İçimdeki oda

İnsan midesinin zangır zangır titrediğini hisseder mi? Ben hissediyorum. Karanlıkta her şeyi hissediyorum. Kalbimin sesini bile duymaya başladım artık. Benim bir kalbim var. Bağırsaklarım öyle sesler çıkarıyor ki, tedirginliğim arttıkça artıyor sesler sanki. Doktor üşütmüşsündür dedi. Üşüttüm mü gerçekten?

Çok zor günler geçiriyorum, uyuyamıyorum. Gece olunca, elime bir kitap alınca, başlıyorum esnemeye. Tam şimdi uyuma vakti diyorum, çoraplarımı çıkarmadan giriyorum yatağa. Geceleri burası öyle soğuk ki. Yatağı gördükçe tüylenen çoraplarım, eskisi kadar sıkmıyor canımı. Sonra ışığı söndürüp uyumaya çalışıyorum. Aklımdan öyle şeyler geçiyor ki. Sağıma dönüyorum olmuyor, omuzlarım ağrıyor. Soluma dönüyorum olmuyor, boynum ağrıyor. Geceleri ağrılarım çoğalıyor. Bu sessizlikte her şey çoğalıp, büyüyor.

Bir aydır ağrıyan dişim için, bir şey yok dedi doktor. Ama ağrıyor. Öyle bir ağrı ki önce gözüme vuruyor. Ağırlaşıyor göz kapaklarım. Kapatayım, dinlendireyim diyorum gözlerimi, sanki gücü yetmiyor o ağırlığa göz bebeklerimin. Açıyorum hemen.

Karanlıkta karyolanın sesi her hareket ettiğimde minik bir hayvan sesine bürünüyor. İyi ki çoraplarımı çıkarmıyorum. Ayaklarım çıplak olsa o korkuyla uyuyamam. Önce tüylenmiş çoraplarımı yer diyorum. İçime bir titreme giriyor. İnsan midesinin zangır zangır titrediğini hisseder mi? Ben hissediyorum. Karanlıkta her şeyi hissediyorum. Kalbimin sesini bile duymaya başladım artık. Benim bir kalbim var. Bağırsaklarım öyle sesler çıkarıyor ki, tedirginliğim arttıkça artıyor sesler sanki. Doktor üşütmüşsündür dedi. Üşüttüm mü gerçekten?

Oysa ben çok uykusuzum. İlaçlar da yaramadı bana. Önce serçe parmağımda bir kaşıntı baş gösterdi. Sonra kızardı. Kabuk kabuk oldu ben kaşıdıkça.  Ertesi gün göğüs kafesimde minik minik kırmızı noktalar. Öyle tatlı kaşınıyorlardı ki anlatamam. Sonra tüm sırtımda misket büyüklüğünde izler. Kızarıklıklar şişmeye başladı. Sanki vücudumdan ayrı et parçacıkları oldular. Sabaha kadar sırtımı kaşıdım. Dayanamadım.

İşlerin yoğunluğundan izin de isteyemedim. Son zamanlarda çok izin alıyorum. Gündüzleri hep uyukluyorum. Herkes her zamankinden daha çok konuşuyor benimle. Oysa yalnızlıktan ne şikayetçiydim. Onlar konuştukça zihnimde bir gölge. O gölgeyi bir bilsen. Gözbebeğime konuyor. Öyle çok açıp kapatır oldum ki gözümü. Gitmiyor. Özellikle kafamı kaldırıp tavana bakınca. Beyaza bakınca. Gölgeler çoğalıyor. Çalışırken yorganımı kafama çekeceğim geceyi özlüyorum. Uyuyamasam da özlüyorum.

Keşke sadece gölgeler musallat olsaydı. Dün gece ayak tabanım cayır cayır yanmaya başladı. Çıkardım çoraplarımı. Hangi hayvan, kaç parmak istiyorsa yiyebilirdi. Öyle yanıyordu ki. Duvara dayadım. Buz gibi duvara. Ayaklarım yanıyor, dişlerim tir tir titriyor. Ellerime bir jilet atsan, kan gelmez. Mosmor. Ayaklarım cayır cayır yanıyor. İçim titriyor. Görüntüler titriyor.

Ne yapacağımı bilemezken, tam o esnada, bir iğne battı ayağıma. Bir. Sonra ikinci iğne. İki. Sonra üçüncü iğne. Üç. İğneler battıkça yanma azaldı. Bir rahatlama geldi ayaklarıma. Allah’ım dedim sana şükürler olsun. Allah’ım dedim sen ne büyüksün. Sonra bir iğne daha. Kaçıncıydı bilmiyorum.

Yanma azalınca, uyurum belki dedim. Üşüme müşüme yok aklımda. Karşımda beliren görüntüye baktım. El salladım, kapadım gözlerimi.

Gözümü beş dakika böyle kapalı tuttum. Kaşınan sırtıma aldırış etmedim. Serçe parmağıma dokundum baş parmağımla. O sertliği hissettim. Hafiften kaşıdım. Tam uykuya dalacaktım ki. İğneler. İğneler çoğaldı. Öyle çoğaldı ki. Ardı ardına batmaya başladılar. Öyle çok batıyordu ki.

Ayaklarımı çektim duvardan. Oynattım. Durdu batmalar. Sonra yine. Bu sefer sanki iğnenin uçları değildi sadece batan. Uzun uzun o kalın iğnelerin tamamını sokuyorlardı ayaklarıma. Yine salladım ayaklarımı, durdu. Sonra yine başladı.

Baktım olacak gibi değil, yürümeye başladım küçücük odanın içinde. Yürüdükçe rahatladım. Çok rahatladım. Kimseyi düşünemedim o esnada. Görüntüler silindi. Ölüm bile gelmedi aklıma. Delirecektim. Bir delilik ki bu, zorla. Bir delilik ki bu işkence ede ede. Sabaha kadar odanın içinde döndüm. Yorulmuştum.  Birazcık, biraz olsun oturmak istiyordum. Ne geç sabah olmuştu.

Koşarak doktora gittim. Suratıma korkuyla baktı. Ellerimi gördü. Parmaklarım kabuk kabuk olmuş, kaşımaktan sulanmıştı. Etrafı belirginleştirilmiş, küçük küçük tepeleri andırıyordu ellerim. Haritadan bir türlü yok olamayan o küçük küçük tepeler. Sonra sırtımı gördü, gece boyunca ne çok yürüdüğümü anlattım. Ayaklarıma korkuyla baktı.

Neden bu kadar yavaş konuştuğunu anlamıyordum. Her hareketi öyle yavaşlamıştı ki. O her kelime sonunda yutkunurken, boğazına bakıyordum. Öyle zor yutkunuyordu ki.

İlaçların yan etkisinden bahsetti. Şimdiye kadar böyle bir şey ile hiç karşılaşmadık dedi. Yine yutkundu. Zorla. İlaçları hemen kes dedi. Beni uyutacak bir serum vereceğini söyledi. Elini ayağını öpecektim doktorun. Beni bu hale sokan adamın ayaklarına kapanacaktım. Uyuyacaksın dedi.

Serum damarlarımda yürümeye başlamıştı.  Batmalar devam ede ede yürüdüler. Mayışmıştım. Ayakta uyuyordum. Fakat içimde bir şeyler uyanıktı. Hiç uyumamıştı.  Öyle gözü açıktı ki. O an acıları uyutmanın imkânsız olduğunu anladım. Acının dinmesini beklemek zorunda olduğumu anladım.

Serum bitince gidebilirsin diyen hemşire hanıma, ama batmalar devam ediyor dedim. Geçecektir. Çok ağır ilaçlar bunlar, bu serum sizi uyutacak dedi. İnandım. Korkuyla inandım. Korka korka inandım. Ceketimi giydim. İçim titreye titreye evin yolunu tuttum.

Eve geldiğimde, bir görüntünün, öylece orada durduğunu, bir şeylerin hiç değişmediğini fark ettim. Oda yine aynı şekilde bakıyordu bana. Hiç acımadan.  Bir damla gözyaşı akıtmadan. Gülerek.

Sararan yastığım, ne kadar yıkarsam yıkayayım aynı izle orada öylece duruyordu. Yorganımın ağzı aynı sararmış izle oradaydı. Perdelerim sigara dumanından ölmüştü. Aylardır bitiremediğim kitabın üstündeki çay bardağının izi ne yaparsam yapayım geçmemişti. Yün çoraplarımdan kopardığım o topak topak tüyler yatağımın üstünde duruyordu. Gece boyunca, elimde çorapla, o tüyleri teker teker yolmuş muydum gerçekten? Her yıkadığımda daha da beter kokan terliklerimin kokusu tüm halıya, tüm duvara, nefesime sinmişti. Bu oda ben kokuyordum. Ben bu oda gibi kokuyordum.

Serçe parmağıma yine elim gitti. Kopardım tırnaklarımla yarayı. Oturdum yatağa. Aç değildim. Uyumam gerekiyordu, ihtiyacım olan tek şey buydu. Oturmamla birlikte, yine aynı batma.

Ne yapacağımı bilmez haldeyken, her cuma parmaklarımdaki siğilleri bir arpa tanesiyle çizip, sonra okuyan Ümmühan Teyze elinde çorba ile geldi. Siğillerimin etrafını önce arpanın sivri tarafıyla dua edip çiziyor, sonra tükenmez kalemle üstünden geçiyordu. Onun da nefesi pis kokuyordu. Güçlü nefesler hep böyle pis mi kokar? Ellerime bakıp kanayan yarayı gördü. Tükenmez kalemle etrafı çizilmiş onlarca siğil orada öylece duruyordu.

Çorbayı uzattı, parmaklarımdan gözünü ayırmadan. Tepsinin üzerinde duran incir yaprağını gösterdi. Dalından süt fışkırıyordu yaprakların. Siğillerime teker teker, ölüm kokan nefesiyle okuyup sürdü. Dudaklarını öyle çok kıpırdatıyordu ki, onu orada boğmak istedim. İncir sütü yarama değdiğinde acıyla kendime geldim. Halin hal değil deyip çıktı odadan. Çorba da kendisi gibi kokuyordu.

İncir sütü parmaklarımda kurumaya başlayınca, parlamaya başlamıştı siğiller. O küçük tepelere uzun uzun baktım. Bütün siğilleri tırnak makası ile teker teker kesmek istedim. Haritamdan yok etmek istedim. İncir sütünden sonra elim daha da şiddetli kaşınmaya başladı.

Birden ayağımın tam ortasında şiddetli bir ağrı hissettim. Artık iğne batırmıyorlardı. Bir ağrıya dönüşmüştü her şey. Minik bir hayvandan gelmiyordu artık sesler. Ayağa kalktım.

Yürümeye başladım. Bu odanın içinde tükenmez kalem ile çevresi çizilmiş bir görüntüydüm ben. Bir türlü geçmiyordum. Yok olmuyordum. Dua ede ede, evin içinde yürümeye başladım. Aynı şiddetli ağrı elimin tam ortasına da saplandı. Dün gece düşünmediğim her şeyi düşünmeye başlamıştım. Özellikle de ölümü. Ölümün kendisini. Ölümün pis nefesini.

İncir sütüyle yıkandığımı hayal etmeye başladım. Kimse yıkamak istememişti cesedimi. Ümmühan Teyze yıkıyordu. Bembeyazdım. Musalla taşına serili vücudumun etrafını arpa tanesinin sivri tarafıyla çiziyordu. Sonra açık olan göz bebeklerime damlatıyordu sütü. Önce uzayan tırnaklarımı, sonra ölmeme rağmen kaşıntısı durmayan siğillerimi kesiyordu tırnak makasıyla. Yün çoraplarımın içine dolduruyordu. İçimden akıp giden bir acıyı hissediyordum. Ayak tabanımdaki iğneleri teker teker çıkarıyordu yerinden.

Kopardığı parçaları, gece olunca karyolanın altından çıkan o minicik hayvanlara yediriyordu. İğneler, minicik hayvan ısırıklarına dönüşüyordu.

Ümmühan Teyze ismimi okuyordu tekrar kulağıma.

Önceki İçerikRahip Aho ve Rahip Martens…
Sonraki İçerik“Barış karşısında bütün savaş gerekçeleri bir hiçtir”