Hayatının dördüncü on yılına giren kadın otelin kapısından geçerken gergin. Eşik tedirginliği… Bir anlık tereddüt, döner kapının onu tekrar dışarıya, alıştığı hayata fırlatmasına yetecek. Otomatikman…
Resepsiyona yürürken huzursuzluğu dorukta. “Neyse ki resepsiyondaki delikanlı ince davranıyor”, çok şey sormuyor. Lâkin hareketlerine bile sinen o sessiz sorgulaması, kirpik altından soran bakışları incelikten uzak esasında…
Aysel’in satırlarından okuyorum: “İlk bakışta bir erkekle buluşacağımı sanmıştı… Ya da bir müşteriden döndüğümü. Otele kibar bir fahişe gibi girdim. Erken saatte. Yorgun. Elimde pörsümüş bir leylak dalıyla… Beni öyle sanması daha çok işime gelirdi. Ne yazık ki adımı yazdım: Saygısını kazandım. Bana oda vermeyeceklerinden korktum.”
Asansörle ta 16. kattaki odasına çıkıyor. Perdeler sıkı sıkıya kapalı. Kapıyı hemen kilitliyor, bütün ışıkları kapatıyor: “Çarçabuk soyundum. Köşedeki yatağı açtım. Çırılçıplak içine girdim; ölmeye yattım.”
Çantanın içindeki hayat
Odanın bir köşesine fırlattığı çantası, “ölüme hazırlanan” Doçent Dr. Aysel Dereli’nin detaycılığını, planlı titizliğini yansıtmıyor pek. Olduğu gibi sanki; öldüğü gibi…
İçinde “bir buçuk paket sigara, bir çakmak, kırmızı kaplı bir not defteri, güneş ve okuma gözlükleri, bir kalem, bozuk para cüzdanı”nın yanında “yarım simit, dibine ermiş ruj tüpü” filan da var zira. Simidin susamları da dökülmüştür çantanın her yanına. Çantasındaki hayatını ters çevirip silkelediklerinde masaya da saçılır belki, kokusu da gelir…
Ama çantadaki zarf, içindeki “beş bin lira”, iyi ölmeye, öyle anılmaya, “ölme sanatı”na önem verdiğini düşündürüyor bana. O günlerde “kefen parası” denemeyecek kadar yüklü bir para… Aysel de öyle bir derdin, en iyi gününde “Ölümü hatırla” diyen tefekkür kültürünün insanı gibi görünmüyor zaten. Ölmeye yatması da “Her canlı ölümü tadacaktır” cümlesinden değil.
Ne yazdığını öğrenemesem de üç-dört satırlık bir not da var zarfın içinde. Ne yazdığını kendisi de hatırlamıyor; “Anımsamaya da çalışmıyorum. Sadece, böyle bir iş yapmış olmama şimdi gülesim geliyor.”
“İtirazım yaradana” değil, yaratana…
Adalet Ağaoğlu’nun finaline “Ankara 1968-1971” notunu düştüğü “Ölmeye Yatmak” romanını, yayınlandığı sene, 1973’de okumuştum. “Ölmeye yatmak” imgesi, çok yönlü, derin mânâsıyla yeni bir kavram gibi etkilemişti beni. Yeni bir bakış açısı… Sevmiştim o nitelemeyi; ölüm düşüncesini değil hayatın anlamını zenginleştirdiği için.
Artık sokakta, hatta çevremde ölmeye yatan, uzanan birçok insan görüyordum sanki. Night Shylamalan’ın “Altıncı His” filmindeki çocuğun gizli ama ağır hüznüyle… Muhayyilem bugün de gösteriyor onları. “İtirazım yaradana” değil, o duyguyu, o yaşa(n)mamışlığı yaratanlara…
Ölmeye, ölümüne yatmak…
Ağaoğlu’nun romanı 6 Mayıs 1972’deki her aşamasıyla zalim, korkunç infazların taze duygularının, acısının üzerine gelmişti üstelik. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın ilk duruşması 1971’de. İdam kararı 9 Ekim 1971’de; iki ay sonra… 10 Mart 1972’de Meclis’te de onaylanıyor.
Hücrelerinde onca zaman, onca gece ölmeye yatıyorlar. “Sol memelerinin altındaki cevahir” belki kararmasa da, gencecik umutları solmasa da resmen öyle. “Ölümüne yatmak” da o gerçek hikâyenin hazin bir parçası.
Deniz Gezmiş’in son mektubunda geride bırakmak istediği satırlar da o mesajdan azade değil: “İnsanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler, önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle ben erken gitmeyi normal karşılıyorum.” Arkadaşlarının vedaları da “Ölüm nereden gelirse gelsin hoş geldi safâ geldi…” mirasından uzak sayılmaz.
“Ölüm değil hayattı acıtan”
Ağaoğlu’nun satırlarını okurken bütün bunlar da geçmişti aklımdan… Aysel’in ölmeye uzanmasından, onun kaleme alınan öyküsünden farklıydı elbette. Aysel istediği an kalkıp gideceği o yatakta da boğuşuyor ölümle. “Ölmeye yatarken ölümle savaşmak gerekeceğini düşünmemişti ki hiç”.
Yatağından kalkıyor, giyiniyor nitekim, yarım simit, pörsümüş leylak anında çöp sepetine… Hatta dudağına biraz da ruj sürüyor. Yağmurluğunu giyip, önünü iyice kapadıktan sonra asansörle 16 kat iniyor ve “döner kapıyı itip Başkentin puslu nisan sabahına” çıkıyor.
Zira bu satırların yazarı, kurguladığı bir tür “eceliyle” intihar provasında bile hayatın ölümle nasıl savaşacağını önceden biliyor aslında. Kendini denize bırakan Martin Eden’ın son nefesindeki o unutulmaz “Bu acı ölüm değil, hayattı acıtan” sözlerini okuduğunu da çıkarıyorum bir söyleşisinden. “Roman kişisi”nin gerçek hayatta binlerce insanın temsilcisi olduğunun da farkında. (Arşiv Odası: Uğur Mumcu’nun “Adalet Ağaoğlu Söyleşisi”, Yazan: Caner Almaz, 1981.)
“Aysel git başımdan”…
Doçent Dr. Aysel Dereli, onu kapısını içerden kilitlediği yatağa kendi iradesiyle yatıran nedenleri de sorgulayabiliyor. İç muhasebesinde bir mîzan tutturabiliyor nihayetinde.
Zaten yazarı da altı yıl sonra Dar Zamanlar Üçlemesi’nin ikinci kitabı olan “Bir Düğün Gecesi”nde dağıtıyor o puslu havayı. Aysel’in kardeşi Tezel’in romanın daha ilk satırına yerleşen “İntihar etmeyeceksek içelim bari” sözleri okuru rahatlıyor
Biz de “Aysel git başımdan…” diyebiliyoruz, kadehimizi hüzünle kaldırırken; “ya ölmek ustalığını kazanırsın /ya korku biriktirmek yetisini /acılarım iyice bol gelir sana /Aysel git başımdan ben sana göre değilim /ümitsizliğimi olsun anlasana”…
Her cümlenin sonu: (…)
Ümitsiz değil Aysel… Ne askerî bir fermanla sorgusuz sualsiz ölüme gönderilen gençler gibi çaresiz, birden bire… Ne de hayat muhasebesi, bugün her gün kısalan ömrüyle, hatta ölümcül hastalığıyla cezaevinde boğuşan insanların yanıt bulamadığı zehir zemberek sorularla (da) çevrili: “Neden burada, böyle koşullara mahkûm yatıyorum… Niye… Bana bir anda deli gömleği gibi giydirdikleri hüküm ne?”
Üzerine kapanan kapının kilidinde anahtarın ne zaman, nasıl döneceği de belirsiz. Gizli tanıkların yüzleri, gizli niyetlerin kara noktaları da… İçerdeyken her şey, cümle kâinat üç noktayla seyrediyor; tamamlanmamış cümlelerin sonundaki üç noktayla…
İç muhasebesinde bir mîzan, ölçü tutturması çok zor. Vicdan muhakemesi desen, her yönü, her tarafıyla mevzu dışı… Bir hesaplaşma var tabii ama o da kendi dışında. Her an koyulaşan muammaların kıskacında, öyle yatıyorlar. Geçen günlerin, haftaların, ayların, yılların sayacında öyle ya da böyle ölmeye uzanıyorlar.
Seküler “ölme sanatı”ndan uzak
Bütün bunlar Ağaoğlu’nun romanında modern, seküler, sosyolojik dokunuşlarla işlediği “ölme sanatı”ndan da uzak. Yaşananlar insanı Orta Çağ’ın sonlarına sürüklüyor, “Ars Moriendi (Ölme Sanatı)” kavramıyla boğuşturuyor sanki.
“İnsanın ruhunu teslim etmeden önce tüm günahlarıyla yüzleşmesini, hesaplaşmasını ve kibir, umutsuzluk, açgözlülük, inançsızlık gibi büyük günahlara, şeytanî tuzaklara direnmesini” hıfz eden o kutsal nasihat da böyle koşullarda derin bir anlam krizi.
“Memento Mori”, ölümü, fânî olduğunu hatırla, “iyi ve doğru öl” de öyle. İnsana fâniliğini kutsal kitapların, ahiret hesaplaşmasının hatırlatması başka, hesapsız otoritenin, her şeyin, hakkın hukukun, adaletin, özgürlüğün, tüm hayatının fânîliğini burnuna dayaması başka…
Dünyevi bir çaresizliğin, yeri zamanı iki dudak arasında seyreden cezai mahrumiyetin ifadesi. İki ayrı dünya arasına hapsolan kimlik bunalımının eşiği… Ağır basan, yanıtı zorlaştıran soru da “Nasıl iyi ölürüm?” değil, “Böyle bir ortamda nasıl insan kalırım?” belki de.
Ölüm kaygısı=Yaşanmamış hayat
Cezaevi “sosyal ölüm”den öte, hayat-ömür muhasebesinde bizzat ölüm düşüncesini, kaygısını tetikleyen bir süreç. “Ne kadar yattın?” sorusunun akla doğrudan cezaevini getirmesi derin bir mecâz-ı mürsel. Varoluşsal kriz… Irvin Yalom “ölüm kaygısı” ile “yaşanmamış hayat” arasında doğrudan bağlantı kuruyor mesela.
Ambrose Bierce’ın “İnsanlar ölümden korktuklarını sanırlar, oysa asıl korktukları, hiç yaşamamış oldukları gerçeğiyle yüzleşmektir” demesi boşuna değil. Nietzsche’nin de öğütlerinden birisi “yaşanmamış bir hayattan kaçınmak” da, böyle ortamlarda nasıl?
Hayat anlar koleksiyonu
Yaşayamama cezasına mahkûm edilen, yaşa(n)mamışlık duygusuna hapsedilen insan nasıl çıkar o denklemden? Ömrün aritmetiği yılları toplasa da, ömür başka şey, hayat başka… Hayatın, zamanın her dilimi, gerçekten “yaşadığını” hissettiğin anların toplamı. Edebiyatta hayat, külliyen anlar koleksiyonu…
O yüzden insanın 10-15 günlük izinlerinde tatile gidememesi de çoğu kez yaşanmamış hayat, hatta bir ömür argümanı… “Gençliğimi yaşamadım” keza. “İçimde kaldı” yakınması, “içerde kaldı”ya dönüşüyor hapiste.
“Kontrollü serbestiyet” hayatı
Aylarca tutuklu kalan bir gencin sınavlarına girememesi, başta üniversite, ömür boyu “sicil” mağduriyeti yaşayacağı hayatına nasıl tekabül ediyor acaba! Sonrasını nasıl yaşıyor yahut o mâhut, standart “Adli Kontrol” şartıyla “serbestiyet” yaşamına nasıl yansıyor… Ya kendini “kontrol”ün görünmez duvarları?
Hiç bilmiyoruz; “kaza”larda, depremlerde yaralananların hayata yeniden, nasıl, hangi “eksiklik”lerle, kalıcı yara izleriyle, sızılarla döndüğünü bilmediğimiz gibi… O kısmı habercilerin de umurunda değil… Eskinin standart, bugünün hep eksik 5 N1K’sının da.
“Ben içeri düştüğümden beri…”
Hayat, ömür terazisini böyle kurunca, yanıtsız kalan sorularınla girdiğin cezaevinde her günün yükü, darası bile ağır. Hâl böyle olunca Nâzım’ın “içerde on yıl, on beş yıl, /daha da fazlası hattâ /geçirilmez değil, /geçirilir, /kararmasın yeter ki /sol memenin altındaki cevahir…” dizesi de nafile.
“Ben içeri düştüğümden beri…” şiirinde sıraladığı “yaşayamadıkları” ise herkesin kendi “mapus takvimi”ne göre dizeleyeceği uzun, acı bir liste. Sanki o yüzden de Diken haber sitesi “Osman Kavala yaklaşık 8.5 yıldır cezaevinde” demek yerine, “Osman Kavala 3 bin 113 gündür hapiste” sayacıyla tutuyor yaşanmamış günleri. Günü gününe… “Her gün kopardığınız takvim sayfasına, yaşadığınız günlere bir de o gözle, içerden/içerlerden bakın” demeye getiriyor.
Onar yıllık hayat dilimleri
Diyarbakır’daki evinden 4 Kasım 2026’da sabaha karşı gözaltına alınıp tutuklanan Selahattin Demirtaş, Nâzım’ın o şiirini sık hatırlıyor belki. Şairin takvimiyle bire bir hissediyor: “Ben içeri düştüğümden beri, güneşin etrafında on kere döndü dünya /Ona sorarsanız: ‘Lâfı bile edilmez, mikroskobik bir zaman.’ /Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün.”
Yaş aldıkça hayatı onar yıllık dilimlere böldüğümü fark ediyorum; sanırım 40’dan sonrası böyle… 60-70 bandından sonra belki o dilimlerin hayatındaki mânâsı bir-iki yılda bir fark edecek. Yaşanmamışlar, artık yaşanamayacaklar o ince dilimlerin kalabalık mahkemesinde, muhakemesinde kaybolacak. Belki aylar en acı dilimi olacak hayatının… Böyle hicranî takvimleri baştan aşağı değiştiriyor tutsaklık. Her yaş, her zaman diliminde…
Dünya öyle de dönüyor…
Demirtaş’la aynı gün tutuklanan Figen Yüksekdağ 10 yıldır içerde yazıyor, “benim için kadim, vefalı bir dost ya da ana kucağı gibi bir şey” diye tanımladığı şiirlerini… İki kardeşinin, babasının ardından ağabeyini de cezaevindeyken kaybediyor. Elde var dizeleri…
O sürede onlarca kez “Kavala çıkacak”, “Demirtaş çıktı çıkacak” haberleriyle de dönüyor o dünya. Hâlâ da öyle dönüp duru… 1973 yılında durma pikaplarda dönen o hüzünlü şarkı gibi;
“Dünya dönüyor sen ne dersen de /Yıllar geçiyor fark etmesen de /Değişmiş gördüm bu defa seni /Dertler yıpratmış o şen sesini /Gülen gözlerin gülemez olmuş /Güzel yüzüne çizgiler dolmuş /(…) O günler geçmiş biz bu gündeyiz /Belki bu gece varmaz sabaha /Oldu olacak doldur bir daha”…
Hayatını, ömrünü yiyen o soru
Ömrümle ilgili düşündüğümde hep aynı soru dönüyor zihnimde… Baharı gerçekten idrak ettiğim andan beri; “Kaç bahar daha?..” Değindiğim hayatları düşününce bu hüzünlü, ağır sorunun cezaevlerinde de yankılandığı geliyor aklıma. “Kaç bahar daha hapisteyim?” sorusu hayatını, “Kaç bahar daha görebileceğim” endişesi ömrünü yiyor.
Bu sorular, bugün, bir anda, bu satırları yazarken düşüyor sanki aklıma… Baharlar öyle vuruyor. Oysa bunun işlenmemiş, belki içe işlememiş bilgisine, şiiriyle ezberine bile vakıfım yıllardır. Ahmed Arif yazmış 1968’de yayınlanan kitabında, “Hasretinden Prangalar Eskittim”de. “İçerde” yazmış o ömre bedel sayfaları:
“Demir kapı, kör pencere, /Yastığım, ranzam, zincirim, /Uğruna ölümlere gidip geldiğim, /Zulamdaki mahzun resim, /Haberin var mı? /Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş, /Karanfil kokuyor cıgaram /Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…”
Bahar hapistekine yeşil soğanla, sigarasındaki kokuyla, eski bir fotoğraftaki kadının entarisiyle geliyor. İtiraz bazen Demirtaş’a atfedilen intiraz, inkiras; “çiçek gibi insanların kalbini kırdınız, bahçeleriniz bahar görmesin”.
Bahar da bir tuhaf nicedir… Güneşi, dünyanı ılıtan sıcağı, bağı bahçesiyle tam tekmil hâline kaç yıldır hasretiz. Yalancı bahar, her mevsimden devşirme günleriyle beşinci mevsim… Daha geçenlerde kar yağdı tomur tomur ağaçların üstüne. Don, dolu vurdu… “Kaç bahar daha…” sorusu yine ayazda.
YAZI RESMİ: Vincent Van Gogh, “Mahkûmlar Çemberi”, 1890.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.