‘Keşke yaşananlar, Türkiye’nin Boğaziçi’ne şöyle alıcı gözle bakmasına vesile olsa…’

Boğaziçi’nin mükemmel olduğunu iddia etmiyorum. Dedim ya, yalnızca insanın kendisi kadar mükemmel. Ve insanın kendisi hiç mükemmel değil. Yine de Boğaziçi’nde içine girdiğim ve pratik olarak deneyimlediğim bazı olaylardan bahsetmeme izin verin.

Çocukken demokrasi ne demek diye sormuştum babama. Sokakta, televizyonda, eve gelen misafirlerin konuşmalarında, her yerde bunu duyuyordum. Her gün akşam haberlerinde siyasetçiler birbirlerine kızıp bağırırken bu kelimeyi kullanıyorlardı. Kızgın suratlar hatırlıyorum. Hayal meyal kaşlarını çatmış Ecevit, Özal, Demirel… Öfkeyle parmaklarını sallıyorlar birbirlerine. Bu demokrasiye aykırı diyor biri, hayır asıl sizin partiniz demokratik değil diyor öbürü. Anlıyordum ki bu çok istenen bir şey. Çok istenen ama bir türlü ulaşılamayan. Kaf dağının ardı gibi bir yer.

Altı yaşlarındaydım. Babam düşünce suçlusuydu. Düşüncesi neydi hatırlamıyorum. Konuştuğu ya da yazdığı bir şeylerden dolayı hep davaları olurdu. Bu benim hoşuma giderdi. Gurur duyardım. Babam düşünce suçlusu diye anlatırdım sokakta çocuklara. Devlet babamı sevmiyor çünkü babam doğruları söylüyor.

“Demokrasi siyasetçilerin söylediği bir yalan” dedi babam. “Siyasetçiler halktan oy toplamak için size demokrasi getireceğiz der, insanlar da onlara oy verir.”

Demek ki hazine gibi bir şey diye düşünmüştüm. Uzaklardan gelen. Kocaman bir gemiyle belki. Belki korsanların gemilerinde gizli hazine sandıklarına saklanmış. Alması, bulması, getirmesi çok ama çok zor bir şey. Üstelik bu çok uzun sürüyor. Gemiler çok uzakta. Hint Okyanusu kadar uzakta. Ama demek ki güzel bir şey, ki insanlar bunu kim vaat ederse etsin hemen umuda kapılıp inanıyor. Sonra hevesle oy veriyor gelecek diye.

“Tüm partiler ülkeye demokrasi getireceğini söyler, ama seçilince kendisine karşıt görüşte olanları hapse atar” dedi babam.

“Bu ne fena!” diye düşündüm. Bunun olur bir yanı yok muymuş baba? Başkalarını hapse atmayacak bir parti yok mu?

“Yok” dedi babam. “Hepsi aynı. Üstelik bunu herkes de biliyor, ama herkes rol yapmaya devam ediyor.”

“Neden?” dedim, “Ama neden?! İnsanlar neden rol yapar? Herkesin bildiği bir şeyi hiç kimse mi çıkıp söylemiyor? Arkadaşlar bunlar yalan, vazgeçelim birbirimizi kandırmayalım, demiyor mu kimse?” dedim.

“Hayır” dedi babam. “Zaten bunu yapan biri olursa onu hemen hapse atarlar. Bu düzen böyledir. Bu herkesin işine gelir. Kimse kendisinin de yalancı olduğunu itiraf etmez.”

“Ama berbat bir durum!” diye düşündüm. Her akşam haberlerde çıkıp birbirlerine bağıran siyasetçilerin hepsi rol yapıyor! Peki o öfkeleri, polemikleri, saatler saatler boyu bitmeyen tartışmaları? O yaştaki çocuk aklım için bütün bunlar benim için çok fazlaydı. 

“Türkiye demokrasi hakkında çok konuşulan bir yer. Çünkü Türkiye’de demokrasi yok” dedi babam. “Bir yerde bir şey çok konuşuluyorsa bu onun yokluğunu gösterir. Eğer ülkede demokrasi olsaydı hakkında bu kadar konuşmaya ihtiyaç duymazdık.”

Üzüldüm. Acaba ne zaman demokrasi hakkında bu kadar çok konuşmayız diye düşündüm.

Büyüdükçe anladım ki demokrasi siyasi bir model sadece. Kendi eksileri ve artıları olan bir sistem. İnsanların egemenliğini, eşitliğini, herkesin kendisini ifade etmesini destekleyen, dolayısıyla yalnızca insanların kendisi kadar mükemmel olan bir sistem.

***

Yıllar sonra Boğaziçi’nde farklı kimliklerde ve siyasi görüşlerde insanların birbirlerini dinlediklerine şahit oldum. Bu demokrasinin üzerine konuşmaya değil, demokrasinin içine girmeye, demokrasiyi gündelik hayatın içinde tecrübe etmeye benziyordu daha çok.

Boğaziçi’nin mükemmel olduğunu iddia etmiyorum. Dedim ya, yalnızca insanın kendisi kadar mükemmel. Ve insanın kendisi hiç mükemmel değil.

Yine de Boğaziçi’nde içine girdiğim ve pratik olarak deneyimlediğim bazı olaylardan bahsetmeme izin verin. Kendi gündelik hayatımda da anlatıyorum anlatıyorum, insanları inandırmakta zorluk çekiyorum ama anlatmaya devam edeceğim.

Bir gün bir arkadaşım, “Sümeyye” dedi, “Ben faşist Kemalist bir ailede büyüdüm. Boğaziçi’nde iki sene sonra başörtüsü eylemlerine katılmaya başladım.” Bu cümleyi sadece Boğaziçi’nde duydum. Ve bu çok da ender rastlanır bir durum değildir Boğaziçi’nde. Çünkü Boğaziçi’nde her şey olabilirsiniz ama faşist olamazsınız. Faşist olsanız bile faşist kalamazsınız.

Hiyerarşileri sorgulama pratiğimizden de bahsetmem gerek. Her türlü toplumsal eşitsizliği masaya yatırmanın yanısıra derslerde “ders”in kendisini bile problematize ederdik. Üstüne oturduğumuz sıralar, hocanın kürsüye çıkması, tahtada ders anlatması, anlatıcı ve dinleyici arasındaki hiyerarşiler.. Öğrenci ve öğretim üyesi arasındaki hiyerarşiyi kabul etmezdi pek çok hoca, bizim de bunu eleştirmemizi isterlerdi. Tabii ben yine kendi deneyimimden konuşuyorum ve en çok ders aldığım siyaset bilimi ve sosyoloji bölümü hocalarından bahsediyorum. Daha eşit ilişki kurmak için hocam demek yerine hocaya ismiyle hitap etmenin teşvik edildiği bir yer. Ben de çok uğraştım ama bu alışkanlığımı asla yıkamadım. Hala hocalarıma hocam diyorum 🙂

Ve bunun problematize edilmesinin açtığı tartışmayı da hala çok kıymetli buluyorum.

Başka bir derste saha araştırmasının nasıl yapılacağını tartışıyorduk. Fakirler, gecekondu mahalleleri, suçlular.. Bu konularda gidip araştırma ödevi getirmeyin asla dersten geçemezsiniz demişti hoca. Sen gidip Boğaziçili bir sosyoloji öğrencisi olarak Tarlabaşı’na gideceksin, fakir çocuklara sorular soracaksın, öyle mi? Tarlabaşı’ndaki komşu teyze bile seni şapkasından çıkarır! Araştırma nesnesi yapıla yapıla mülakat sorularını ezberledi onlar. O fakir çocuklar senden iyi Foucault bilir, sosyal teori anlatır. Başkası üzerinden, başkasını kendi ödevine nesne yaparak ödev yapamazsın. İlişki kurmalısın dedi. İlişki kurman da yetmez, o insanın işine yaraman lazım. Ödevini yazıp, kullanıp atamazsın. Asla unutamıyorum. Çünkü ödev konusu bulana kadar aylar geçmişti.

Bir derste de hocam bana şöyle demişti: “Sen başörtülüsün, o yüzden saha araştırmalarında edindiğin her deneyim aynı zamanda ‘başörtülü’ bir kadının deneyimi, seninle ilişki kuran herkes aynı zamanda ‘başörtülü’ bir kadınla ilişki kuruyor olacak. Ödevinde bunu görmezden gelme. Bu sana herkesten farklı bir perspektif kazandırıyor.”

Evet doğruydu. Türkiye genelinde dezavantaj olan özellikler Boğaziçi’nde tersine dönüyordu. Hatta dalga geçerdi insanlar Kürt, İşçi, Feminist ya da Başörtülü değilsen seni yüksek lisansa almazlar diye.

Elitizm tartışmaları da bu yüzden havada kalıyor bana sorarsanız. Evet sadece yüksek puanla girilebilen bir okul ama bir özel üniversite değil. Burada okumak için çok zengin olmanız gerekmiyor. Bir devlet üniversitesi. Kazandıktan sonra iyi liselerden mezun olanların İngilizce sınavını daha kolay geçmesi gibi eşitsizlikler tabii ki söz konusu. Fakat Boğaziçi’ne elit ya da seçkinci demek için yeterli mi bilmiyorum. Boğaziçi’ni özel yapan üst sınıf öğrencilere açık olması değil, kendine has bir kültürü olması. 

Demokrasiye hasret kalmış bir ülke için benim dileğim, tüm bu yaşananların Türkiye’nin Boğaziçi’ne şöyle alıcı gözle bakmasına vesile olması. Burası Türkiye’nin bir parçası. Benimseyebilirsiniz. Belki bu ülke için umutlanabilirsiniz.

Türkiye için değişim diliyorum.

Hayal ediyorum.

Tüm insanların birbirleriyle konuşabildiği bir ortam düşlüyorum.

Önceki İçerikAyasofya baş imamı: 1921 ve 24 anayasalarında laiklik yoktu, Cumhuriyet fabrika ayarlarına dönsün
Sonraki İçerikANALİZ – Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu: ‘Yukarıdan aşağıya doğru yayılan bir nefret söylemi var’