Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Aşırı sağı sadece sol mu yenebilir?

Aşırı sağı sadece sol mu yenebilir?

Merkez siyasetin populist bir söylemle birlikte radikal sağı gerçekten durdurabilmesi mümkün mü? Jean-Luc Melenchon’un adaylığı nedeniyle yeniden gündeme taşınan “aşırı sağı sadece sol yenebilir” söylemi de tam olarak bu tartışmanın merkezinde duruyor

“Bu ülkeye ayrıcalıklar ve ırkçılık en büyük zararı veriyor.”

Sözünü ekleyerek 2027 yılında gerçekleşecek olan Fransa Cumhurbaşkanlığı Seçimine adaylığını açıkladı sosyalist aday Jean-Luc Melenchon. Bu açıklamanın ardından Fransız ve dünya basınında pek çok yorum yapıldı. Fransızların yüzde 84’ünün Melenchon’un adaylığını doğru bulmadığının anketlerde görülmesiyle birlikte yapılan analizlerde, dünyadaki pek çok seçimde aşırı sağı genelde merkez siyasetin yendiği örnek gösterildi. Trump’a karşı Biden, Le Pen’e karşı Macron, AfD’ye karşı Almanya’daki merkez koalisyonlar ya da Birleşik Krallık’taki Starmer çizgisi bu anlayışın farklı örneklerini oluşturdu. Kısa vadede seçim kazandıran bu formül, uzun vadede ise başka bir soruyu gündeme getirdi: Merkez siyasetin populist bir söylemle birlikte radikal sağı gerçekten durdurabilmesi mümkün mü? Jean-Luc Melenchon’un adaylığı nedeniyle yeniden gündeme taşınan “aşırı sağı sadece sol yenebilir” söylemi de tam olarak bu tartışmanın merkezinde duruyor.

Aşırılığa Karşı Merkez Siyaset

Senelerdir üzerine analizler yapılan radikal sağın yükselişine karşı bir zafer kazanmanın en olağan yolu, geçtiğimiz senelerde, merkez siyaset üzerinden bir muhalefet yaratmak oldu. 2020 ABD Başkanlık Seçimlerinde Demokratların müesses nizamının adayı Joe Biden, 2016 yenilgisinden sonra daha mobilize olan ve kadrolarını kısmen gençleştiren partisinin de etkisiyle Donald Trump’a karşı seçimleri kazandı. Seçim kampanyasında “Ne sosyalist ne oligark, sadece bir gururlu demokrat” afişleri ve paylaşımları kullanıldı. Biden’ın Obama’nın başkan yardımcılığı dönemindeki başarılarını kendi söyleminde de kullanmasıyla banliyö ve şehirli seçmende taban güçlendirildi. Bu seçim galibiyeti ile sağ, dünyada önemli bir darbe aldı.

Bu etki 2021 yılında gerçekleşen Almanya Genel Seçimleri ile devam etti. Aşırı sağcı Almanya için Alternatif Partisi (AfD) henüz bugünkü kadar güçlü olmasa da sosyal demokratlar ve diğer merkez-sol güçler bu tehditin altını propagandalarında özellikle çizdi. Seçimin ardından sosyal demokratlar, yeşiller ve liberaller bir koalisyon hükümeti kurdu. 2022 Fransa Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nde ise aşırı sağın adayı Marine Le Pen’in ikinci tura kalması nedeniyle Emmanuel Macron’un arkasında büyük bir birleşme yaşandı ve Macron ikinci turda oyların yaklaşık yüzde 59’unu alarak cumhurbaşkanı seçildi. 2024 Birleşik Krallık Genel Seçimlerinde de Tony Blair ekolü üçüncü yolcu İşçi Partisi lideri Keir Starmer, Muhafazakar Parti’nin 10 puan ilerisinde yüzde 33’lük bir oy oranı ile meclis çoğunluğunu sağladı. 2020-2025 arasında dünyada seçim kazanmanın formülü olarak görülen merkez siyaset akımı Doğu Avrupa ülkelerinde dahi karşılık buldu.

Merkezin Popülizm Sarmalı

Lakin, bulunan formülün başarısı pek çok ülkede seçim dönemiyle sınırlı kaldı. Öncelikle en temel problem, merkezin herkesi tatmin etme politikası gütmesiydi. Halkın bütününü kapsamak amacıyla her başlıktan kısmî adımlar atıldı. Bu adımlar atılırken kutbun diğer ucundaki siyasiler, merkezi gerçek adımlar atmamakla ve olağana saplanmakla suçladı. Bu tepki seçmende de karşılık buldu. Biden yönetimi parti tabanının giderek artan İsrail-Filistin Savaşı karşıtlığına rağmen gerçek bir adım atamadı, partiden aday olan pek çok isim AIPAC gibi İsrail destekçisi lobilerden fon almaya devam etti. 2024 Başkanlık Seçimleri’nde Demokratların adayı Kamala Harris, Trump’tan kopan Cumhuriyetçi seçmene hitap edebilmek için Cumhuriyetçi Parti’nin Temsilciler Meclisi eski üyesi Liz Cheney’i mitinglerine çıkardı. Kampanya sürecinde Trump, McDonalds çalışanlarıyla birlikte fotoğraflar paylaşırken Harris, müesses nizamın seçmene artık bir anlam ifade etmeyen yetkilileriyle görüşüyordu. Bütün bunların sonucunda aralarında sadece yaklaşık 2 milyon fark olsa da Trump özellikle mavi yakalı işçilerden aldığı destekle seçimleri kazandı. İkinci döneminde bu galibiyetin kendisine verdiği güç ile birlikte ne kadar rahat davrandığını ise şu anda hepimiz görüyoruz.

Almanya’daki merkez rüyası da benzer bir şekilde sonuçlandı. Olaf Scholz’ün liberal FDP ve Yeşiller ile kurduğu koalisyon krize girdi. Yeşiller Partisi lideri ve Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock, Avrupa’daki Yeşiller grubunun neredeyse tamamının karşı olmasına rağmen, İsrail-Filistin Savaşında ateşkesi desteklemedi. FDP lideri ve Maliye Bakanı Christian Lindner ile sosyal demokrat Şansölye Scholz arasında koalisyonun ekonomi politikası konusunda krizler yaşadı. Güvensizlik oyuyla hükümetin düşmesinin ardından yapılan erken seçimlerde muhafazakar CDU/CSU yüzde 28.5 ile birinci olurken aşırı sağcı AfD yüzde 20.8 ile ana muhalefet konumuna yükseldi. 2024 Fransa Genel Seçimleri’nde ise sol partilerin ittifakı Yeni Halk Cephesi (NFP) birinci blok olsa da Cumhurbaşkanı Macron, hükümeti kurma görevini liberal Ensemble bloğu lideri Gabriel Attal’a verdi. Seçimin ikinci turunda NFP ile Ensemble arasında sağ milliyetçi bloğa karşı yapılan işbirliğine rağmen Macron’un bu seçimi, gruplar arasındaki güvensizliği artırırken 2027 yılında gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı Seçimi’ne giden yolda sağa önemli bir siyasal bir alan açtı.

Son olarak Birleşik Krallık’ta Starmer ve İşçi Partisi, anketlerde giderek düşüşe geçen partiyi kurtarmak için sağcı Reform Partisi’nin göç politikası söylemine yakınlaştı. Partinin seçmenine zıt olan bu çaba partiyi çöküşe sürükledi. Reform Partisi’ni ancak kendilerinin yenebileceğine yönelik bir propaganda benimserken politika alanında Reform’un bazı vaatlerinin uygulanmaya sokulması ile İşçi Partisi bir popülizm girdabına girdi. Dış politikada da ABD ve Trump’a olan bağlılığının gittikçe gözle görülür hâle gelmesiyle Başbakan Starmer, tabanının oldukça büyük bir kısmını Yeşiller Partisi’ne kaybetti. Bütün bu anlatılanlardan görüldüğü üzere içinde bulunduğumuz 2026 yılında merkez siyasetin hegemonik gücünü kaybettiğini ve sağa karşı yeni bir alternatifin gelişmesi gerekliliğini görüyoruz.

Merkezin Ötesinde

Radikal sağı sadece solun yenebileceği fikri, işte tam bu noktada, söylemsel olarak sığ kalsa dahi tutarlı yanlar taşıyor. Öncelikle bahsettiğim tablodan da anlaşılacağı gibi merkezin popülistleşme eğilimi sağın popülizmine kıyasla uzun vadeli bir başarı getirmiyor. Arkasına büyük bir finansman desteği alan ve sistemin yarattığı sorunları soyut kavramlarla kendi söylemi lehine kullanan sağ popülizme karşı aynı ilacı kullanmak bir panzehir değil, tersine bir zehir yaratıyor. Trump, Demokratları halkın iradesine karşı olan müesses nizamın bekçileri olarak gösterebiliyor. AfD, Alman parlementosundaki yalnızlaşma durumunu mitingine Elon Musk’ı çıkartarak uluslararası alanda destek buldukları algısı ile kapatmaya çalışabiliyor. Reform Partisi, Birleşik Krallık’ta hükümetin işbilmezliğini göçmen karşıtlığı yönünde kullanmayı başarıyor. Uzun lafın kısası aşırı sağ; sisteme yönelik öfkeyi göç, kimlik gibi meseleleri etrafında örgütleyerek ve toplumun bütün sınıflarıyla iletişime geçerek gücünü giderek arttırıyor.

Öte yandan geçtiğimiz sene gerçekleşen New York Belediye Başkanlığı Seçimi’nde, bütün dünyanın izlediği gibi, hem merkez siyasete hem de radikal sağ siyasete karşı bir alternatif doğuyor. Uganda doğumlu Müslüman bir göçmen ve bir demokratik sosyalist olan Zohran Mamdani; statükocu Demokratları ön seçimde, ardından da karşısında oluşan merkez-sağ bloğu belediye seçiminde yenebiliyor. Mamdani’nin başarısı aslında temel bir noktadan geliyor. Aşırı sağın iletişime geçtiği sınıfları somut ve gündelik hayatlarını etkileyebilecek vaatlerle ikna edebilme yeteneği bu başarının ana etkenini oluşturuyor. Bir demokratik sosyalist olarak Mamdani, kampanyasını yalnızca kültürel tartışmalar üzerine kurmuyor ve geleneksel sol söyleme hapsolmuyor. Kampanya finansmanını ise direkt kendi tabanı üzerinden gelen bir bütçeyle oluşturuyor. Mamdani örneği bu nedenlerle sol siyasetin yalnızca kültürel tartışmalar üzerinden değil gündelik ekonomik sorunlar üzerinden de genişleyebileceğini gösteriyor.

Solun elindeki en büyük avantaj, merkezin aksine, ideolojik geçmişinin ve mevcut ekonomik sisteme yönelik eleştirel yaklaşma potansiyelinin kendisine yapıcı bir alan açması. Orta Doğu’daki savaşlar nedeniyle önemli derecede hasar gören dünya ekonomisi ve sağduyusu, sosyal güvenlik, sağlık ve eğitim hizmetleri, özellikle Avrupa’da artan suç oranları, konut krizi gibi halkın tümünü etkileyen konularda varolanın dışında bir siyaset kurgulama şansı var solun. Burada sadece kimlik siyasetinin ya da aşırı idealist ve söylemsel kalmış olan sol bakışın dışına çıkılarak gerçek adımlar atılabileceğini görüyoruz. Avrupa’nın büyük çoğunluğunda sosyal demokrat partiler gerilerken İspanya’da Pedro Sanchez liderliğinde bu hareketin önemli bir taban bulmasının ana nedenlerinden biri bu. Aynı şekilde popülizmi nedeniyle gerileyen Birleşik Krallık İşçi Partisi’nden kopan oyları alan Yeşiller Partisi de bunun üzerine çalışıyor.

Geldiğimiz noktada bugün dünyanın birçok ülkesinde görülen şey aşırı sağın yalnızca göç, kimlik ya da kültür savaşları üzerinden değil; ekonomik güvencesizlik, temsil krizi ve mevcut siyasete duyulan öfke üzerinden büyüdüğüdür. Bu nedenle ona karşı verilecek mücadele yalnızca “merkezde birleşme” gibi soyut bir çağrı ile geliştirilemez. Solun sağ popülizme karşı güç kazanabilmesi için hem sistemin yarattığı eşitsizliklere doğrudan temas eden hem de toplumun geniş kesimlerine gündelik hayat üzerinden ulaşabilen yeni bir siyasal dil kurması gerekiyor. Merkezi ideolojik olarak değil halkın sorunlarının merkezi olarak algılayan bir siyasete en elverişli alan da belirtilen nedenlerden dolayı solda bulunuyor. Çünkü görülen o ki aşırı sağın en büyük gücü sistemin yarattığı alternatifsizlik hissinden geliyor. Sol ise bu hissi kırıp gerçek bir alternatif oluşturduğu zaman ancak aşırı sağı gerçek anlamda yenebilir.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın