Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Barış masalarında bir eksik: Toprağın hafızası

Barış masalarında bir eksik: Toprağın hafızası

Bu yazı, barış sürecine siyasetin değil toprağın penceresinden bakıyor. Çünkü çatışmaların görünmeyen mirası, boşalan köylerle birlikte kesintiye uğrayan üretim bilgisi ve toprağın hafızasıydı.
7

Türkiye yeni bir barış sürecini tartışıyor. Televizyonlarda programlar yapılıyor, raporlar yayımlanıyor, toplantılar ve çalıştaylar düzenleniyor.

Bu masalarda siyaset, hukuk, güvenlik ve ekonomi konuşuluyor. Ben ise son 10 yıldır başka bir yerdeydim.

Diyarbakır’dan Hakkâri’ye, Şırnak’tan Siirt’e, Van’dan Mardin’e köy köy dolaşıyordum. Hakkâri-Derecik’te maş fasulyesi ekiyor, Siirt-Şirvan’dan tuz çıkarıyor, Şırnak-Silopi’de susam yetiştiriyordum.

Bu yüzden bu yazıda ne siyaset konuşacağım ne de müzakere süreçlerini değerlendireceğim. Ben başka bir sorunun peşindeyim:

Bu süreç, otuz beş yıldır kesintiye uğrayan kırsal hayat için ne ifade ediyor?

Bugüne kadar çok analiz okudum. Ama çok azında boşalan köylerde yok olan ürünlerden, yaşlanan üreticilerden, kaybolan yerel tohumlardan ve toprağın hafızasından söz edildi.

Oysa sahada gördüğüm en büyük mesele tam da buydu.

Barış konuşulurken toprağın da konuşulması gerektiğine inanıyorum.

Çünkü kalıcı barış yalnızca siyasal bir mutabakatla değil, insanların yeniden üretebildiği, geleceğini doğduğu yerde kurabildiği bir hayatla mümkün olabilir.

Bu yazı dizisini de tam bu nedenle kaleme alıyorum.

Bir siyasi tartışmanın parçası olmak için değil.

Yıllardır tarlalarda, köylerde ve üreticilerin arasında gördüğüm gerçeği paylaşmak için.

Rakamların Anlattığı Sessiz Kırılma

Dağlıca’da mısır ekiyoruz. Ülkemizde mısır sadece Karadeniz’de ekilir zannediyoruz ama değil, Hakkari-Dağlıca’da yıllarca mısır ekilmiş, buğday yerine mısır unu kullanılmış. Geçen yıl ilk defa mısır ekmeye karar verdiğimizde sadece yaşlı bir çiftçi bulabildik. Küçük bir arazide o, ben, başka bir arkadaşım ve köyden yine yaşlı bir adam beraber tohum attık. Köyde nüfus kışın 10’un  altında ve neredeyse hiç genç yoktu çünkü, yazın ise köye büyükleri görmeye gelen ailelerle nüfus kısa zamanlı artıyordu.

Bu köyü gerçekten ne zaman kaybettik?

Evler boşaldığında mı?

Yoksa o evlerin içindeki bilgi yeni kuşağa aktarılamadığında mı?

Son otuz beş yılda Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşanan çatışmaların insani boyutu üzerine çok şey yazıldı. Kaybedilen hayatlar, yerinden edilen insanlar, boşaltılan köyler, güvenlik politikaları… Bunların her biri bu ülkenin ortak hafızasında derin izler bıraktı.

Ancak aynı dönemde sessizce yaşanan başka bir kayıp daha vardı.

Üretimin hafızası.

1990’lı yıllarda yaşanan zorunlu göçlerle birlikte binlerce köy ve mezra boşaldı. Farklı kurumların ve akademik çalışmaların kullandığı yöntemler değişmekle birlikte, yaklaşık bir milyon insanın yaşadığı kırsal alanlardan ayrılmak zorunda kaldığı konusunda geniş bir mutabakat bulunuyor. Bu, Cumhuriyet tarihinin en büyük iç göç hareketlerinden biriydi.

Göç eden yalnızca insanlar değildi. Onlarla birlikte tarımsal bilgi de göç etti.

Bir çiftçi köyünü terk ettiğinde sadece evini geride bırakmadı. Hangi tarlanın ne zaman sürüleceğini, hangi çeşidin kuraklığa daha dayanıklı olduğunu, hangi pınarın yaz sonunda bile kurumadığını bilen insanlar da o köylerden ayrıldı.

Aradan otuz yılı aşkın bir süre geçti.

Bugün geriye dönüp baktığımızda, asıl soru insanların neden göç ettiği değil; neden önemli bir bölümünün geri dönemediğidir.
Çünkü zaman yalnızca insanları yaşlandırmadı. Köyleri de yaşlandırdı.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun son nüfus verileri bunun en çarpıcı göstergelerinden biri. Bugün Şırnak’ın Kemerli köyünde yalnızca 4, Cevizdüzü köyünde 5, Bingöl’ün Yedisu ilçesine bağlı Akımlı köyünde ise sadece 2 kişi yaşıyor.

Bu rakamlar tek başına bir istatistik değil, üretim zincirinin nasıl koptuğunu da anlatan rakamlar

Elbette kırsal nüfusun yaşlanması ve gençlerin tarımdan uzaklaşması yalnızca Doğu ve Güneydoğu Anadolu’na özgü bir sorun değil. Türkiye’nin birçok bölgesinde benzer bir dönüşüm yaşanıyor.

Ancak burada önemli bir fark var. Bu coğrafyada kırılma, zamanın doğal akışıyla gerçekleşmedi. Sert, ani ve travmatik bir müdahaleyle gerçekleşti.

Birçok yerde köyler yıllar içinde yavaş yavaş boşalırken, burada köy ile insan arasındaki bağ çoğu zaman bir kuşak içinde koptu. Üretim zinciri ekonomik dönüşümün doğal sonucu olarak değil; çatışmaların ve zorunlu göçün etkisiyle kesintiye uğradı.

İşte bugün konuşmamız gereken mesele tam da budur.Barışın gerçek anlamı, yalnızca insanların evlerine dönebilmesi değildir. Asıl mesele, yarım kalan üretim hikâyesinin yeniden başlayıp başlayamayacağıdır

Toprağın Hafızası

Barış, geçmişi değiştirmez. Ama geleceğin nasıl kurulacağını değiştirebilir.

Bugün tam da böyle bir eşikteyiz.

Çünkü son otuz beş yılda kaybettiğimiz yalnızca nüfus değildi. Aynı zamanda kuşaktan kuşağa aktarılan üretim bilgisinin önemli bir bölümünü de kaybettik. Ben buna “toprağın hafızası” diyorum. Bu kavram ilk bakışta edebî bir ifade gibi görünebilir. Oysa son derece somut bir karşılığı var.

Bir toprağın hafızası; o coğrafyada yüzyıllar boyunca oluşmuş üretim bilgisi, biyolojik çeşitliliği, yerel tohumları, su kullanım deneyimini, hayvancılık kültürünü ve mevsim bilgisini kapsayan yaşayan bir mirastır.

Bir çiftçinin hangi yamacın daha geç ısındığını bilmesi, bir çobanın sürüsünü hangi mevsimde hangi yaylaya çıkaracağını öğrenmesi, bir kadının gelecek yıl için en sağlıklı tohumu ayırması, bir arıcının hangi rakımda hangi çiçeklenmeyi bekleyeceğini bilmesi…

Bütün bunlar okulda öğrenilen bilgiler değildir. Bunlar, kuşaklar boyunca yaşayarak aktarılan bilgi birikimidir.

Bu nedenle Karacadağ’ın buğdayı, Şirvan’ın tuzu, Şemdinli’nin balı, Hakkâri’nin endemik otları, Silopi’nin susamı ya da Diyarbakır’ın yerel mercimekleri yalnızca ekonomik değeri olan ürünler değildir.

Her biri, bu coğrafyanın hafızasının bir parçasıdır.

Çatışmaların en görünmeyen sonuçlarından biri de işte bu hafızanın kesintiye uğraması oldu. Birçok köyde evler bugün hâlâ ayakta. Yollar yapıldı, elektrik geldi, su geldi.

Fakat üretimi ayakta tutan görünmez bağların önemli bir kısmı koptu. Çünkü toprağın hafızasını yeniden üreten ve aktaran insanlar topraktan uzaklaştırıldı.

Bir kuşak üretimden koptuğunda, yalnızca o yılın hasadı kaybedilmez. Bazen yüzlerce yıllık bir bilgi zinciri de kopar.İşte bu yüzden bugün önümüzdeki mesele yalnızca ekonomik değildir.

Aynı zamanda kültürel bir meseledir.

Aynı zamanda ekolojik bir meseledir.

Ve aynı zamanda bir kalkınma meselesidir.

Barışın sağlayacağı en büyük imkânlardan biri de tam burada ortaya çıkıyor. Eğer bu süreç doğru değerlendirilirse, yalnızca yeni yatırımların değil; kaybolmaya yüz tutmuş üretim bilgisinin de yeniden canlanmasının önü açılabilir. Çünkü toprağın hafızası tamamen kaybolmuş değil, gördüm, biliyorum. Hâlâ o bilgiyi taşıyan insanlar var. Hâlâ atalık tohumlarını saklayan kadınlar var. Hâlâ her şeye rağmen üretmeye devam eden çiftçiler var. Asıl mesele, bu bilgi kaybolmadan yeni kuşaklarla buluşturabilmektir. Bence bu, barış sürecinin en az siyasi başlıklar kadar önemli ama çok daha az konuşulan tarafıdır.

Sorun Köye Dönüş Değil, Kırsalın Yeniden Kuruluşu

Barış süreciyle birlikte en sık dile getirilen beklentilerden biri, insanların yeniden köylerine döneceği yönünde. Bu temenni elbette kıymetli.
Ancak bugün artık kendimize daha gerçekçi bir soru sormamız gerekiyor. Otuz beş yıl önce bırakılan köyler, gerçekten kaldığı yerden devam edebilir mi?

Bence bu sorunun cevabı kolay değil. Çünkü geçen otuz beş yıl boyunca yalnızca köyler değişmedi. İnsanlar da değişti.
1990’lı yıllarda köylerinden ayrılmak zorunda kalan kuşak bugün artık yaşlandı. O insanlardan yeniden üretimin bütün yükünü omuzlamalarını beklemek gerçekçi değil.

Bebekken ya da çocuk yaşta köylerinden ayrılanlar ise hayatlarını şehirlerde kurdu. Eğitimlerini orada aldı, ailelerini orada kurdu, farklı mesleklerde çalıştı. Bugün köylerine dönmek isteseler bile, çoğu için kırsal yaşam artık bildikleri bir hayat değil. Hayvancılığı, tarımı, mevsim döngüsünü ya da köy hayatının gündelik pratiğini yaşayarak öğrenmediler.

Daha genç kuşaklar açısından ise durum daha da farklı. Onlar için köy, yaşanmış bir hayat değil; anne ve babalarının anlattığı hikâyelerden ibaret. Belki bayramlarda birkaç gün gidilen, dedelerinin ve ninelerinin yaşadığı bir yer. Ama hayatlarını kurmayı hayal ettikleri bir mekân değil.

Tam da bu nedenle bugün meseleyi yalnızca “köye dönüş” üzerinden tartışmak eksik kalacaktır. Çünkü sorun, insanların geri dönüp dönmeyeceği değil; kırsalın nasıl yeniden ayağa kaldırılacağıdır.

Ben bu yüzden “köye dönüş” yerine “kırsalın yeniden kuruluşu” kavramını daha anlamlı buluyorum. Yeniden kuruluş, sadece ev yapmak değildir. Yol yapmak değildir.Elektrik ya da su götürmek de değildir. Yeniden kuruluş; üretimin yeniden anlamlı ve sürdürülebilir hâle gelmesidir.

Bir gencin köyde kalmayı, hayatından vazgeçmek değil; geleceğini kurabileceği bir tercih olarak görebilmesidir. Bir kadının ürettiği ürünün değer bulabilmesidir. Bir çiftçinin emeğinin karşılığını alabileceğine inanmasıdır. Bir çocuğun, doğduğu coğrafyada iyi bir eğitim alırken aynı zamanda toprağıyla bağını da koparmadan büyüyebilmesidir.

Kısacası mesele, insanları otuz beş yıl önce bıraktıkları hayata geri çağırmak değildir. Çünkü o hayat artık yok.
Asıl mesele, bugünün şartlarına uygun, ekonomik olarak güçlü, sosyal olarak canlı ve gençlere umut veren yeni bir kırsal hayat inşa edebilmektir.

Eğer barış süreci böyle bir dönüşümün de önünü açabilirse, yalnızca geçmişin yaralarını sarmış olmayacağız. Aynı zamanda bu coğrafyanın geleceğini de yeniden kurmuş olacağız.

 
Peki Ne Yapılabilir?

Hiç kuşkusuz bu kadar derin bir kırılmanın tek bir çözümü yok. Üstelik bu yükü yalnızca devlete ya da yalnızca özel sektöre yüklemek de doğru değil. Bu süreç; kamu kurumlarının, yerel yönetimlerin, üniversitelerin, sivil toplumun, özel sektörün ve en önemlisi bölge insanının birlikte yürüteceği uzun soluklu bir yeniden inşa süreci olmak zorunda.

Öncelikle kırsala yeniden ekonomik bir anlam kazandırılmalı.İnsanlar yalnızca güvenli olduğu için değil, gelecek gördüğü için yaşadıkları yerde kalır.

Bu nedenle üretim yapan insanların emeğinin karşılığını alabileceği bir piyasa oluşturulmalı. Yerel ürünler yalnızca ham madde olarak değil, katma değerli ürünlere dönüştürülmeli. Bölgenin zengin biyolojik çeşitliliği, coğrafi işaretleri ve geleneksel üretim bilgisi ekonomik değere dönüştürülebilmeli.

İkinci olarak, gençler için kırsalda yeni bir gelecek tasarlanmalı. Bugünün gençlerine otuz yıl önceki köy hayatını vaat ederek onları geri döndürmek mümkün değil.

Yeni kırsal; internet altyapısının olduğu, iyi eğitimin erişilebilir olduğu, teknolojinin kullanıldığı, girişimciliğin desteklendiği ve üretimin gelir sağladığı bir yaşam alanına dönüşmeli.

Üçüncü olarak, kadınların taşıdığı üretim bilgisi korunmalı.Bugün birçok köyde yerel tohumları, geleneksel üretim yöntemlerini ve gıda kültürünü en iyi bilenler kadınlar. Bu bilgi yalnızca kültürel bir miras değil; aynı zamanda geleceğin tarımı ve gıda güvenliği açısından stratejik bir değerdir.

Son olarak bu sürecin başarısını yalnızca güvenlik göstergeleriyle değil, kalkınma göstergeleriyle de değerlendirmeliyiz.
Belki de yıllar sonra bu barış sürecini değerlendirirken asıl bakmamız gereken göstergelerden bazıları bunlar olacak.

Çünkü kalıcı barış, yalnızca çatışmanın sona ermesiyle değil; insanların doğdukları yerde üretebildiği, geçimini sağlayabildiği ve geleceğini kurabildiği bir hayatın mümkün olmasıyla anlam kazanacaktır.

Bu yazıda barış sürecine siyasetin değil, toprağın penceresinden bakmaya çalıştım.

Çünkü inanıyorum ki önümüzdeki yıllarda bu sürecin gerçek başarısını; yeniden üretmeye başlayan köylerde, toprağıyla yeniden bağ kuran insanlarda, gençlerin kurduğu yeni hayatlarda ve bölgenin ekonomik dönüşümünde göreceğiz.

Ancak bu, tek bir yazıyla anlatılabilecek kadar dar bir konu değil.

Önümüzdeki yazılarda; kadınların bu dönüşümdeki rolünü, bölgenin tarımsal potansiyelini, yatırım ve girişimcilik imkânlarını, yerel ürünlerin ekonomiye kazandırılmasını, gençlerin neden köylerden uzaklaştığını ve kırsalın yeniden kuruluşunun hangi politikalarla mümkün olabileceğini, yine sahada gördüklerim üzerinden ele almaya çalışacağım.

Çünkü bazen büyük meselelerin cevabı, büyük salonlarda değil, küçük köylerde saklıdır.

Belki de bu kez barışın gerçek hikâyesi, sadece müzakere masalarında değil; yeniden ekilen tarlalarda yazılacaktır.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın