Bir İsrail güvenlik stratejistinin önüne iki farklı Ortadoğu haritası koyalım.
Birinci haritada Türkiye PKK’yla savaşıyor; Türkiye ile Suriye Kürtleri düşman; Suriye parçalanmış; Şam ülkesinin tamamını kontrol edemiyor; Irak zayıf; Kürtler Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında birbirinden ayrı güvenlik denklemlerinin parçaları; Türkiye ile büyük Arap devletleri birbirlerine kuşkuyla bakıyor.
İkinci haritada ise Türkiye kendi Kürt meselesini çözmüş; PKK silah bırakmış; Ankara-Erbil ilişkileri derinleşmiş; Suriye Kürtleri Şam’la uzlaşmış ve Türkiye açısından tehdit olmaktan çıkmış; Suriye Türkiye ile işbirliği halinde yeniden bütünleşmeye başlamış; Irak ekonomik koridorlarla Türkiye ve Körfez’e daha fazla bağlanmış; Türkiye ile büyük Arap devletleri ekonomik ve güvenlik ilişkilerini geliştirmiş.
Bu iki Ortadoğu’dan hangisinin İsrail’e daha geniş askerî ve siyasî hareket serbestisi sağlayacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Türkiye’deki Kürt barış sürecini bu çerçevede okumak, 18 Ağustos’ta İsrail’in Suriye’nin kuzeybatısındaki Ebu Zuhur hava üssünü neden vurduğunu da farklı bir ışıkta gösteriyor.
Ebu Zuhur ve İsrail’in açık mesajı
İsrail 18 Ağustos günü Ebu Zuhur hava üssünü vurdu. Üs İsrail sınırında değil, Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafedeydi. Saldırıdan birkaç saat önce Türk askerî yetkililerinden oluşan bir heyetin üssü ziyaret ettiği Suriye kaynakları tarafından doğrulandı. İsrail ise Türkiye’nin buraya asker konuşlandırmaya hazırlandığını ve bunun kendi güvenliği açısından kabul edilemez olduğunu açıkladı.
Saldırıdan dört gün önce Mossad Başkanı Roman Gofman ile Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani arasındaki olağandışı telefon görüşmesinde de Türkiye’nin Suriye’deki askerî varlığı ele alınmıştı. İsrail Başbakanı Netanyahu saldırının ardından Türkiye’ye önceden uyarıda bulunduklarını açıkladı ve İsrail’in güneye doğru genişleyen bir Türk askerî konuşlanmasına izin vermeyeceğini söyledi. İsrail Savunma Bakanı Israel Katz da Erdoğan’ı Suriye’de “tehlikeli maceralara” girişmemesi konusunda uyardı.
Bu gelişme, Türkiye’de devam eden Kürt barış sürecine farklı bir yerden bakmayı mümkün kılıyor. Şöyle bir soru sorabiliriz: Türkiye’nin Kürt meselesini çözerek bölgesel kapasitesini artırması, Suriye’nin yeniden bütünleşmesini kolaylaştırması ve Ortadoğu coğrafyasıyla ekonomi ve güvenlik eksenli bağlarını kuvvetlendirmesi İsrail’in içinde hareket ettiği stratejik çevreyi nasıl etkiler?
Öncelikle şunu görmek gerekir: birbirinden şüphe eden, iç problemleriyle meşgul olan ve askerî kapasitelerini farklı tehditlere dağıtmak zorunda kalan ülkelerden oluşan bir Ortadoğu ile kendi iç ihtilaflarını azaltmış, ekonomik ilişkilerini geliştirmiş ve gerektiğinde güvenlik alanında koordinasyon kurabilen ülkelerden oluşan bir Ortadoğu, İsrail açısından aynı şey değil. Tabii buradan zorunlu olarak “İsrail Ortadoğu’da daima kaos ister” sonucu çıkmaz. İsrail istikrarlı bir Ürdün’den rahatsız değil, Mısır’ın çökmesini istemiyor ve Körfez ülkeleriyle yakınlaşmaya bizzat kendisi çalışıyor; İbrahim Anlaşmaları bunun en açık örneği. Tespiti şöyle yaparsak daha doğru olur: İsrail kendisinin dışında gelişen ve kendi hareket serbestisini sınırlayabilecek bölgesel konsolidasyonlardan rahatsız olur ve bunları engellemeyi kendi güvenlik paradigmasının önemli bir parametresi olarak görür. İsrail bölgeyi kendi taraf olduğu ya da en azından denetleyebildiği düzenlemelerle konsolide etmeyi amaçlar.
Parçalanmanın stratejik değeri
İsrail güvenlik düşüncesinde çevresindeki devletlerin iç bölünmelerinin stratejik değer taşıyabileceği fikri yeni değil. Ben-Gurion döneminde geliştirilen “periphery doctrine” (çevre doktrini), İsrail’in kendisini çevreleyen Arap devletleri karşısındaki yalnızlığını bölgedeki Arap olmayan aktörlerle ilişkiler geliştirerek aşmaya dayanıyordu. Türkiye, İran ve Etiyopya gibi devletlerin yanında Kürtler de farklı dönemlerde bu stratejik çevrenin parçası oldular.
Bu düşüncenin çok daha radikal ve açık bir ifadesine 1982’de yayımlanan dikkat çekici bir İsrail metninde rastlıyoruz. Oded Yinon’un “A Strategy for Israel in the Nineteen Eighties” (1980’ler için Bir İsrail Stratejisi) başlıklı makalesi, Dünya Siyonist Örgütü’nün yayın birimi tarafından çıkarılan Kivunim dergisinin Şubat 1982 tarihli sayısında yayımlandı. Sonradan ‘Yinon Planı’ olarak meşhur olan metin resmî bir belge değilse de, İsrail güvenlik düşüncesinde var olan bir stratejik tahayyülün bu denli açık biçimde tarif edilmesi bakımından önemli bir doküman.
Yinon Irak üzerinde özellikle duruyordu. Petrol kaynaklarına ve önemli bir askerî kapasiteye sahip Irak’ı İsrail bakımından ciddi bir tehdit olarak görüyor; İran-Irak Savaşı’nın ülkeyi içeriden aşındırabileceğini ve Irak’ın Kürt, Sünnî ve Şiî nüfus temelinde üç veya daha fazla siyasî yapıya ayrılabileceğini öngörüyordu. Suriye için çizdiği tablo daha da çarpıcıydı: Lübnan’daki mezhebî parçalanmayı bölgenin diğer devletleri için model olarak ele alıyor; Suriye’de kıyıda bir Alevî, Halep ve Şam çevresinde birbirinden ayrı Sünnî, güneyde ise Dürzi siyasî yapılarının ortaya çıkabileceğini yazıyordu.
Aradan 44 yıl geçtikten sonra Yinon’un İsrail açısından avantajlı gördüğü güvenlik mimarisi ile bugünkü fiilî tablo arasında şaşırtıcı benzerlikler var: Irak parçalandı. Suriye’de güçlü bir merkezî yapı yok; yeni rejim ülkeyi konsolide etmeye çalışıyor ama bunu ne derece başarabileceği belli değil; ülkenin güneyinde Şam’ın egemenliğinin zayıfladığı, Dürzilerin önemli ölçüde özerkleştiği ve İsrail’in askerî müdahalelerle merkezî yönetimin bölgedeki hareket alanını sınırladığı bir yapı ortaya çıktı. Şunu desek yanlış olmaz: Ortadoğu’daki bir ülke kendi içindeki etnik, mezhebî veya siyasî ihtilaflara ne kadar fazla askerî ve siyasî enerji harcıyorsa dışarıya yöneltebileceği kapasite o ölçüde azalır. Parçalanma —bunu İsrail yaratmış olsun ya da olmasın— İsrail açısından stratejik değer üretir.
Kürtler ve İsrail
İsrail’in Irak Kürtleriyle 1960’larda geliştirdiği ilişkiler bu mantığın teoriden ibaret olmadığını gösteren tarihî örneklerden biri. İsrailli araştırmacı Ofra Bengio’nun çalışmalarında anlattığı ilişki yalnızca Kürtlerin haklarına duyulan sempatiyle açıklanabilecek nitelikte değildi. Irak ordusunun önemli bir bölümünün ülkenin kuzeyindeki Kürt isyanıyla uğraşması, Bağdat’ın İsrail’e karşı kullanabileceği askerî kapasiteyi azaltıyordu. İran Şahı’nın da içinde bulunduğu bu ilişki ağı, İsrail’in klasik çevre doktriniyle son derece uyumluydu. İlişkinin İsrail açısından ortaya çıkardığı jeopolitik sonuç açıktı: Irak’ın askerî kapasitesinin önemli bir bölümü İsrail’e yönelmek yerine Irak’ın kendi sınırları içerisinde tüketiliyordu.
1970’lerin başında Molla Mustafa Barzani liderliğinde gelişen ABD-İsrail destekli Kürt isyanı, 1975’te imzalanan Cezayir Anlaşması sonrasında dış korumasını yitirince çok kısa sürede çöktü. Dışişleri Bakanı Kissinger konuyu şu cümledeki acımasız soğuklukla yorumlayacaktı: “Gizli servis operasyonları hayır faaliyetleri değil, dış politika araçlarıdır.”
Öcalan’ın farklı Kürt jeopolitiği
Barzani ile kıyaslandığında Abdullah Öcalan’ın çizgisi bu açıdan oldukça farklı. Öcalan’ın yaklaşık yarım yüzyıllık siyasî hayatının hiçbir belirgin döneminde İsrail’le stratejik bir hizalanma görülmedi. PKK, 1970’lerin Türkiye devrimci solunun güçlü Filistin dayanışması içerisinde şekillendi. Öcalan’ın Suriye ve Lübnan’a geçmesinden sonra örgütün ilk kadrolarının bir bölümü Filistinli örgütlerin kamplarında eğitim gördü. İsrail’in 1982 Lübnan harekâtı sırasında PKK mensupları Filistinli örgütlerle birlikte İsrail ordusuna karşı savaştılar; örgüt bu çatışmalarda kayıplar verdi.
Öcalan daha sonra klasik Marksist-Leninist çizgiden önemli ölçüde uzaklaştı, fakat İsrail’le arasındaki siyasî mesafe ortadan kalkmadı. Bunun gerekçesi zaman içinde değişti. Öcalan bağımsız Kürt ulus-devleti hedefini terk ederken, İsrail’in ulus-devlet modelini de eleştiren ve Kürt meselesinin çözümünü mevcut devlet sınırlarının parçalanmasında değil bu devletlerin dönüşmesinde arayan bir çizgi geliştirdi. Barzani hareketiyle Öcalan çizgisi arasında bu nedenle yalnızca ideolojik değil, jeopolitik bir farklılık da ortaya çıktı: Bağımsız Kürdistan hedefi İsrail açısından desteklenebilir bir proje olurken, Öcalan’ın benimsediği yaklaşım Kürtlerin yaşadıkları devletlerden kopmasını değil, bu devletler içerisinde yeni bir siyasî ilişki kurmasını öngörüyor.
Veysi Aktaş’ın birkaç gün önce yaptığı açıklama tam bu nedenle dikkat çekici. İmralı’da Öcalan’la on yılı aşkın süre birlikte kalan Aktaş, Öcalan’ın bugünkü süreci İsrail faktöründen bağımsız değerlendirmediğini anlattı. Aktaş’ın aktardığına göre Öcalan, meseleyi “Proto İsrail-Post İsrail” kavramlarıyla açıklıyor ve İsrail’in bugün Ortadoğu’da milliyetçi bir Kürt ulus-devletine ihtiyaç duyduğunu düşünüyor; PKK ve Öcalan ise bu seçeneği reddediyor. Aktaş’ın açıklamalarının PKK’nın kuruluşundan bu yana süregelen İsrail karşıtı çizgiyle tutarlı olduğu açık. Bunu süreç başladıktan sonra üretilmiş konjonktürel bir söylem olarak görmek de zor. Öcalan’ın İsrail’le hizalanmaması yeni değil; bugün değişen ise bu mesafenin aldığı biçim ve barış tercihiyle kurduğu doğrudan ilişki.
Suriye laboratuvarı
İsrail’in bahsettiğimiz bölgesel güvenlik doktrininin bugünkü en önemli sahası Suriye. İç savaşın ardından Suriye uzun süre tek bir devletin egemenliğinde bir coğrafyadan ziyade farklı güçler tarafından kontrol edilen parçalı bir güvenlik sahasına dönüştü: kuzeydoğuda SDF, kuzeyde Türkiye destekli güçler, güneyde Dürzilerin yoğun olarak yaşadığı bölgeler ve bütün ülke üzerinde tam egemenlik kuramayan Şam yönetimi. İsrail açısından bu düzenin en önemli sonuçlarından biri sahip olduğu geniş askerî hareket serbestisiydi.
İsrail yıllar boyunca özellikle İran’ın Suriye’deki askerî varlığına ve Hizbullah’a silah sevkiyatına karşı Suriye topraklarında yüzlerce operasyon gerçekleştirdi. Suriye devleti bu operasyonları engelleyebilecek veya İsrail’e bedel ödetebilecek bir caydırıcılık kapasitesi oluşturamadı. Esad rejiminin çöküşünden sonra İsrail Suriye’nin geride kalan askerî kapasitesine yönelik geniş saldırıları ve Golan çevresindeki yeni askerî mevcudiyeti ile Suriye’den gelebilecek tehdit potansiyelini daha başlangıç aşamasında engellemeyi amaçladı.
Yeni Şam yönetiminin ülkeyi yeniden konsolide etmeye başlaması bu tabloyu değiştiriyor. Kürtlerin Şam’la anlaşması, Dürzilerin merkezî sisteme hangi şartlarda katılacağı ve özellikle Türkiye’nin yeni Suriye ordusunun kurulmasında oynayacağı rol artık İsrail açısından doğrudan güvenlik sorunu olarak algılanıyor. “Parçalanmış bir Suriye”nin kendi toprakları üzerinde egemenlik kurmuş ve askerî kapasitesini yeniden oluşturmuş bir Suriye’ye göre İsrail’e daha geniş hareket serbestisi sağladığını görmek zor değil.
Ebu Zuhur saldırısı bu nedenle önemli. İsrail artık yalnız İran’ın veya Hizbullah’ın Suriye’ye yerleşmesini değil, Türkiye’nin yeni Suriye devletinin askerî kapasitesini geliştirmesini ve Suriye’de askerî nüfuz kazanmasını da kendi güvenlik hesabının konusu hâline getiriyor. Üstelik Ebu Zuhur İsrail sınırında değil, Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafede. İsrail’in buradaki muhtemel Türk mevcudiyetini dahi kırmızı çizgi olarak görmesi, meselenin yalnızca kendi sınırının hemen ötesindeki askerî tehditlerden ibaret olmadığını düşündürüyor.
Kürt fay hattından Kürt köprüsüne
Türkiye’deki Kürt barışının bölgesel önemi tam burada ortaya çıkıyor. PKK meselesi Türkiye’nin yalnızca bir iç güvenlik problemi olmadı. Kırk yılı aşkın süredir Türkiye’nin askerî, ekonomik ve siyasî kaynaklarının önemli bir bölümünü tüketti; Türkiye-Irak ilişkilerini etkiledi; Ankara’nın Irak Kürdistanı’yla ilişkilerini şekillendirdi; Suriye iç savaşından sonra Türkiye’nin Suriye politikasının temel belirleyicilerinden biri hâline geldi ve Türkiye ile ABD arasında ciddi krizlere yol açtı. Kısacası Kürt meselesi, Türkiye’nin bölgesel hareket kabiliyetini sınırlayan yapısal faktörlerden biri oldu.
Barış sürecinin başarıya ulaşması Türkiye’nin elini rahatlatarak ciddi bölgesel etkiler oluşturabilir. 1970’lerin başında İsrail açısından Irak’taki Kürt silahlı hareketinin stratejik sonuçlarından biri Irak devletinin askerî enerjisinin önemli bir bölümünü kendi sınırları içerisine hapsetmesiydi. Türkiye’deki Kürt meselesinin çözülmesinin muhtemel sonucu aynı mekanizmanın tersine dönmesi olabilir: Türkiye kırk yıldır kendi sınırları içerisinde ve sınırlarının hemen ötesinde tükettiği enerjiyi serbest bırakırken, Kürt coğrafyası Türkiye’yi içeriden zorlayan bir güvenlik kuşağı olmaktan çıkıp Türkiye’yi Irak ve Suriye’ye bağlayan bir köprüye dönüşebilir.
Irak Kürdistanı’nda bunun altyapısı zaten mevcut. Bir dönem bağımsızlık ihtimali nedeniyle Ankara’da güvenlik tehdidi olarak görülen Erbil, bugün Türkiye’nin önemli ekonomik ve siyasî ortaklarından biri. Ticaret, enerji, Türk şirketlerinin bölgedeki faaliyetleri ve sınır geçişleri yoğun bir karşılıklı bağımlılık meydana getirmiş durumda. PKK’nın Kuzey Irak’taki varlığı ise bu ilişkinin güvenlik boyutunu sürekli problemli tutuyor. PKK faktörünün ortadan kalkması Ankara-Erbil ilişkilerinin önündeki en önemli güvenlik engellerinden birini büyük ölçüde aşabilir.
Daha büyük değişiklik Suriye’de ortaya çıkabilir. Türkiye’nin Suriye Kürtleriyle yaşadığı problemin merkezinde Ankara’nın SDF/YPG ile PKK arasında kurduğu organik ilişki var. PKK’nın silahlı mücadeleyi sona erdirdiği, Türkiye’de Kürt meselesinin siyasî zeminde normalleştiği ve Suriye Kürtlerinin yeni Suriye devletinin bir parçası hâline geldiği bir senaryoda Türkiye’nin güney sınırındaki bugünkü çatışma coğrafyasının önemli bir bölümü anlamını kaybedebilir. Veysi Aktaş’ın Mazlum Abdi’nin Öcalan’la görüşmesi ihtimalinden söz etmesi ve bunu Türkiye’deki sürecin ilerlemesiyle ilişkilendirmesi, Öcalan çevresinin Türkiye’deki barışla Suriye Kürtlerinin geleceğini birbirinden bütünüyle bağımsız dosyalar olarak görmediğini de ortaya koyuyor.
Bunun sonucu haritaların değişmesi olmayabilir; fakat jeopolitik denklemlerin değişmesi muhtemeldir. Türkiye’nin güneydoğusu, Irak Kürdistanı ve Kuzey Suriye arasında bugün güvenlik duvarlarıyla birbirinden ayrılan alanlar ekonomik, siyasî ve toplumsal olarak birbirine bağlanmaya başlayabilir. Diyarbakır-Erbil-Halep hattında insanların, malların, sermayenin ve enerjinin daha rahat dolaştığı; Ankara, Erbil ve Şam’ın birbirlerini güvenlik tehdidi olarak görmedikleri yeni bir bölgesel alan ortaya çıkabilir. Kürt coğrafyası böylece Türkiye’yi Irak ve Suriye’den ayıran bir jeopolitik fay hattı olmaktan çıkıp Türkiye’yi bu iki ülkeye bağlayan bir jeopolitik köprüye dönüşebilir.
Mesele Kürtlerden daha büyük
Üstelik bütün bunlar Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerinin geliştiği, savunma işbirliğinin siyasî yakınlaşmanın önemli bir parçası hâline geldiği ve Irak’ın Kalkınma Yolu gibi projelerle kendisini Türkiye ile Körfez arasındaki ekonomik bağlantının merkezine yerleştirmeye çalıştığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu gelişmelerin arkasında tek bir plan yok; aktörlerin menfaatleri her konuda örtüşmüyor ve bunları İsrail’e karşı kurulmakta olan yekpare bir blok gibi sunmak yanlış olur. Fakat birbirinden bağımsız bu süreçlerin jeopolitik sonuçları aynı noktada kesişiyor: Ortadoğu’daki parçalanma azalırken bölgenin kendi içerisinde daha fazla bağlantı üretmesi, İsrail’in tek taraflı hareket serbestisini daraltıyor.
İsrail açısından meselenin püf noktası burada. Türkiye’nin, Suudi Arabistan’ın, Irak’ın veya yeni Suriye’nin İsrail’e karşı bir savaş cephesi kurması gerekmiyor. Birbiriyle konuşabilen, ticaret yapan, altyapılarını birbirine bağlayan, kendi iç güvenlik problemlerini azaltan ve gerektiğinde koordinasyon kurabilen devletlerden oluşan bir bölge, kaynaklarını kendi iç mücadelelerinde tüketen parçalı bir bölgeye göre İsrail’in tek taraflı hareket kabiliyetini doğal olarak sınırlar.
Suriye bunun bugün gözümüzün önünde gerçekleşen örneğini sunuyor. Parçalanmış Suriye’de İsrail son derece geniş bir operasyon serbestisine sahipti. Türkiye’nin askerî olarak ağırlık kazandığı ve Şam’ın ülke üzerindeki kontrolünü yeniden kurmaya başladığı bir Suriye’de ise aynı serbesti daralıyor. Ebu Zuhur saldırısı, İsrail’in bu ağırlığın sonuçlarını beklemek yerine askerî altyapısını daha oluşum aşamasında sınırlamaya çalıştığını gösteriyor.
Sonuç
Konuyu burada İsrail’in Türkiye’deki Kürt barışından duyduğu rahatsızlığa getirebiliriz. Birkaç ay önce bütünüyle spekülatif görünebilecek bu analizin önemli halkaları artık daha somut. İsrail’in geçmişte Irak’ın Kürt çatışması içerisinde tükettiği kapasiteden stratejik fayda sağladığını biliyoruz. İsrail güvenlik düşüncesi içerisinde Ortadoğu devletlerinin etnik ve mezhebî hatlar boyunca parçalanmasını İsrail lehine değerlendiren bir düşünce damarının bulunduğunu Yinon gibi metinlerden görüyoruz. Öcalan’ın siyasî hayatının hiçbir belirgin döneminde İsrail’le hizalanmadığını, bugün ise Kürt ulus-devleti seçeneğini reddederek Türkiye ile silahlı çatışmanın sona ermesini savunduğu da bildiklerimiz arasında. Öcalan’ın yakın çevresi bu tercihi açıkça İsrail’in bölgesel hesaplarının alternatifi olarak anlatıyor ve nihayet İsrail, Türkiye’nin Suriye’de askerî nüfuz kazanmasını kendi güvenlik problemi ilan ederek Türkiye sınırına yakın bir Suriye hava üssünü vuruyor.
Türkiye tüm bu süreçte öncelikle kendi iç problemini çözmeye çalışan bir aktör. Lakin barış gerçekleşirse bunun bölgesel sonuçları da olacak; Kürt coğrafyası Türkiye’yi içten kemiren bir güvenlik fay hattı olmaktan çıkacak, bu dönüşüm beraberinde bölgesel bir bütünleşme ihtimali oluşturacak. İsrail asıl Türkiye’deki sürecin bu yapısal sonuçları doğurabilme ihtimalinden rahatsız oluyor.
Soruyu “İsrail Kürt barışını ister mi?” diye sormak meseleyi gereğinden fazla daraltıyor. İsrail’in asıl meselesi Kürtlerin Türklerle barışmasının da ötesinde; bu barışın ortaya çıkarabileceği yeni Ortadoğu. Öcalan’ın tercih ettiği çözüm Kürtleri Türkiye’den koparmak yerine Türkiye’yle yeniden ilişkilendirir, aynı süreç Suriye Kürtleriyle Türkiye arasındaki çatışmayı azaltır, Suriye’nin yeniden bütünleşmesini kolaylaştırır ve Türkiye’yi Irak ile Arap dünyasına daha güçlü biçimde bağlarsa, kırk yıllık bir çatışmanın sona ermesinin sonucu yalnız silahların susması olmayacaktır. Kürt barışı, Ortadoğu’nun uzun zamandır birbirinden kopuk duran bazı parçalarının yeniden birbirine bağlanmaya başlaması anlamına da gelebilir. Bu gelişmenin İsrail’i derinden rahatsız edeceğini söylemek artık bir spekülasyonun çok ötesinde. Irak 1970’lerden başlayarak önce kendi Kürtleriyle, sonra da İran’la savaşarak gücünü tüketti; Türkiye’nin aynı tarihin mahkûmu olup olmayacağını ise İsrail’in stratejileri değil bizim tercihlerimiz belirleyecek.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.