“İşsizlik oyunu ile iş buldum”

Fatih Serdar Yılmaz 2019'da Bodrum Güzel Sanatlar Fakültesi Oyunculuk Bölümünden mezun oldu. İş arama çabalarının sonuçsuz kaldığı noktada imdadına 'İkinci Derece İşsizlik Yanığı' adlı tek kişilik oyun yetişti. Uzun prova sürecinin ardından oyunun prömiyer tarihinden bir gün önce ilk koronavirüs vakası açıklandı ve iş hayatı başlamadan bitti. Fatih Serdar Yılmaz, bugünlerde sahnelediği oyununu Sümeyye Kavuncu’ya anlattı.

Şu an işsizlik Türkiye’deki en büyük sorunlarından biri. Siz de bu konuda bir tiyatro oynuyorsunuz. İkinci Derece İşsizlik Yanığı sizin için neden önemli? Biraz bahseder misiniz? 

Ben bu oyunu ilk okuduğumda çok samimi ve gerçek bulmuştum. Şu an evet Türkiye’de işsizlik ciddi bir sorun, bu nedenle oyun seyircilerin dikkatini çok çekiyor. Ali Cüneyd Kılcıoğlu da bunu trajikomik bir şekilde çok iyi ele almış. Ee, şu an ülkenin durumu böyleyken sizce de bu oyun önemli değil mi?

Oyunda Türkiye’de iş arayışı içindeki bir gencin başından geçen bin bir türlü macerayı izliyoruz, hem çok komik hem de çok üzücü…

Bu oyun bir varoluş krizini anlatıyor aslında. Bir ekonomik kriz var tabii ön planda ama aslında bir gencin varoluş krizini izliyoruz. Bir krizi her zaman diğer bir kriz oluşturur. Krizler birbirini tetikler. Burada da karakterin krizini oluşturan şey 2001 yılında yaşadığımız ekonomik kriz. Yani aslında ekonomik kriz ekseninde kendi hayatının içinde sıkışmış, var olmaya çalışan bir gencin hikâyesini anlatmaya çalışıyoruz.  

Bugün her yerde işsizlikten bahsediyoruz, rakamları konuşuyoruz ama her bir rakam bir insan, ve aslında o insanların gündelik hayatlarındaki detayları bilmeden onları rakamlara indirgiyoruz. Sanat biraz da bu işe yarıyor… Detaylara bakabiliyoruz.

Evet, aslında detaylara inince kim bilir daha ne hikâyeleri vardır insanların. Bu oyunda da seyirci kendisiyle özdeşlik kurduğu için ya da benzer olayları yaşadığı için birçok sahneye gülüyor. Oyunda, askerliğini yeni yapmış ve ülkede sadece bir üniversitede olan bir bölümden mezun olmuş bir gencin hikâyesini izliyoruz. Kıymetli bir bölüm aslında ama kendi mesleğini bir türlü yapamıyor, tek isteği düzgün bir işe girip hayatını idame ettirmek. Alakalı alakasız birçok sektöre iş başvurusu yapıyor. Kimisinde işe başlıyor ama hiç insani şartlarda çalıştırılmadığı için dayanamayıp işten ayrılıyor.

Evet bir de bu var. “Gençler iş beğenmiyor” diye bir cümle var, çok kolay söyleniyor, “çalışmak isteyene iş var”. Ama gençler o beğenmedikleri işleri neden beğenmiyorlar. Bunu da çok net görüyoruz oyunda. Şimdi spoiler vermeyeyim, merak edenler gelip izlesin…

Bazen hayatta öyle bir noktaya geliyorsun ki ne iş olsa yaparım abi diyorsun. Ama buna rağmen yapamıyorsun. Öyle işler…

Evet bunu çok güzel anlatmışsınız oyunda…

Oyunun yazarı Ali Cüneyd Kılcıoğlu aslında kendi yaşadığı olaylardan esinlenmiş yazarken. Karakterin yaşadığı birçok şeyi kendisi de yaşamış. 

Ah evet. Zaten oyundaki o karakterlerin hepsini tanıyorum ben. O komşuyu, o patronu, arkadaşları!

Oyunu güzel kılan da bu işte. Çünkü izlediğin karakterlerin hepsini tanıyorsun. Senin de hayatındalar onlar.

Yönetmen oyunun sonunda sahnede konuşurken “Fatih olmasaydı bu oyun olmazdı” dedi. Siz bu oyunu oynamaya nasıl karar verdiniz, ilk okuduğunuzda neler hissettiniz? O süreci merak ettim… Bir de pandemi oldu sonrasında.

İlkay (yönetmen) orada mütevazılık etti. Ekipteki tüm arkadaşlarımın oyuna katkısı büyük, hepimiz mücadele ettik, çok istedik. Oyun pandemi öncesi hazırlandığı için büyük bir sessizliğe gömülmüştü. Tozlu raftan çıkıp seyirciyle buluşabildiği için mutluyum. Nasıl karar verdik kısmına gelirsek; tekstle yeni tanışmıyorum, taa öğrencilik yıllarımdan beri bildiğim bir oyun.

Siz bu oyunu bilinçli bir şekilde seçtiniz o zaman…

Tabii, elbette.

2001 krizinde yazılmış bir oyun. Ama bugüne de çok oturuyor. Hatta daha fazla… Daha da çok işsiz genç var çünkü artık…

Evet, maalesef. O yüzden oyun güncelliğini kaybetmiyor aslında. 2001 yılında geçiyor hikâye ama hâlâ aynı şeyleri yaşıyoruz. İşsiz gençlerin sayısı katlanarak artıyor. Umutsuz değilim ama oyun belki elli sene sonra bile güncelliğini korumaya devam edebilir.

İnşallah elli sene sonra bu durumda olmayız diyeceğim ama  işsizlik hiçbir zaman tam olarak ortadan kalkmayacak sanırım. Evet aslında mesele sadece iş de değil. Bir varoluş krizi ve bu hep olacak… Oyunu oynamaya karar verme hikâyenizi anlatıyordunuz…

Ha evet. Öğrenciyken bu oyunla karşılaştığımda çok sevmiştim. Sınıf arkadaşlarımın desteğiyle küçük bir bölümünü öğrenci projesi olarak sahnelemiştik. Tamamını oynamak hayali hep vardı içimde. Mezun olduğumda çeşitli tiyatrolarda, televizyon ve sinema sektöründe oyuncu olarak iş aradım. Tüm çabalarımın sonuçsuz kaldığı noktada o an yaşadığım duyguların karşılığını ‘İşsizlik Yanığı’nda buldum. Tamamını oynama hayalimin vaktiydi. Bu sefer de yapımcı bulmak büyük dert oldu, kimse beni ve ekip arkadaşlarımı tanımadığı için bu oyuna yatırım yapmak istemedi. Sonunda biraz birikim ve borçla yapımcılığını kendim üstlendim. İlkay (Zengin) ve Yağmur’la (Şenbayrak) bir araya gelerek İkon Sahne’yi kurduk. Prova süreci vs derken prömiyer tarihimizden bir gün önce ilk vaka açıklandı ve sonrası malum.

Çok talihsiz olmuş. Zaten pandemi özellikle sanatçılar için çok zor geçti.

Evet, hazırlık serüveninden tutun da, uzun süre sahne almasını beklemesine kadar talihsiz… tıpkı kendisi gibi…

Sizin bu oyunu ortaya çıkarma hikâyenizden de ayrı bir oyun çıkar aslında… Gerçekten tam da hepiniz işsiz kalmışsınız.

Evet! Evet! Kesinlikle. Zaten oyundaki karakterle benim aramda o kadar çok benzerlik var ki. Melankolik bir tarafım vardır benim, karakterle en çok orada buluşuyoruz. Mesela tıpkı oyundaki karakter gibi bir oyuncunun ekonomik özgürlüğünü eline alması kolay olmuyor. Eğer devlet ya da şehir tiyatrolarında çalışan bir oyuncu değilseniz oynamadan para kazanmanız mümkün değil. Ben de bu oyun sayesinde iş sahibi oldum. İşsizlik oyununu oynayarak iş buldum diyebilirim. Oyuncunun sıkıntısına ayrı, seyircinin sıkıntısına ayrı çare olmuş oyun.

Evet ben de bunu sevdim sanırım. Çünkü ben de kendimden birçok şey gördüm oyunu izlerken. 

Mesela bazen şöyle şeyler oluyor. Bir sahneyi oynarken salonda tek bir kişiden bir kahkaha duyuyorum. Ya da birisi cık cık yapıyor. Tek bir kişi. Hah işte diyorum bu kişi, o kişi, bu iş görüşmesini yapmış kişi o. Bu sahneyi yaşamış. 

Seyirciden her seferinde aynı tepkileri alıyor musunuz? 

Hayır, her oyunun enerjisi farklı oluyor aslında. Seyirci iş çıkışı mı geldi, bir arkadaşı zorla mı getirdi, yorgun mu, aç mı… Üniversite öğrencisi ödev yapmak için mi geldi… Mekânın genişliği… salon… Bunların hepsi oyunu etkiliyor ve her seferinde başka bir lezzet çıkıyor ortaya. Seyirciyle karşılıklı flörtleşiyoruz aslında, bu da tek kişilik oyunların olmazsa olmazıdır. Yanında bir partnerin olmadığı için tüm enerjiyi seyirciden alırsın. Oyunun iyi olmasında seyircinin rolü çok büyük.

Oyuncunun sahneden seyirciyle flörtleşmesi! Bunu çok sevdim! Ben oyunu izledim, çıktım, sanki birisiyle dertleşmişim, içimi dökmüşüm gibi bir his vardı üstümde…

Ne güzel… Kara komedilerin bu yanını çok seviyorum işte. Kendi korkularını, içindeki karanlığı görüyorsun sahnede, yalnız olmadığını anlıyorsun.

Evet milyonlarca işsiz var… 

Ve sanıyorsun ki bazı şeyler sadece senin başına geliyor. 

Çünkü yaşarken çok yalnız yaşıyoruz bunları. Milyonlarca insanız ama hepimiz kendi başımızayız. 

Paylaşmak lazım aslında ama kimseyle paylaşmıyoruz.

Sizce bu oyun üzerinden insanlar bir araya gelir mi? Ya da bir aktivizm düşünür müsünüz mesela, bu oyun üzerinden bir araya gelen insanlarla?

Bunu seyircinin talep etmesi gerekir. Biz ekip olarak tabii ki bunu görmek isteriz. Ayrıca biz bu oyunu sahneleyerek aktivizme dökmüş oluyoruz, insanları bir araya getiriyoruz, sonrasında bir arada durmaları seyirciye kalmış.

Biz çok mu katlanan bir milletiz acaba? Sanki ne olursa olsun sisteme ayak uydurma kapasitemiz çok fazla milletçe. İsyan etmiyoruz. 

Kesinlikle öyle. Çocukluktan itibaren böyle yetiştiriliyoruz. Mesela annem sürekli beni tembihliyor, ‘aman oğlum siyasi bir şey söyleme oyunlarında’ diye. Ödü kopuyor başıma bir şey gelecek diye, haksız da sayılmaz. İsyan eden, yanlışlığa karşı eleştiri yapan ve söz söyleyen herkes bir şekilde kaybeden taraf oluyor. Bir süre sonra da kaybetmekten yorulup katlanmaya başlıyoruz işte. Okuduğum dönem bölüm başkanımız, susan öğrenci sevmezdi. Kendinin eleştirilmesine de bayılırdı. Ağzımızdan çıkan her şeyi ciddiye alıp cevap verirdi. Güzel bir eğitim aldım, ben ve arkadaşlarım hep birey sayıldı. Fikirlerimiz okulda kıymet gördü. Şimdi böyle akademisyenler bulmak çok zor, neler duyuyorum. ‘Konuşan öğrenci’ sisteminde eğitim almaya başladığımızda bence ‘katlanan insanlar’ olmaktan kurtulacağız.

Pandemi sonrasında daha iyi mi tiyatro sektörü?

Pandemi sonrası eski düzene dönüyoruz ama tiyatro sektörü tabii ki hâlâ zor. Seksenli doksanlı yıllarda haftada dokuz oyun oynanıyormuş. Şimdi haftada bir oyun ancak oynayabiliyoruz. Tiyatro iyice part time bir işe döndü.  

Sosyal medya da biraz buna sebep oldu galiba. Evde oturduğun yerde istediğin şeyi izleyebiliyorsun. 

Doğru evet. 

Aslında gidip bir tiyatro oyunu izlemek, orada olmak çok kıymetli bir şey. Ben kendi adıma artık online olan pek çok şeye katlanamıyorum pandemi sonrasında. Yüzyüze bir şeyler yapmaya hasret kaldık. 

Mesela bizi izlemeye öğrenciler geliyor genelde. Bodrum’da tiyatro seyircisi elli yaş üstü oluyordu hep. İstanbul’da ben gençlerin de tiyatro izlemeye gelmesine çok memnun oluyorum. Tiyatro hiçbir zaman kaybolmayacak bence. Azalmış olabilir ama hep bir şekilde var olmaya devam edecek.

Aslında tiyatroya gitmek çok romantik bir aktivite de olabilir. Bazı sahneleri o anda orada yaşamak, sonrasında üzerine konuşmak fena fikir değil. Mesela o kafayı kırıp oryantal yaptığınız sahne. Koptuk biz bütün salon o sahnede. 

O sahne karakterin kırılma noktalarından biri. Seyirci de bunu karakterle beraber yaşadığı için tepki gösteriyor haliyle. Ya da mesela yangın tüpü sahnesi var, orada da karakter romantik anlar yaşıyor yangın tüpüyle. İşte benim seyirciyle birlikte oynamak dediğim şey böyle bir şey. Tüm salonla bütünleşiyor oyuncu oralarda. Ve hiçbiri birbiriyle aynı olmuyor oyunların. Her seferinde farklı bir enerji oluyor her sahnede seyirciyle. Seyircinin etkisi çok büyük oyuna. 

Bir de 20’den fazla karakter var oyunda. Zorlandınız mı bu karakterleri çıkarırken? 

Tabii. 30’dan fazla hatta. Bu kısımlara çalışmak zordu. Her bir tipi bir yere oturttuk, gerçek hayatta karşılıklar bulduk önce. Özellikle yönetmen ve dramaturg bir ay boyunca oturup sadece bunlara çalıştı. Bu, oyuncunun ve ekibin en çok can çekiştiği yerdir. Tipi bulduktan sonra işlemek en zevkli kısmı ama bulana kadarki kısmı çok zor. 

Bir de oyun fiziksel olarak da enerjisi baya yüksek bir oyun. Ve bir saatten fazla sürüyor. Şınav çekiyorsunuz, hop koşuyorsunuz, oryantal yapıyorsunuz, o öfke krizleri vs. Bunlar da yorucu görünüyor. 

Tabii, çok tempolu bir oyun. Ben bu oyunu oynamak için spora başladım. Ciddi kondüsyon gerektiriyor. Sigarayı bıraktım. Kondüsyonu asla kaybetmemek gerekiyor. Yoksa şişip kalırsınız sahnede. 

Evet ve bunların hepsini yaparken bir de konuşuyorsunuz. 

Kolay değil ama çok çalışınca oluyor.

Peki sonrasında çok spor yapmışsınız gibi bir hamlama oluyor mu? Kaç gün dinleniyorsunuz bir oyundan sonra? 

Tabii ilk başta dediğin gibi bir hamlama oluyordu. Kas ağrıları üç gün beş gün devam ediyordu. Oynadıkça oynadıkça artık bunu yaşamamaya başladım. Şimdi rahat oynuyorum. 

Mesela iki gün üst üste oynayabilir misiniz bu oyunu?

Oynadım. Hatta prömiyer haftası beş oyunu bulduk.

Şu an kaç oyun kaldı? Nerede ne zaman izleyebilir izlemek isteyenler?

Bu sezon 6-7 oyunumuz daha var. Oyunlarımız Göztepe Oda Tiyatrosu’nda.

***

Fatih Serdar Yılmaz

2019’da Bodrum Güzel Sanatlar Fakültesi Oyunculuk Bölümünden mezun oldu. Kader Postası, Naptorun Pansiyon filmlerinde ve çeşitli reklamlarda oynadı. Aşk Delisi, Yaşamak Denen Bu Zahmetli İş ve Ay Işığında Şamata, oynadığı oyunlardan bazıları. Bir dönem Bodrum Şehir Tiyatrosunda çalıştı. Şu an İkon Sahne ve Göztepe Oda Tiyatrosu’nda oyuncu olarak çalışıyor.