Erkek ve aile

Film boyunca İslamcı dergilerin kadın ve aile bölümlerine selam verdim. Erkeği yok sayan, aile denince sadece kadını ve çocuğu zikreden, sürekli başöğretmen edasıyla kadınlara seslenen, tekdir eden sayfalar. Bir çocuk doğunca neden kadın çocuklu ama erkek hala çocuksuzdur? Çocuklu kadına bir saatlik tek başına yürüyüş için bile vakit yaratılamazken, baba istediği saatte eve gelebilir, gerekirse kariyeri için bekar bir delikanlı gibi aylarca başka ülkelere gidebilir. Siyasiler halka karşı neden ‘çocuklarımın yüzünü bile göremeden size hizmet ettim’ diye övünür? Bu kötülüğün bize ne faydası olmuştur?

Aileler yıkılıyor diye feryat eden bir lobi oluştu. Dünya yıkılsa bu gündemi azimle takip etmeleri dikkat çekici. Fakat “İstanbul Sözleşmesi”ni ve şiddete uğrayan kadınları suçlu ilan edip bu yıkımdan sorumlu tutarak işin içinden sıyrılma çabası ne kadar takdire şayan? Aralarında hukukçuların akademisyenlerin yazarların olduğu bu inisiyatifler ailelerin kurtuluşuyla candan ilgilenirken, neden evrime uğrayan birey davranışları, önceki zamanlardan farklı evlilik beklentileri, babalığın anneliğin yeniden tanımlanması gibi gerçek meselelere eğilmiyorlar?

Günümüz insanı evlilikle gelen ortak sorumlulukları taşırken bireysel yaşamlarını da mümkün olduğunca sürdürmek istiyor. Nimet ve külfet dengesinde hiç kimse özellikle de tek taraflı külfete talip değil. Bu konuları tartışmaya açmak için Amerikalı yönetmen Robert Benton’un hala güncelliğini koruyan Kramer Kramer’e Karşı filmi(1980) bir fikir verebilir. Altın Küre ve Oskar dahil birçok en iyi film ödülü alan yapım, bir kez daha gösteriyor ki toplumsal ve bireysel meseleleri sanatın diline aktararak kendilerini sürekli yenilemeye çalışan toplumlar kolayına yıkılmaz. 

Brooklyn’de doğup yetişen Ted Kramer çoğu Amerikalı genç gibi iyi bir kariyer ve çok paraya odaklamıştır kendini. Ülkenin en önemli reklam şirketindeki işinde zirveyi yakaladığı gün sevinçle eve geldiğinde, odasında uyuyan çocuğu ve bavulunu toplayıp evi terk etmekte olan karısıyla karşılaşır. Velayet duruşmasında avukatın sorularını kocasına sevgiyle bakıp, hayır! diye yanıtlar eşi Joanna; Ted sadakatsizlik yapmamış, şiddete başvurmamış, alkolik olmamış, evini geçindirmekte kusur etmemiştir. Mesele erkeğin, eşinin sadece ev işleri ve sorumluluklarıyla mutlu olmadığına dair verdiği işaretleri göremeyecek kadar kendisiyle dolu olmasıdır. Ted’in “benim mutlu olduğum her an onun da mutlu olduğunu düşünüyordum” cümlesi birçok evli birey için çok tanıdık. Joanna ise iş kadar önemli olmayı dilemekte, çocuğunu çok sevse de başka anlamlı şeyler de yapmak istemektedir, bunlar olmayınca özgüvenini kaybeder. Evden uzaklaşınca kendisi hakkında çok şey öğrenir, iç dünyasında hem çocuğuna bakma hem de hayallerini gerçekleştirme gücünü keşfedip oğlunu almaya gelmiştir. Ailesiyle vakit geçirecek zamanı olmayan, önemli işlerinin arasında çocuğuyla ilgilenmeyi neredeyse zül addeden, anne ve çocuğu ikili yalnızlığa mahkum eden baba, sonunda yedi yaşındaki oğluyla baş başa kalır. 

Bir çocuğun en sıradan ihtiyaçlarıyla nasıl baş edileceğine dair asgari hayat bilgisinden yoksun, okulu öğretmenleri hakkında fikir sahibi bile olamadan, gece yatarken bir kez masal okumadan, çocuğun kaçta kalkıp ilk ne isteyeceğini bilemeden yıllar geçip gitmiştir. Sonu gelmez bir sorumluluk alanıdır çocuk, bitmez tükenmez huysuzluklar, yardım edilecek ödevler, yıkanacak giysiler, toplanacak odalar, törenler için hazırlanacak süsler, rutin gezme oyun ve arkadaş ihtiyaçları. Tost yapmayı beceremeyen, çocuğa sürekli dışarıdan yemek söyleyen babanın, onu okula hazırlamanın bile ne kadar meşakkatli olduğunu müşahede etmesi için yirmidört saat yeter. Ted birinin kızı, annesi, eşi olmadan, ‘sadece ben kimim bunu öğrenmek istiyorum’ diyen karısını anlamaya başlar. Fakat yine de eşinden yeni boşanmış iki çocuklu genç komşu kadını hedef alır; karısına evi terk etmeyi telkin etmekle, feminist fikirlerini aşılamakla suçlar. Özdeki sorunları görmezden gelerek başımıza gelenlerden dış etkileri sorumlu tutmak evrensel bir durum demek ki, özellikle de kadının iradesi hiçe sayılacağı zaman.  

Aslında film boyunca kapitalist sistemin çocuklu insanlara nasıl geçit vermediğini görürüz Ted üzerinden. Patron ilk günden itibaren çocuğu bir problem olarak tanımlar. Hastalığında, kaza geçirdiğinde ya da okulda bir arkadaşıyla sorun yaşadığında önceliği çocuğuna vermesi üzerine, bütün yeteneğine rağmen Ted yıldız gibi parladığı şirketinden atılır. Bu kadınların başına her zaman gelen ve kanıksanmış bir durumdur zaten. Hayat Ted’e babalığı, çocuğunu öncelemeyi, ‘önce insan’ demeyi  öğretir kendi kurallarıyla. Film anne baba olmak üzerine yeniden düşünmeyi öneriyor. Dağıtılan rolleri günümüz koşulları ve beklentileri içinde yeniden ele alıyor.  

Film boyunca İslamcı dergilerin kadın ve aile bölümlerine selam verdim. Erkeği yok sayan, aile denince sadece kadını ve çocuğu zikreden, sürekli başöğretmen edasıyla kadınlara seslenen, tekdir eden sayfalar. Bir çocuk doğunca neden kadın çocuklu ama erkek hala çocuksuzdur? Çocuklu kadına bir saatlik tek başına yürüyüş için bile vakit yaratılamazken, baba istediği saatte eve gelebilir, gerekirse kariyeri için bekar bir delikanlı gibi aylarca başka ülkelere gidebilir. Siyasiler halka karşı neden ‘çocuklarımın yüzünü bile göremeden size hizmet ettim’ diye övünür? Bu kötülüğün bize ne faydası olmuştur? Erkeklerden baba olma zenginliğini, olgunlaşma fırsatını esirgeyen, çocuklarını, aile sorumluluğunu ellerinden alan gelenekler neyi koruyor? Ailenin anlayan dinleyen değer veren baba yoksunluğu, babayı sadece paraya indirgeme sığlığı yüzünden de çözülen yanına bakmak lazım değil mi? “Kadın ve Aile” öğretisi en çok erkeği aşağılıyor, saygın konumuna gölge düşürüyor.

Önceki İçerikÇakıcı’nın CHP’li belediyeyi ziyaretinde ilginç zamanlama
Sonraki İçerikDoktorlar yorgun