Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Çatışmaların Görünmeyen maliyeti; Ekilemeyen yıllar

Çatışmaların Görünmeyen maliyeti; Ekilemeyen yıllar

Bu yazı, Serbestiyet'te yayımlanan "Toprağın Hafızası" dizisinin ikincisidir. Köyler önce çatışmaların yükünü taşıdı; bugün üretimsizliğin yükünü taşıyor. Köylerin boşalmasının nedenlerinden biri çatışmalardı, ancak yeniden dolmamasının nedeni artık sadece güvenlik değil. Barış, köylerin yeniden canlanması için gerekli bir şart olabilir; ama tek başına yeterli değildir. İnsanları toprağa geri döndürecek olan, yalnızca silahların susması değil, hayatın yeniden kurulmasıdır.
12

Otuz beş yıllık çatışma için sık duyulan bir cümle vardır: “Buraya ayrılan bütçe sanayiye yatırılsaydı şu kadar fabrika kurulurdu, şu kadar istihdam yaratılırdı.” Doğrudur. Ama bu hesap, çatışmanın görünür maliyetidir. Daha az konuşulan, daha az hesaplanan bir
başka maliyet vardır: tarımın maliyeti. Bu maliyeti öğrenmemizin faydası da; kırsalı da yeniden ayağa kaldıracak olan şey, barışın üzerine inşa edilecek üretim düzeni olduğudur.

Bir ülke savaş bütçesi yaparken sadece para harcamaz. Aynı zamanda üretemediği şeyleri de harcar ve kaybeder. Ekilemeyen tohumu, yetiştirilemeyen ürünü, açılamayan bağı, kurutulamayan üzümü, sağılamayan hayvanı, yayla çıkarılamayan balı,
kurulmayan bahçeleri ve en önemlisi kuşaktan kuşağa aktarılan üretim bilgisini de kaybedilir. Bu yüzden çatışmaların en büyük maliyeti, tablolarda yer bulmayan tarımsal kayıp. Bu hesabı yapmak kolay değil. Çünkü gerçekleşmeyen üretimin muhasebesi
tutulmaz, olmayan fabrikanın, dikilmeyen ağacın, ekilmeyen tarlanın resmi istatistiği yoktur. Işte biz bu hesabı yapmaya çalışacağız bu yazıda.


Pervari Balı: Çemikari Yaylası’nda Yılmaz Güney

Siirt’in Pervari ilçesinde, Herekol Dağı’nın 2.962 metrelik zirvesi altında bir yayla vardır: Çemikari. Yılmaz Güney’in Sürü filminde Uruz Aşireti’nin koyunlarını otlattığı yayla aynı zamanda. Çemikari, yalnızca sinema değil, hayvancılığın ve arıcılığın da adresiydi.
Herekol’ün geven, kekik, ballıbaba, peygamber çiçeği, engerek otundan oluşan endemik florası — halkın 25 bin farklı çiçeğin bir arada bulunduğunu söylediği bir bereket — dünyanın sayılı bal coğrafyalarından birini yaratıyordu. Örneği çok az olan muazzam bir
biyoçeşitlilik. Tam da bu nedenle Pervari bali, coğrafı işaret alan ilk ballarından biri oldu.

Ancak bir ürünün coğrafı işaret alması onu tek başına ekonomik değere dönüştürmez. 1990’ların başında bu yaylaya çıkış yasaklandı. Kovanlar dağdan indirildi, birçok üretici arıcılığı bıraktı. Herekol Dağı hâlâ dönem dönem Özel Güvenlik Bölgesi ilan ediliyor.

Bugün Siirt’in yıllık bal üretimi TÜİK 2024 verilerine göre 3.048 ton; il Türkiye genelinde sırada. 227 bin arılı kovan var. Perakendede karakovan petek balı 1 kilosu 1.500-2.300 TL bandında satılıyor. Yani yıllık ekonomik karşılık kabaca 2-3 milyar TL,
yaklaşık 60-70 milyon dolar. Bu rakamlar başarı gibi görünebilir ama 30 yıllık kesinti olmasaydı bugün yalnızda 3000 ton mu üretir olurdu?

Şimdi karşılaştıralım. Yeni Zelanda’nın endemik manuka çiçeğinden elde edilen Manuka balı, dünyanın en pahalı ballarından biri olarak yıllık 200 milyon dolar civarında ihracat yapıyor. Üretim coğrafyası Pervari’ye kıyasla daha dar; flora çeşitliliği daha sınırlı.
Aradaki fark artık on kat değil, üç-dört kat. Farkın bileşenleri: markalaşma, kalite standardı, üretici örgütlenmesi ve sürdürülen yatırım. Ama en temeli, Yeni Zelanda arıcısı ötekilerin yaylasına çıkabildi. Pervari arıcısı otuz yıl bunu yapamadı.
Şimdi yeni bir şey oluyor. 2024-2025 sezonunda Çemikari yaylası, otuz yılın ardından yeniden arıcılığa açıldı ve yıllar sonra ertelenmiş bir ekonomik potansiyel harekete geçiyrdu. Pervari Organik Bal Kooperatifi 2.200 metre rakımdaki
bu izole edilmiş alana 1.300 karakovan yerleştirdi. Kovan başına verim geçen yıl 1-1,5 kilogramken bu yıl 5-5,5 kilograma çıktı. Bu bize önemli bir gerçeği gösteriyor; doğa orada duruyordu, kaybolan insandı, üretimdi. Yani Çemikari yaylası, dizinin ana tezinin canlı örneği: silahların susmadığı bir yerde arıcılık olmaz, bu doğru. Ama sadece silahlar sustu diye kovan bereketi geri gelmez;
kooperatif kurulması, kaymakamlığın bölgeyi izole etmesi, il müdürlüğünün destek programı devreye girmesi gerekti. Barış gerekliydi, ama yeterli olan barış değil,barışın üstüne inşa edilen yatırım oldu.

Pervari, Manuka olmak zorunda değil. Ama Çemikari otuz yıl önce kapanmasaydı, Herekol’ün eteklerine kovan kurulmaya devam edebilseydi, Hakkari, Şırnak, Siirt, Bitlis arıcılığı gelişebilseydi, bugün 3 bin değil 15-20 bin ton üretimden, 60 milyon değil yüz
milyonlar düzeyinde ihracattan konuşuyor olabilirdik. Bir yaylanın otuz yıl kapalı kalmasının maliyeti; otuz yıl bal üretmemek değil, üretimin devamlılığı ile gelişecek bilgiyi, markayı, ihracatı ve üretim kültürünü kaybetmekti. Kayıptan yıllar sonra dönüyoruz ve şimdi başlıyoruz.

Şemdinli Elması: Hiç Kurulamayan Bir Meyvecilik Havzası

Hakkari-Şemdinli’nin Ortaklar köyüne bağlı Ormancık mezrasında yaşayanlar, 1994 yılında köylerini terk etmek zorunda kaldı. Otuz iki yıldır kimse geri dönemedi; halen bölgenin önemli bir kısmı güvenlik gerekçesiyle kısıtlı erişime sahip. Her yıl Silo Yaylası’nda bir araya gelen köylüler, dedelerinden kalan meraların, bahçelerin ve sınır taşlarının yerini birbirlerine tarif ediyor ama tarif ettiklerine ulaşamıyorlar. Ormancık, Şemdinli’nin yasaklı köylerinden yalnızca bir tanesidir; Şemdinli merkeze bağlı Ayranlı, Meşelik, Anadağ, Boğazköy, Çevre ve sekiz köye bağlı on dört mezra da güvenlik gerekçesiyle boşaltıldı. Şemdinli, ortalama 1.450 metre rakımıyla Türkiye’nin en yüksek rakımlı tarım coğrafyalarından biri. Yamaçlarında yabani dağ elması, ekşi elma, kompostoluk elma
çeşitleri yüzyıllardır yetişir. Halk, hasat ettiği elmaları kış için saman yığınlarına gömerek 5-6 ay bozulmadan saklamayı bilen bir kuşağa sahip.

Şemdinli’nin 1990 öncesi elma üretimine dair sistematik bir kayıt bulmak zor — çünkü üretim hâlâ hane bahçesi düzeyindeydi, ticari plantasyon hiçbir zaman kurulmamıştı. Asıl mesele de burada başlıyor. Karşılaştıralım. Niğde, ortalama 1.200-1.300 metre rakımıyla Türkiye’nin elma başkentlerinden biri; yıllık üretimi 600-700 bin ton. Karaman benzer bir rakımda, üretim yaklaşık 500 bin ton. Isparta’nın elması yıllık 800 bin ton civarında ve dünyaya ihraç ediliyor. Üçü de elmayı 1950’li yıllarda kuran iki büyük yatırımla — sulama projeleri ve fidanlık enstitüsü — bugünkü konumuna geldi. Eğirdir Fidanlığı, Boğazova Sulama Projesi, Meyvecilik Araştırma Enstitüsü… Bu kurumlar olmasaydı bugün Isparta’nın yıllık 150 bin tonluk soğuk hava deposu kapasitesi de olmazdı.

Şemdinli’de bu altyapı kurulmadı. Elmacılık ticari boyutuyla gelişmedi. Bunun nedeni iklimsel değil — yamaçlar uygun, su var, soğuk var — kurumsaldı. 1980 sonrasında bölgeye bir Eğirdir Fidanlığı gelmedi, bir Boğazova Sulama Projesi yapılmadı. Ormancık
gibi mezraların köylüleri şehir kenar mahallelerine dağıldığı için, geleneksel elma bakımını sürdürecek kimse kalmadı. Yaylalarına, bağlarına, ağaçlarına ulaşamayan bir üretici tarım yapamaz.

Eğer Şemdinli’ye 1970-80’lerde Niğde’ye yapılan türden bir yatırım yapılsaydı ve otuz beş yıl boyunca köylüler kendi topraklarına erişebilseydi, bugün sadece Şemdinli ve çevresinden yıllık 100-150 bin ton elma çıkabilirdi. Bu, Niğde’nin yaklaşık beşte biri
kadar bir hacim ve yıllık 50-80 milyon dolarlık ekonomik karşılık demek. Bu rakamı tek bir Şemdinli’den konuşuyoruz. Hakkari, Bingöl, Bitlis’in yüksek rakımlı vadileri de eklendiğinde rakam katlanır.

Hakkari Maş Fasulyesi: Dağlıca’da Yaşlı Bir Adam

Hakkari’nin Derecik ilçesi Kuzey Irak sınırına 65 kilometre uzaklıkta sınır ilçesi. 2018’e kadar Şemdinli’ye bağlı bir beldeydi. Bugün Derecik’e bağlı geniş bir bölge – Herki Deresi doğusu, Aslan Dağı güneyi ve çevresi – dönem dönem Özel Güvenlik Bölgesi
ilan edilmeye devam ediyor. 1990’larda bu coğrafyanın köylerinde çatışma yaşamayan bir yılı olmadı, birçok mezra boşaldı. Dönenler ise 30 yıllık bir kopukluğun ardından döndü.

İlk yazımda Derecik’te maş fasülyesi ektiğimden bahsetmiştim. Bu yıl aynı yerde ekmeye devam ediyorum. Toprağı yine yaşlı bir amca ekiyor. Genç yok. Hakkari mutfağında bir çorba vardır: maşin çorbası. İçinde maş fasulyesi, nohut, buğday. Bu, Hindistan’dan İç Asya’ya, oradan da Mezopotamya’ya yayılmış kadim bir baklagilin yerel hafızadaki izidir. Bugün maş fasulyesi tüm Türkiye’de neredeyse tamamen ithal ediliyor; Hindistan ve Çin’den geliyor.

Maş fasulyesi sıcağa dayanıklı, az su isteyen, toprağı azotla zenginleştiren bir bitki. Hakkari’nin Derecik ve Dağlıca gibi alçak rakımlı (1.200-1.400 m) güney yamaçlarında, Mezopotamya iklim kuşağının uzantısında pekâlâ yetişir. Pazarı büyük bir hacim değil;
Türkiye yıllık maş ithalatı 5-10 milyon dolar arasında. Ama hikâye rakamla değil, mantıkla ilgili. Türkiye dışarıdan döviz ödeyerek maş ithal ederken, kendi coğrafyasında bu bitkiyi yüzyıllardır bilen bir kuşak vardı ve o kuşak otuz yıl önce göçtü. Bilgi göç
ettiğinde sadece bilgi gitmez; o bilgiye dayalı her potansiyel üretim de durur. Derecik’te bir kuşak sonra o amcanın yerine bir genç bulacağımızdan emin değilim. Ama o genç bulunmazsa, sadece maşin çorbası değil, tüm bir tarımsal hafıza kaybolacak.

Lice Domatesi: Arıklı Köyü’nde 15 Yıl Kapalı Kalan Tarlalar

Diyarbakır-Lice’nin Arıklı köyünde 1994 yılına kadar 100 aile yaşıyordu. Aynı yıl köy boşaltıldı, halkı Türkiye’nin dört bir yanına dağıldı. Köye geri dönüşlere on beş yıl boyunca izin verilmedi. 2009’da köy yeniden yerleşime açıldığında geriye harabelerden
başka bir şey yoktu. Bugün geri dönen az sayıda ailenin başında, “Ev de ev değildir, bir odadır. Şimdi ahır yapmaya çalışıyoruz” diyen Mehmet Ay gibi altmışlı yaşlarına gelmiş bir kuşak var.

Lice, 1990’ların en ağır zorunlu göç yaşayan ilçelerinden biri. 1990’dan 1995’e ilçe nüfusu 47 binden 24 bine düştü. 1999’a gelindiğinde ilçenin 54 köyünden 34’ünde nüfusun yarıdan fazlası göç etmek zorunda kalmıştı. Çatışma öncesinde Lice’de salçalık ve sofralık olarak kullanılan, kendine has aroması olan yerel domates çeşitleri vardı. Bu çeşitler tek tek isimlendirilmedi; “Lice domatesi”diye bir genel ada toplandı, çünkü çoğu hanenin kendi tohumu vardı. Köyler boşaldığında, bu tohum koleksiyonu da büyük ölçüde dağıldı. Bir tohumun kaybolması için tek bir şey yeterlidir: iki kuşak boyunca ekilmemesi. Arıklı’nın on beş yıl kapalı
kalması, o tohumları da kaybettirdi.

Bugün Türkiye’de yerel tohum domateslerin pazardaki payı yüzde 1’in altında. Geriye kalanı hibrit. Hibrit domatesin sorunu yetersizlik değil — verimi çok yüksek, raf ömrü uzun — ama bağlamı koparılmış bir üründür. Yerel domateslerin hastalık dayanımı,
suya dayanıklılığı, lezzet profili, salçaya uygunluğu farklıdır. Bugün İtalyan, İspanyol,Yunan mutfaklarının ihracat gücünün önemli bir kısmı bu coğrafyalardaki yerel domates çeşitliliğinden gelir. Türkiye’nin bu çeşitliliğin önemli bir damarını otuz yıl içinde sessizce
kaybetmesi, sadece kültürel değil, ekonomik bir kayıptır.

Silopi-Cizre Susamı: Bilmat Köyü’nde Üç Kere Boşaltma

Şırnak’ın Cudi ile Gabar dağları arasında kalan Bilmat köyü ilk kez 1993’te boşaltıldı;halkı Şırnak merkeze göç etti. 2016’da sokağa çıkma yasakları nedeniyle merkezdeki evleri de yıkılınca köylüler tekrar Bilmat’a döndü, çadır kurdu. İki ay sonra köy operasyonlar sırasında zarar gördü. Üçüncü kez göçe zorlandılar. Bugün Bilmat’ta yaklaşık 25 aile var, çocukları okula gidemiyor, elektrik ve su altyapısı yok. Şırnak’ın toplamda 105 köyü ve 225 mezrası — 71.874 kişi — güvenlik gerekçesiyle boşaltıldı;büyük çoğunluğu Silopi, Cizre, Uludere ve İdil bölgelerinden. Şırnak’ın Silopi ve Cizre ovaları, Dicle’nin alüvyonlarıyla beslenen, 300-400 metre
rakımlı verimli düzlüklerdir. Tarihsel olarak susam, mercimek, üzüm ve nar yetişen bu ovalar, son yıllarda yer fıstığına yönelmiş durumda. 2025’te Silopi’de 60 bin dekarda 25 bin ton yer fıstığı rekoltesi bekleniyor. Bu, iyi bir gelişme; ama hikâyenin tamamı değil. Çünkü Silopi-Cizre susamı kendi başına bir ürün damarıydı. Susam, bölgenin geleneksel tahin ve helva sanayisini
besliyordu. Bugün Türkiye’nin tahin ve helva sanayisi büyük ölçüde ithal susama bağımlı; Sudan ve Etiyopya’dan geliyor. Oysa Silopi ovaları susam için elverişli.Yer fıstığının gelmesi yanlış değil; ama susamın gitmesi planlanmadı, doğal bir piyasa
tercihi de değildi. Bilmat gibi mezralardan çıkarılan, üç kez göçe zorlanan, tarım geleneği kırılan üreticiler geri döndüğünde artık kendi babasının ne ektiğini bilmiyor.Üretim zincirinin koptuğu bir dönemde, yerine en kolay olan yerleşti. Yeniden kurulurken
bu ürün çeşitliliğinin geri dönüp dönmeyeceği, kırsal politikanın yapacağı tercihe bağlı.

Bilanço

Bu yazıda yapmaya çalıştığım, bir milat noktası çizmek değildi. Ne 1984’ün ne 1990’ın bir öncesi ve sonrası net olarak ölçülebilir. Ama net olarak ölçütümüz şey; çatışma yıllarının tarımsal maliyeti, devletin doğrudan harcadığı askeri bütçeden çok daha
büyüktür. Çünkü bütçe bir defalık bir harcamadır; ama kaybedilen üretim, hâlâ kaybedilmeye devam etmektedir. Çemikari yaylası, Ormancık mezrası, Dağlıca köyü, Arıklı köyü, Bilmat köyü… Bunlar birer örnek. Listeyi uzatmak mümkün: Boydaş, Fis, Kayalar, Meşelik, Bîrikê, Beyyurdu, Gelişen, ismini hâlâ hatırlayamadığımız binlerce başkası. Diyarbakır karpuzu, Mardin
bademleri, Bitlis cevizi, Tunceli balı, Hakkari endemik otları, Van otlu peyniri, Karacadağ pirinci, Şirvan üzümü… Her biri bu gün dünya markası olabilirdi.

Bu hesap politik bir suçlama değildir. Tarımsal bilanço, hükümeti, muhalefeti, üreticiyi, tüketiciyi aynı sofraya çağırır. Çünkü kaybeden hep aynı şey; ülkenin gıda güvencesi, kırsalın direnci, küçük üreticinin ayakta kalma şansı.
Barış sürecinin ekonomik anlamı tam olarak buradadır. Silahların susması, kırsal ekonominin kendi kendine canlanacağı anlamına gelmez. Ama silahların susmadığı bir ülkede de bu canlanma asla başlamaz. Yani barış, kırsalı yeniden ayağa kaldırmak için
gerekli ama yetersiz bir koşuldur. Yeterli kılan, sonrasında uygulanacak politikadır. Çemikari yaylasının 2024’te yeniden açılması, otuzuncu yılında bir arıcının kovanını 2.200 metreye taşıyabilmesi tam olarak bunun kanıtıdır; barış olmadan kovan
kurulamıyor, ama sadece barışla da 3 bin tondan 15 bin tona çıkmıyor. Önümüzdeki on yıl, bu coğrafyanın iki kez daha kaybedip kaybedemeyeceğine karar verecek bir on yıl olacak. Bir kez çatışmaya kaybedildi; ikincisinde piyasa ihmaline, ithalat alışkanlığına, üreticinin terk edilmesine kaybedebilir.

Çemikari’ye kovan geri kuruluyor; ama Ormancık’ta yabani elma yeniden aşılanabilir mi? Dağlıca’da genç bir üretici o yaşlı amcanın yanına oturur mu? Arıklı’da köyün eski domates tohumları hâlâ bir sandıkta beklemekte midir? Bilmat’ta bir ovanın susamı
yeniden ekilebilir mi? Asıl mesele, bilançonun bundan sonra hangi yöne yazılacağıdır.
———
Önümüzdeki haftalarda dizinin üçüncü yazısında, çatışma yıllarının en az konuşulan ama en derin yaralanan alanını ele alacağım: Doğu ve Güneydoğu Anadolu hayvancılığının çöküşü ve bunun bugün hepimizin sofrasındaki yansıması.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın