Posta ve Telgraf Nezareti’nin tekelindeki telgraf hatları hemen bütün büyücek taşra kentlerini, idarî merkezleri ve ücra sınır bölgelerini İstanbul’a bağlayan 40,000 kilometrelik bir şebeke düzeyine ulaşıyor. Ocak 1910’da kurulan Telgraf Mekteb-i Âlisi yerli telgraf memurları yetiştirmeye koyuluyor. 1908’den sonra tırmanan milliyetçi boğazlaşmalar ve Osmanlıcılığın yerini Türkçülüğün alması, gayrimüslimleri ve Büyük Devletlerle ilişkilerini toptan şüpheli kılmış (ampirik gerçeklerden çok, algılardan ve ideolojiden söz ediyoruz). Giderek yerlerini, güvenilir kabul edilen Müslüman görevliler alıyor.

Modernleşme anlatısı

ve gerikalmışlık anlatısı

Sonuç? Sonucu küçümsemek kolay. Tanzimat uzun süre işbirlikçilik, bağımlılık, Sefaretler, dış borçlar, Düyun-u Umumiye, devlet-içinde-devlet anlamına geldi, gerek Kemalist gerek Marksist söylemde. Doğan Avcıoğlu Bernard Lewis’e ağır bastı; modernleşme anlatısı azgelişmişlik (gerikalmışlık) anlatısının gölgesinde kaldı. Kimi muhafazakârlar ise, sömürgelik koşullarında sömürge yönetimleri tarafından getirilen modernite ile, kolonyal olmayan bir çerçevede yerli elitler (Tanzimat reformcuları, sonra İttihatçılar, sonra Kemalistler) tarafından getirilen moderniteyi bir tuttuğu; (mealen) alt tarafı modernitedir, aynı şeydir ve kötüdür diye baktığı için, söz konusu alla franca elitleri kendi kendilerini modernleştirenler (self-modernizers) ve dolayısıyla kendi kendilerini sömürgeleştirenler (self-colonizers) olarak niteledi. Kısacası, sömürgecilere indirgedi ve buradan, gelinen noktanın sömürgelikten farksız olduğu reddiyesine sıçradı.

Ama hayır, aynı şey değildi ve olmadı. Sömürge olmayış sadece moderniteyi kimin getirdiğini etkilemekle kalmadı; aynı zamanda, gelen modernitenin içeriğini, tam nasıl bir modernitenin geldiğini de belirledi. Şu kadar net söyleyelim: lise ve üniversitelerimizde zorunlu “Türk Devrim Tarihi ve Atatürk İlkeleri” dersleri var ya, eskimiş bir resmî ideolojinin yerinden oynatılamayan kalıntısı… Deveye boynun neden eğri diye sorulduğunda, nerem doğru ki diye cevap vermesi misali, pek çok şeyleri yanlış tabii, bilimde herhangi bir “izm”in endoktrinasyon konusu olmaması gerektiğinden başlayarak. Gene de, düzeltilebilir farzedip tek bir noktaya işaret etmekle yetinelim: Doğrusu, bu derslerin (Nutuk’u izleyerek) 19 Mayıs 1919’da başlayıp sırf 20. yüzyılı kapsaması değil. En azından Tanzimat’la başlayıp hem 19. hem 20. yüzyılı kapsaması.

İmparatorluğu savunma başarısızlığından,

yeni ulus-devleti kurma başarısına

Çünkü çok âşikâr: Osmanlı modernleşmesi olmasaydı Türk Devrimi de olamazdı. 19. yüzyıl reformları sadece birer devlet kurumu olarak yeni bir ordu ve yeni bir bürokrasi yaratmakla kalmadı. Bu ordu ve bürokrasiye “gömülü” (embedded), neredeyse onlarla özdeş bir sosyal sınıfa da eğitim yoluyla hayat verdi. Ne sadece bürokrasi ne de sadece burjuvazi diyebileceğimiz bu “asker-sivil aydın zümre,” zaman içinde konumuna uygun, milliyetçi-devletçi bir dünya görüşü peydahladı. Jön Türk Devrimi’yle iktidara geldi ve 1908-1918 “İttihatçı Onyılı”nı yönetti. Büyük zigzaglar çizdi. Hürriyet vâdetti, diktatörlük kurdu. Osmanlıcılıkla yola çıktı, Türkçülüğe döndü. İmparatorluğun son, yeni Türkiye’nin ilk savaşlarına kumanda etti. Kötü siyaset yaptı. Haddini aşan maceralara girmeden duramadı. Türkiye’yi Birinci Dünya Savaşı’na sürükledi. Çoğu zaman yenildi: 1912-1913 Balkan Harbi’nde, 1914-1915 kışında Sarıkamış’ta, 1914’ten 1918’e kadar bütün iniş çıkışlarıyla güneyde, Mezopotamya (Irak) cephesinde. Burada, 3 Aralık 1915 – 29 Nisan 1916 arasındaki Kût’ül-Amâre kuşatmasında, etrafı sarılmış bir Hint-İngiliz birliğinin teslim alınmasını saymazsak, bir tek 1915’te Çanakkale’de büyük ve ciddî bir zafer kazandı.

Ama olanca ekonomik ve teknolojik kısıtlarına rağmen ve her ne kadar Enver’in emrivakileriyle girilmiş yanlış bir savaş olursa olsun, Harb-i Umumî’nin dört yılı boyunca bu kadar ayakta kalabilmeleri de beklenmedik bir sonuçtu aslında. Dahası, yenilginin ve Mondros Mütarekesi’nin hemen ardından, son defa direnmeyi, kazanmayı ve imparatorluğun enkazından kurtarılabilecek biricik şeyi: Anadolu temelli yeni bir ulus-devleti çıkarmayı başardılar. Çok çarpıcı bir olaydı, 1945 sonrasının büyük dekolonizasyon hareketiyle karşılaştırırsak. Bir, çok erkendi: hiçbir Avrupa-dışı sömürgelikten kurtuluş mücadelesi (= ulusal kurtuluş savaşı) henüz ortada yoktu, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde. İkincisi, çok çabuk gelişti ve kısa sürdü: alt tarafı üç yıl üç ay içinde, hızla örgütlendiler, düzensiz gerilla savaşı (Kuvayı Milliye) aşamasını geride bıraktılar ve o çağın ileri ölçülerine uygun bir düzenli ordu savaşıyla zafere ulaştılar.

Çünkü, yaptıklarını birkaç cümleyle özetlersek; Osmanlı (19. yüzyıl) askeri-idari mirasını devralıp reorganize ettiler; yeni bir ideo-politik misyon ve heyecan kazandırdılar; Anadolu halkının insan ve sair kaynaklarını bu mevcut-ama-yenilenmiş çerçeveye kanalize ettiler; bu sefer akıllı, ölçülü, gerçekleştirilebilir politikalar güderek, Avrupa kamuoyunu dahi kendi taraflarına çekmeyi başardılar.

Sömürgelikten mi kurtuluş? Ne alâkası var? Hiçbiri, 1839’dan 1922’ye uzanan serüvenin tek bir ayağı, sömürgelik koşullarında gerçekleştirilebilir değildi. Tersine; Avrupa-dışı ama kolonyal olmayan bir millî devrimin çok çarpıcı, geniş komparatif çerçeveler içinde tekrar ve çok daha dikkatle incelenmeye değer bir örneğini oluşturdu.


[1] Mirî mülkiyet üzerindeki rakabe ile karıştırmamak gerekir. Onun Latince karşılığı dominium eminens, İngilizce karşılığı royal domain veya royal eminent rights’dır. Sultan nasıl rakabe’sine dayanarak mirî içinden timar dağıtırsa, krallar buna dayanarak, dominium eminens altındaki araziden feodum veya fiyef dağıtır. — Hemen her düzeydeki bu kavram ve terim mütekabiliyetleri, Osmanlı sosyo-ekonomik formasyonunun dünya tarihindeki yeri (hangi “cins”e, genus’a ait olduğu) yolunda çok önemli bir göstergedir.

[2] Öncelikle bkz Ömer Lütfi Barkan’ın bu çığırı açan makalesi: “H. 933-934 (M. 1527-1528) malî yılına ait bir bütçe örneği”; İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, XV, 1-4 (1953-1954), 251-329. Barkan’ın yayınladığı diğer “bütçe”lerin listesi için, bkz Halil Sahillioğlu, “Ömer Lütfi Barkan”; İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası Ord. Prof. Ömer Lütfi Barkan’a Armağan, XLI, 1-4 (1985), 26. Aynı doğrultudaki diğer çalışmalar için bkz Halil Sahillioğlu, “1524-1525 Osmanlı Bütçesi”; İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası Ord. Prof. Ömer Lütfi Barkan’a Armağan, XLI, 1-4 (1985), 415-452; Ahmet Tabakoğlu, Osmanlı Maliyesi (İstanbul: Dergâh Yayınları, 1985), Ek 3: Bir Bütçe Örneği (1104 / 12 IX 1692 – 1 IX 1693); Mehmet Genç ve Erol Özvar, Osmanlı Maliyesi: Kurumlar ve Bütçeler (iki cilt; İstanbul: Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi, 2006); Baki Çakır, “Osmanlı Devletinin Bilinen En Eski (1495-1496) Bütçesi ve 1494-1495 Yılı İcmali”; Osmanlı Araştırmaları / The Journal of Ottoman Studies XLVII (2016), 113-145.

[3] Kral varını yoğunu sırf tereddütsüz güven yüzünden vasallarına, hattâ en yakınlarına (kızlarına ve damatlarına) dağıtırsa ne olur? Shakespeare’de, bkz Kral Lear’ın hali. Kendi iktidar temeline (geniş topraklara, özel muhafız [hassa] ordusuna) sahip olmayan bir kralın başına neler gelebilir? Kendisinden çok daha güçlü büyük derebeylerinin şatolarına sırayla birkaç aylığına misafir olarak, âdetâ sığıntı gibi yaşar ve birinden birinde feodal evsahipliği töresini çiğnemek pahasına da olsa feci bir cinayete kurban gidebilir. Gene Shakespeare’de, bkz Macbeth tarafından öldürülmeden önce, İskoçya kralı Duncan’ın hali.

[4] Marshall G. Hodgson, The Venture of Islam (üç cilt; Chicago University Press, 1974) içinde, bkz Beşinci Kitap’ın başlığı: “The Second Flowering: The Empires of Gunpowder Times.” Keza bkz William H. McNeill, The Age of Gunpowder Empires, 1450-1800 (AHA Essays on Global and Comparative History, 1989).

[5] Bkz Fatih Kanunnâmesi içindeki şu hüküm: “Ve her kimseye evlâtlarımdan saltanat müyesser ola, Nizâm-ı Âlem için karındaşların katl eylemek münasiptir. Ekser ûlema dahi tecviz etmiştir. Anunla âmil olalar.” Yakın zamanda, olanca korkunçluğuyla birlikte hanedanın gücü ve sürekliliği açısından tâyin edici öneminin altını Cemal Kafadar çizdi: Between Two Worlds: The Construction of the Ottoman State (Cambridge University Press, 1995).

[6] Manevra ile ateş gücünün birleştirilmesi sorunu, Avrupa’da 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, Askerî Devrimin piyade savaşları boyutunda, yanaşık düzen eğitimiyle çözülecekti.

[7] Osmanlı askerî tarihinin büyük meydan muharebelerinden ibaret olmadığı, kale kuşatmalarının belki daha bile önemli sayılması gerektiği vurgusu için, bkz Kahraman Şakul, II. Viyana Kuşatması (Timaş, 2021); ayrıca bkz aynı yazarın şu kısa incelemeleri: Uyvar Kuşatması 1663, Kamaniçe Kuşatması 1672, Çehrin Kuşatması 1678 (hepsi Timaş 2021).

[8] Bu konuda bkz Pal Fodor, “Ottoman Warfare, 1300-1453”; Kate Fleet (ed), The Cambridge History of Turkey, Volume 1: Byzantium to Turkey, 1071-1453, Chapter 7, 192-226.

[9] Karen Barkey, Celâlî İsyanlarına bakış çerçevesinde gündeme getirdi bu sorunu. Bkz Bandits and Bureaucrats: The Ottoman Route to State Centralization (Cornell University Press, 1994).

[10] Komünist Partisi yönetimlerinin, uluslararası ilişkilerde “tek yol devrim” anlayışını aşmaları hayli zaman aldı. Uzun süre, kapitalizmin yıkılmasının eli kulağında olduğu inancı doğrultusunda, bu konuya pek eğilmediler. İki savaş arası 1918-1939 döneminde, zaman da kalmadı; ilk ve tek sosyalist ülke olan Sovyetler Birliği, Ekim Devrimi ve İç Savaş sarsıntılarını henüz yeni atlatmıştı ki, kendini hem kapitalist dünya tarafından dışlanır konumda, hem Faşizm ve Nazizmin yükselişiyle yüz yüze buldu. İkinci Dünya Savaşı’nın “Büyük İttifak”ında, Batı demokrasileri ile Sovyetler yan yana geldi, ama 1939-1945 yıllarının çok olağanüstü koşullarında, bu ittifak “faşizme karşı birleşik cephe” anlayışı dışında bir teorik değer kazanmadı. 1945 sonrasında ise (a) bir yandan sosyalist ülkeler çoğaldı; fakat (b) diğer yandan dünya devrimi hayali çok uzaklaştı; (c) buna karşılık Soğuk Savaş ve nükleer silâhlanma, yeni tehlikeler doğurdu. Bu koşullarda, ilk defa Çin başbakanı Co Enlay (veya (Çu Enlay), 1953 sonlarında yeni bir dış politika ilkesi olarak “farklı sosyal sistemlere sahip ülkelerin barış içinde bir arada yaşaması” fikrini ortaya attı. Önerdiği Beş İlke, 1954’te imzalanan Çin-Hindistan Anlaşması’nın Önsöz’ünde yer aldı: (1) yekdiğerinin egemenliği ve toprak bütünlüğüne karşılıklı saygı; (2) karşılıklı saldırmazlık; (3) birbirinin içişlerine karışmama; (4) eşitlik ve karşılıklı yarar; nihayet (5) bizatihi barış içinde bir arada yaşama. Bu ilkeler dekolonizasyon ve Üçüncü Dünya’nın yükselişi sürecinde, giderek çoğalan yeni bağımsız ülkeler tarafından bir tür ahlâki kalkan olarak benimsendi ve 1955’teki Bandung Konferansı kararlarına yansıdı. 1956’da Sovyet Komünist Partisi’nin (SBKP) 20. Kongre’sinde Kruşçev tarafından da Sovyetlerin yeni dış politika anlayışı olarak sunuldu ve sonraki yıllarda çok çeşitli Birleşmiş Milletler kararlarına damgasını vurdu. 

[11] Bkz David B. Ralston, Importing the European Army: The Introduction of European Military Techniques and Institutions into the Extra-European World, 1600-1914 (University of Chicago Press, 1996).

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın