“Arnavutluk satılık değil!”
Bu slogan, geçtiğimiz günlerde Arnavutluk’ta başlayan hükümet karşıtı protestolar ile Tiran sokaklarının her köşesine duyulur hâle geldi. Donald Trump’ın damadı Jared Kushner ile bağlantılı bir şirketin, Arnavutluk’un koruma altındaki kıyı bölgelerinden birinde turizm yatırımı planlaması protestoların fitilini ateşledi. Fakat 2013 yılından beri iktidarda olan sosyal demokrat başbakan Edi Rama’nın ülkeyi sattığı iddiası ve ana muhalefet Arnavutluk Demokratik Partisi’nin protestolara yeterli desteği vermediğinin görülmesi nedeniyle, bu halk hareketi sadece bir çevre protestosu olmaktan çıkıyor. Arnavutluk’ta uzun süredir devam eden kalkınma, hükümet ve temsil tartışmaları; bu protestolarda gözden kaçmaması gereken başlıklar olarak önümüzde duruyor.
Bir Kalkınma Hikayesi
Arnavutluk’un bugünkü kalkınma vizyonunu anlamamız için Enver Hoca’yı hatırlamamız gerekiyor. Hoca, 1930’larda Fransa’da üniversite eğitimini alırken dönemin sol akademik çevrelerinden bir hayli etkilenmiş. Arnavutluk’a dönüşünden birkaç sene sonra İtalya’nın ülkeyi işgaliyle birlikte örgütlü mücadeleye katılmış. Hoca, İtalyan askerleri ve rejim işbirlikçilerine karşı yürütüğü partizan hareketinin başarısıyla partisinde hızla yükselerek 1943 yılında Arnavutluk Komünist Partisi genel sekreteri seçilmiştir. Ülkesinin bağımsızlığını geri kazanmasının ve 1946 yılında Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti’nin ilan edilmesiyle birlikte Enver Hoca’nın yaklaşık 40 sene sürecek iktidarı başlamıştır.
Hoca’nın iç ve dış politika konusundaki tutumu tez konusu olabilecek pek çok başlık taşırken özellikle kalkınma planındaki ideolojik duruş dikkat çekicidir. Stalin dönemi Sovyetler Birliği’ne gayet benzer şekilde, tamamen merkezden yönetim ve devlet kontrolünde bir ekonomi programı zamanının Arnavutluk’unda uygulanmıştır. Enver Hoca’nın kalkınma vizyonunu diğer Doğu Bloğu ülkelerinden farklı yapan ise tüketim ürünlerinin tamamının ülke içinde üretilmesi ve dış dünyadaki siyasi meselelere dahil olmadan tam izolasyonun sağlanması fikriydi. Bu ideal nedeniyle diğer komünist figürler ve ülkeler dahi Arnavutluk’un “kendine yeterliğini” bozmaya çalışan burjuva gericileri olarak görülebiliyordu.
Sonuç olarak bu ekonomik vizyonun olumlu ve olumsuz etkileri oldu. Örneğin kırsal bölgeler gelişti, temel sağlık hizmetleri yaygınlaştı ve sanayi yatırımlar arttı. Öte yandan, tüketim mallarındaki kıtlık ve devlet işletmelerinin hantallığı nedeniyle sosyalist yönetimle geçen yılların ardından Arnavutluk; 1990’ların başında diğer Doğu Bloğu ülkeleriyle kıyaslandığında dahi düşük bir milli gelire sahipti. İşte bu nedenle 1991’de sosyalist rejimin yıkılmasıyla birlikte, çok sert bir piyasaya dönüş programı gerçekleştirildi. Devlet fabrikalarının çoğu satıldı veya kapatıldı, tarım arazileri dağıtıldı, fiyat kontrolleri kaldırıldı, dış ticaret serbest bırakıldı. Sonuç ise beklendiği gibi olmadı. Sermaye sınıfı olmayan ülkede kısa sürede işsizlik patladı, sanayinin büyük bölümü çöktü, Arnavutluk yüksek rakamlarla göç vermeye başladı. İşte bu dönemde ise piramidin üstündeki bir grup giderek zenginleşti. 2000’lerin liberal demokratik umut yıllarıyla Avrupa Birliği’ne katılmayı hedefleyen Arnavutluk, kalkınma modelini AB’ye entegre etme yolunda adımlar atsa da özelleştirmeler döneminde zenginleşen ve etki alanını genişleten gruplar hiç sorgulanmadı.
Hükümet ve Avrupa Rotası
2013 yılında seçilen ardından aralıksız şekilde hükümette olan Sosyalist Parti ve başbakan Edi Rama, göreve geldiğinde siyasetini dört temel çizgi üzerine kurguluyordu: ekonomik canlanma, kamu düzeninin yeniden sağlanması, devlet kurumlarının demokratikleştirilmesi ve Avrupa entegrasyonu. Bu dört hedefin iyi bir şekilde işlemesiyle 2013’ten 2017’ye kadar Arnavutluk ekonomisi gözle görülür büyümeye başladı. Yeni iş programları sayesinde 2019 senesinde Balkanların işsizlik oranı en düşük 5. ülkesi oldu. Sosyalist Parti’nin ilk yıllarında bu liberal kalkınma programının başarılı olduğu düşünülüyordu.
Ancak bu büyümenin niteliği ve şekli zamanla tartışma konusu hâline geldi. Arnavutluk ekonomisi giderek turizm, inşaat ve yabancı yatırımlara bağımlı bir yapıya yönelirken; eğitim, barınma ve gelir dağılımı gibi alanlardaki sorunlar devam etti. Avrupa Birliği’ne yaklaşma hedefi toplumun önemli bir kesimi tarafından desteklenmeye devam etse de bu sürecin nasıl bir ekonomik ve toplumsal model üzerine inşa edildiği konusunda soru işaretleri büyüdü. Dış politika alanındaysa Rama’nın dış politikada İsrail’e destek verip Filistin’deki mücadeleyi Hamas ile eşleştirmesi de dünya solunun bu konudaki bütün hassasiyetiyle çelişen bir çizgi ortaya koydu. Ayrıca kendisinin Erdoğan, Netenyahu, Vucic gibi bölgenin Avrupa ile arası hayli kötü liderleriyle olan yakınlığı da Arnavutluk’un AB’ye üyelik çalışmalarını sorgulattı.
Bugün Flamingo Devrimi olarak adlandırılan protestolar da tam olarak bu noktada ortaya çıktı. Tartışma yalnızca bir yatırım projesinin çevresel etkileri değil; Arnavutluk’un Avrupa’ya giderken nasıl bir ülkeye dönüştüğü sorusu etrafında şekilleniyor. Her şey Trump’ın damadı Jared Kushner’in 2024 yılında ortaklarıyla birlikte Arnavutluk sahilinde bir lüks tatil köyü planlamasıyla başladı. İki etabı olan bu planın ilk kısmı 4.7 milyar dolarlık, koruma altındaki Vjose-Narte alanını da kapsayan, bir sahil bölgesi yatırımından; diğeri ise ıssız Sazan Adası’na 1.4 milyar dolarlık lüks konut yatırımından oluşuyor. Toplamda 10.000 otel odası planlanırken proje başlamadan Ivanka Trump, bölgeyi görüp doğasına aşık olduğunu söylüyor. 2024 Koruma altındaki bölgelere ilişkin yasal düzenlemelerin değiştirilmesi ve büyük ölçekli turizm projelerinin önünün açılmasıyla, çevre örgütlerinin uzun süredir dile getirdiği kaygılar büyüdü. 2026 yılının başında onlarca çevreci kuruluş hükümete çağrıda bulunmasına rağmen proje durdurulmadı. İş makinelerinin bölgeye girmesiyle birlikte protestolar da fiilen başlamış oldu.
Temsil Krizi
Lakin bulunduğumuz noktada sokaklarda yaşananlar sadece bir çevre hareketi olarak değerlendirilemez. Protestoların bu kadar büyümesinde, Arnavutluk siyasetinde uzun süredir hissedilen temsil krizinin önemli bir payı bulunuyor. Ana muhalefetteki merkez sağ Arnavutluk Demokratik Partisi’nin bu olayların başından beri benimsediği orta yolcu tutum, muhalif seçmende önemli bir temsil sorunu yaratıyor. Öte yandan çevre başlığında daha hassas olması beklenen sosyal demokratların bu projeyi onaylayan taraf olması sorunu daha da besliyor. Bu nedenle komünist rejimin yıkılmasından beri ilk defa Arnavutluk halkı, arkasında hiçbir parti olmadan tamamen taban örgütlenmesiyle bir sivil halk hareketi ortaya koyuyor. Meydanlardaki insanların çoğunu otuz yaşının altındaki gençler oluşturuyor.
Protestolara dışarıdan destek veren sosyalist Birlik Hareketi ve popülist merkez LSHB hareketi genel seçimlerde az destek görüyorlar. Edi Rama’nın ilk kez başbakan seçildiği 2013 seçiminde katılım oranı yüzde 53.5 civarındayken 2025 yılında gerçekleşen son seçimde bu oran yüzde 44’lere kadar düşmüş durumda. Bu iki veriye baktığımızda seçmenin büyük bir kısmının mevcut partilerde bir alternatif göremediğini anlıyoruz. Ana muhalefetteki merkez sağcı Arnavutluk Demokratik Partisi, 81 yaşındaki eski Cumhurbaşkanı ve Başbakan olan Sali Berisha liderliğinde halka yeni bir siyaset sunmakta oldukça yetersiz. Protesto sürecindeki dağınıklıkları da bu yetersizliği besliyor.
Belirttiğim gibi Arnavutluk’taki meydanlarda yükselen öfke; otuz yılı aşkın süredir devam eden kalkınma modeline, siyasal temsil krizine ve hükümet uygulamalarına dair bir sorgulamayı ifade ediyor. Bir tarafta Avrupa Birliği üyeliğini ve neoliberal modernleşmeyi kaçınılmaz yol olarak gören iktidar; diğer tarafta ise bu sürecin ülkenin doğal kaynaklarını, kamusal alanlarını ve siyasal iradesini aşındırdığını düşünen geniş bir kesim bulunuyor. İşte bu nedenle “Arnavutluk satılık değil” sloganı sadece Jared Kushner’in lüks yatırım projesine karşı atılmış bir slogan değil. Bu söz, uzun yıllardır kendilerini ne iktidarda ne de geleneksel muhalefette temsil edilmiş hisseden Arnavutların ülkenin nasıl bir geleceğe sahip olması gerektiğine dair isyanı. Flamingo Devrimi’nin kalıcı bir siyasal harekete dönüşüp dönüşmeyeceğini henüz bilmiyoruz. Fakat anlaşılan o ki Arnavutluk’ta tartışma artık sadece ülkeyi kimin yöneteceği değil, ülkenin kimin için ve nasıl bir modelle yönetileceği meselesidir.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.