Ceviz ağacı

Sevmediği bir kasabada yaşamak istemeyen karısının sitemleri aşağılamaları hoşnutsuzluğu hatta işi boşanmaya kadar götürmesi, babasının intiharını öğrenmesiyle birleşince, Hayati kendini bütünüyle yenilmiş hisseder. Kafka’nın böceğe dönüşen kişisi Gregor Samsa’yla özdeşleştiği andır bu. Hakkıyla tutunamayan biri olarak hakkıyla ezilmeyi dilediği an.

Herkesin haklı olduğu, işlenen en ağır cürümlerde bile faillerin kendilerini aklayacak gerekçeler bulup işin içinden sıyrılmaya çalıştığı bir dünyada, bu kadar suçun günahın sorumluluğunu kim üstlenecek?

Metaforların, rüyaların, sürrealizmin yönetmeni Faysal Soysal henüz vizyona girmeyen Ceviz Ağacı filminde(2020) bizi suç ve cezayla yüzleştiriyor. Doğup büyüdüğü kasabanın lisesinde edebiyat öğretmeni olarak görev yapan Hayati, hayatla bağlantısı dünyevi hırslar yönünden yeterince güçlü olmayan, başkalarını mutlu edecek hedefler açısından düşük profil çizen biridir. Kendi kararlarını hiçbir zaman kendisi alamamış, başkalarının onun için aldığı kararlara uyma edilgenliğini tercih etmiştir. Hikayeler yazan, ilk kitabıyla ödül almış bir yazar olarak yazmayı sürdürmekte de zorlanan Hayati’nin tutukluğunun içinde aşkın düşünceler saklıdır. İsmiyle müsemma bir şekilde hayatlanıp yeşerebilmesinin ne kadar sancılı olacağı ise film ilerledikçe ortaya çıkar.

Çocuk yaşta babasını kaybetmiş kasabalı genç bir edebiyat öğretmeni, üniversitede Rüya isimli bir kıza aşık olmuş ama ona açılamamış. Annesinin evlenmelisin! baskısıyla okula tayin olan resim öğretmeni Yaprak ile sanattan edebiyattan konuşabilmelerine tutunarak, zamanla sevmeyi umarak arkadaşlığını ilerletip evlenir. Filmde bu olağan yaşamın içindeki olağanüstülüklerin sade ve berrak bir anlatımla gözler önüne serilmesine tanık oluyoruz. Küçük bir kasabanın sakin akışı içinde yaşanan gündelik hayattan yola çıkan film, yerelden evrensele insanın karmaşık sergüzeştinin üzerindeki perdeyi kaldırır. Bir kez daha görürüz ki küçük bir ölçekte olan, yaşanan, varolan neyse, dünyanın her bir santiminde yaşananla aynıdır.

Gardiyan olan babasının kalp krizinden öldüğü söylense de aslında canına kıymıştır. Kasabadan siyasi görüş ayrılıkları olan bir arkadaşı olan Recep’in işkenceyle öldürülmesine sessiz kalmış ve ölüm sebebinin kalp yetmezliği olarak açıklandığı tutanağı imzalaması istendiğinde karşı koyamamıştır. Bunu hazmedemeyen baba, sessiz kalmanın bedelini canına kıyarak ödemek ister. Film 12 Eylül İhtilalinin acımasız şatlarını, insanları öldüren, delirten, ruhlarını ellerinden alan koşullarını tek bir vakada olanca kötülüğüyle açığa vurabiliyor. Öldürülen ve kendini öldüren iki adamın çocukları olarak Hayati ve Ahmed’in ölümün yıkımın ayrışmanın taşıyıcısı olmayıp çok iyi dost olmaları kimi gerçekliklerin tezahürü. Bir yandan da günümüzde çatışmalarla bölünmüş yeni nesillere rol veren yol açan bir yanı var.

Babanın hayatına son vereceği gece Hayati’ye sarılıp annesini ona emanet etmesi de büyük travma. Anne sadakati kimi erkek çocuklarda marazi bir hal alır ve kendi müstakil yaşamlarını hiçbir zaman kuramazlar. Geçmişin izleri ve yükü ile sorumluluğunu taşıdığı anne, kasabadan ayrılmasını, karısına verdiği sözleri tutmasını, kanatlarını açıp uçmasını engelleyen bir metafora dönüşür. Ana oğul babaya dair sırla da birbirlerine bağlanmışlardır. Bu toplumda erkekliğin kurulmasının, erkek rolünün kazanılmasının nereden bakılırsa bakılsın şiddetle bir ilişkisi var ve özellikle erkek çocuklar rol model olarak aldıkları babaları tarafından bir şekilde sakatlanabiliyor. Kahvede kadınlar hakkında daima suçlayıcı, kuşku uyandırıcı, itham edici biçimde kurulan dili deşifre eden yönetmen, adliyedeki boşanma sahnesinde erkeğin tehditler savurmasını da öğrenilen aktarılan bir iletişim biçimi olarak karşımıza çıkarıyor. Sevmediği bir kasabada yaşamak istemeyen karısının sitemleri aşağılamaları hoşnutsuzluğu hatta işi boşanmaya kadar götürmesi, babasının intiharını öğrenmesiyle birleşince, Hayati kendini bütünüyle yenilmiş hisseder. Kafka’nın böceğe dönüşen kişisi Gregor Samsa’yla özdeşleştiği andır bu. Hakkıyla tutunamayan biri olarak hakkıyla ezilmeyi dilediği an. 

Film üzerine birçok başlık açılması gerekiyor. İhtillallerin acısını devralan bireyin içe kapalı ruh dünyası, bunun evliliğe yansıması, taşra yeknesaklığı içinde yaratıcı bir ortam oluşturmanın güçlüğü, değişen kadın profili ve evlilikte tarafların birbirini değiştirme arzusu. Kadına yönelen şiddeti meşrulaştıran yaklaşımların kökenindeki rol dağılımı, erkekliğin şiddetle varlık bulması. Sanatla ilgili tartışmaların akışa girişi ve edebi metinlerin sinemaya dahil edilmesindeki başarıyı da kaydetmek lazım.  

Filmin açılış sahnesinde gece vakti bir kadın öldürülüp suya atılmıştı. boşanmaya kalkışan karısını öldürmüş olabileceğini düşünmek kasabalı için en doğal ve hatta takdir edilesi bir ihtimaldir fakat ihbar etmeyi de ihmal etmezler. Teşhis için getirildiği morgda bu benim karım değil demek, kendini savunmak yerine suçu üstlenip tutuklanır Hayati. Bir anda olsa karısını öldürmeyi aklından geçirmiş ve karşı kıyıda bu kadın öldürülür ve suya atılırken hiçbir şey yapamadan olaya şahit olmak zorunda kalmıştır.

İnsanın yaptıklarının cezasını bile çekmek istemediği herkesin nefsini temize çıkarmaya çalıştığı dünyada birileri yapmadıklarının hatta aklından geçenlerin bile bedelini ödemeli ve sorumluluğu almalıdır. Çünkü hayatiyeti, umudu temsil eden, hepimizi sessizce seyreden, yaptıklarımıza tanık olan kurumuş ceviz ağacı ancak bu şekilde yeniden nevşü nema bulup yeşerir, meyvesini verebilir.

Önceki İçerik(9) “Kategorik temiz solcu”nun karasevdası: boykot
Sonraki İçerikHer derde deva: ‘Dış güçler’