Dizinin ilk yazısında insanların yalnızca çöken binaların değil, çöken bir sistemin altında öldüğünü söylemiştim (“İnsanlar binaların değil, çöken bir sistemin altında öldü”). O sistemin en belirgin özelliklerinden biri, sorumluluğu altındaki yapı stokunu tanımaması; daha doğrusu, tanımayı sürekli ertelemesidir.
Depremin nerede ve ne zaman olacağını gün ve saat vererek bilemeyebiliriz. Fakat deprem tehlikesini, zemin özelliklerini, yapı stokunun kırılganlıklarını ve nüfusun maruziyetini araştırabiliriz. Hangi mahallelerde, hangi yapı türlerinde ve hangi kullanım biçimlerinde kaybın büyüme ihtimalinin yüksek olduğunu belirleyebiliriz. Bunun için gereken ilk şey, güvenilir ve güncel bilgidir.
Bilgi yoksa öncelik yoktur. Öncelik yoksa plan yoktur. Plan yoksa kaynak, en çok ihtiyaç duyulan yere değil; talebi en güçlü, arsası en değerli veya siyasi baskısı en yüksek yere gider.
Afet yönetimi enkaz başında başlamaz.
Afet yönetimi yalnızca depremden sonra arama kurtarma ekiplerini sevk etmek değildir. Bütünleşik afet yönetimi; risk azaltma, hazırlık, müdahale ve iyileştirme aşamalarının birlikte yürütülmesini gerektirir. AFAD da kendi kurumsal tanımında kriz yönetiminden risk yönetimine geçildiğini; tehlike ve risklerin önceden tespit edilmesini, zararları önleyecek veya azaltacak tedbirlerin afet olmadan önce alınmasını esas kabul ettiğini söylüyor (AFAD, Bütünleşik Afet Yönetimi Sistemi).
Bu zincirin ilk halkası riskin bilinmesidir. Riski bilmenin başlangıç noktalarından biri de yapı stoku envanteridir.
AFAD, yapı envanterini mevcut yapıların adedi, yapı malzemesi, taşıyıcı sistemi ve yaşı gibi özelliklerinin belirlenmesi için yapılan tespit ve kayıt işlemi sonucunda oluşan bilgiler olarak tanımlıyor (AFAD Açıklamalı Afet Yönetimi Terimleri Sözlüğü). Ancak gerçek bir envanter, belediyenin elindeki ruhsat dosyalarının sayılmasından ibaret olamaz. Her bina için konum, yapım yılı, taşıyıcı sistem, kat adedi, kullanım biçimi, proje ve ruhsat durumu, sonradan yapılan değişiklikler, zemin ve tehlike bilgisi, güçlendirme veya hasar geçmişi gibi veriler birbiriyle ilişkilendirilmeli; yapıdaki her değişiklik sisteme işlenmelidir.
Envanter bir defa hazırlanıp rafa kaldırılacak rapor değil, yaşayan bir kamu bilgi sistemi olmalıdır.
Burada önemli bir ayrımı da yapmak gerekir: Envanter çıkarmak, ülkedeki her binanın ayrıntılı deprem performans analizini yapmak demek değildir. Envanter bize elimizde ne bulunduğunu gösterir. Hızlı tarama, hangi binaların ayrıntılı incelemede öncelik taşıdığını belirler. Kesin risk tespiti ve performans analizi ise daha ileri mühendislik incelemelerini gerektirir. İstanbul Büyükşehir Belediyesinin hızlı tarama sonuçlarının kesin nitelikte olmadığını ve yüksek veya çok yüksek risk grubunda çıkan yapılar için ayrıntılı inceleme gerektiğini özellikle belirtmesi de bu ayrımı gösteriyor (İBB Bina Tespiti – Sıkça Sorulan Sorular).
Doğru sıra şudur: Önce kayıt, sonra tarama ve önceliklendirme, ardından ayrıntılı inceleme, nihayet gerekliyse güçlendirme, ihtiyaca göre tahliye veya yenileme. Biz ise çoğu zaman ilk basamağı bile tamamlamadan son basamak hakkında konuşuyoruz.
Yükümlülük yeni değil.
Türkiye’de yapıların ruhsat ve proje bilgilerinin idare tarafından kayda alınmasının kökleri eski imar mevzuatına kadar uzanıyor. Afet riskini esas alan çağdaş envanter politikasının açık biçimde yazılı hale gelmesi ise özellikle 2010’dan sonra gerçekleşti.
2010 tarihli KENTGES Belgesi’nin 11.3.3 numaralı eylemi, risk türlerinin belirlenebilmesi için bilgi paylaşımında standart oluşturulmasını ve yapı stoku envanterinin hazırlanmasını öngörüyordu (KENTGES: Bütünleşik Kentsel Gelişme Stratejisi ve Eylem Planı).
2011’de yayımlanan Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı’nda ise okul ve hastaneler başta olmak üzere bina envanterinin çıkarılması, bina kimlik sisteminin geliştirilmesi ve mevcut yapıların hasar görebilirlikleri ile risklerine göre gruplandırılması hedeflendi. Bu çalışmalar için 2012-2017 dönemi öngörüldü (UDSEP-2023, Resmî Gazete).
KENTGES ve UDSEP bir kanun ya da yönetmelikle aynı hukuki düzeyde değil. Fakat idarenin sorunu bildiğini, çözüm yolunu tarif ettiğini ve kendisine takvim koyduğunu gösterir. Başka bir ifadeyle bunlar, riskin öngörülemez olduğu savunmasını değil; öngörüldüğü halde gereğinin tamamlanmadığını belgelendirir.
Daha da açık hüküm 2013’te geldi. Afet ve Acil Durum Müdahale Hizmetleri Yönetmeliği’nin 16’ncı maddesinin dördüncü fıkrası; büyükşehir belediyeleri, belediyeler ve il özel idarelerinin ihtiyaç duyulabilecek yapı stoku envanteri ile diğer verileri kent bilgi sistemlerine işlemesini, güncel tutmasını ve AFAD’ın kullanımına açık bulundurmasını emrediyordu (18 Aralık 2013 tarihli Yönetmelik).
31 Aralık 2025’te yayımlanan yeni yönetmelik de sorumluluğu ortadan kaldırmadı. Yönetmeliğin 14’üncü maddesinin on üçüncü fıkrasına göre belediyeler ve özel idare teşkilatları, doğru konumunda ve güncel haliyle ulusal adres veri tabanına işlenmesinden sorumlu oldukları yapı stoku envanterini Mekânsal Adres Kayıt Sistemi’nde (MAKS) oluşturmak ve AFAD’ın kullanımına açık tutmak zorunda (31 Aralık 2025 tarihli Yönetmelik, m. 14/13). Belediye Kanunu da belediyelere deprem ve diğer afetlerin zararlarını azaltmak amacıyla afet ve acil durum planlarını yapma, ekip ve donanımı hazırlama görevi veriyor (5393 sayılı Belediye Kanunu, m. 53).
Ne var ki bu hükümler, her binanın ayrıntılı deprem performansının belirlenmesini tek başına emretmiş sayılmaz. Özellikle 2025 hükmü, yapı ve adres verisinin doğru konumla, güncel biçimde MAKS’ta tutulmasına odaklanıyor. Ayrıntılı risk gruplaması ve performans incelemesi, bu kayıt altyapısının üzerine kurulacak ayrı aşamalardır. Tam da bu nedenle yalnızca “adres sistemimiz var” demek, risk envanterimiz var demek değildir.
Özetle sorun, mevzuatta hiçbir görev bulunmaması değildir. Sorun; yazılan görevin ülke çapında, ortak standartla, denetlenebilir biçimde ve sonuç doğuracak şekilde yerine getirilmemesidir.
Sorumluluk da tek bir kuruma ait değildir. Yerel idareler veriyi üretmek ve güncel tutmak; merkezi idare ortak standardı kurmak, kurumların verilerini birleştirmek, uygulamayı izlemek, finansmanı ve sosyal politikaları oluşturmak; AFAD ise risk azaltma ve afet planlamasında bu verinin kullanılmasını sağlamak zorundadır. Tapu, adres, nüfus, ruhsat, yapı denetim ve dönüşüm kayıtları birbirinden kopuk kaldığında herkesin elinde bir parça bilgi bulunur, fakat hiç kimsenin elinde karar vermeye elverişli bütün bulunmaz.
TBMM’nin 2021 tarihli Deprem Araştırma Komisyonu Raporu da riskli yapı stokunun belirlenmesini ve riskli yapı tespitlerinin ivedilikle yürütülmesini önerdi (TBMM, 278 sıra sayılı Komisyon Raporu). 6 Şubat’tan sonra hazırlanan raporun adı dahi “depreme dirençli yapı stokunun oluşturulması”nı içeriyordu (TBMM, 449 sıra sayılı Komisyon Raporu). Tespit var, öneri var, mevzuat var. Eksik olan uygulama, izleme ve fikrî takip.
Depremin çektiği kura: Kanlı piyango.
Yapı stokunuzu bilmiyorsanız hangi binanın önce ayrıntılı inceleneceğini de bilemezsiniz. Hangi okulun, hastanenin, yurdun, adliyenin veya itfaiye binasının güçlendirilmesi gerektiğini; hangi mahallede tahliye ve barınma planının daha acil olduğunu; sınırlı kamu kaynağının nereye yöneltileceğini bilimsel bir sıraya koyamazsınız.
O zaman geriye tek bir “tespit yöntemi” kalır: Depremi beklemek.
Deprem olur; bazı binalar ayakta kalır, bazıları ağır hasar alır, bazıları çöker. İdare, yıllardır toplaması ve değerlendirmesi gereken bilgiyi enkaz başında öğrenir. Hangi binanın ölümcül olduğunu deprem seçer. Biz de sonucu, piyango çekilişini izler gibi izleriz.
Ama bu piyangonun bileti bir bina, ikramiyesi ölümdür. Bu nedenle adı kanlı piyangodur.
İnşaat Mühendisleri Odası, 17 Ağustos’un yirmi yedinci yılı yaklaşırken yaptığı açıklamada, 2026 Türkiye’sinde ülke çapında güvenilir ve bütüncül yapı stoku verisinin hâlâ bulunmadığını; yapı stokunu tanımayan bir yönetimin deprem riskini yönetemeyeceğini bir kez daha vurguladı (İMO, “Riskli Yapıların Belirlenmesi İçin Neyi Bekliyorsunuz?”). Bu cümleyi 2026’da kurmak zorunda kalmamız ne demektir?
Envantersiz kentsel dönüşüm, pusulasız yolculuktur.
Envanter yalnızca akademik bir veri çalışması değildir. Kentsel dönüşümün nereden başlayacağını belirleyecek pusuladır.
Güvenilir bir envanter ve risk önceliklendirmesi varsa önce can kaybı ihtimali en yüksek yapılara, kritik kamu binalarına, nüfusu yoğun mahallelere, eski ve denetimsiz yapı gruplarına, müdahale güzergâhlarını kapatma ihtimali bulunan binalara kaynak ayırabilirsiniz. Güçlendirme ile yenileme arasında maliyet ve kamu yararı karşılaştırması yapabilir; dar gelirli malik ve kiracılar için sosyal destek programını önceden kurabilirsiniz.
Envanter yoksa dönüşüm; malik başvurusunun, arsa değerinin, müteahhit ilgisinin, emsal artışı beklentisinin ve siyasi pazarlığın peşinden gider. Riskli olan değil, rantı dönüşümü finanse etmeye yeten yer daha kolay dönüşür. Kentsel dönüşüm, afet riskini azaltma politikasından çıkıp parsel bazlı gayrimenkul faaliyetine dönüşür.
Bu kara düzen gerçekten sadece vurdumduymazlığın sonucu mudur? Yoksa ölçülebilir, denetlenebilir ve hesabı sorulabilir bir öncelik sırası bazı çevrelerin işine gelmediği için mi kalıcılaştırılmaktadır?
Bir niyeti belgesiz olarak kesinleştiremeyiz. Fakat sonucu görebiliriz: Envanter kamusal tercihleri görünür ve denetlenebilir kılar; envantersizlik ise geniş bir takdir alanı, eşitsizlik ve rant imkânı yaratır.
6 Şubat’tan sonra hızlanan taramalar ne söylüyor?
6 Şubat depremlerinden sonra çeşitli belediyeler yapı stoku ve hızlı tarama çalışmalarını başlattı veya hızlandırdı. Kocaeli’de 1999 depreminden önce yapılmış binaların taranması için belediye, üniversite ve İnşaat Mühendisleri Odası iş birliği yaptı (Kocaeli Büyükşehir Belediyesi). Bursa’da belediyeler, üniversiteler ve meslek odalarıyla hızlı değerlendirme protokolü açıklandı (Bursa Büyükşehir Belediyesi). İstanbul Büyükşehir Belediyesi 1999 depreminden sonra başlamıştı ve belki en çok mesafe kateden idare oldu (İBB Bina Tespiti Projesi).
Bu çalışmaların kullandığı ölçütler de öğreticidir. Bornova yapı envanteri çalışmasında kat adedi, zemin katın kullanım amacı, yumuşak veya zayıf kat, planda ve düşeyde düzensizlik, ağır çıkma, kısa kolon, görünen yapı kalitesi ve topoğrafya gibi göstergeler kaydedildi (İMO İzmir Şubesi, Bornova Yapı Envanteri).
Burada iki yanlış sonuca düşmemek gerekir. Birincisi, kat sayısı yüksek olan her bina riskli değildir; kat sayısı, taşıyıcı sistem ve diğer verilerle birlikte değerlendirmede kullanılan bir değişkendir. İkincisi, bir binada çıkma veya asma kat bulunması tek başına o binanın yıkılacağı anlamına gelmez. Hızlı tarama göstergeleri kesin mahkûmiyet kararı değil, ayrıntılı inceleme için öncelik işaretidir.
Benzer biçimde “yumuşak kat”, imar mevzuatının kayıtsız şartsız serbest bıraktığı basit bir mimari tercih olarak görülemez; Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği’nde tanımlanan bir taşıyıcı sistem düzensizliğidir (Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği). Mühendislik hesabında dikkate alınması gereken böyle bir düzensizliğin hızlı taramada olumsuzluk göstergesi olarak kullanılması kendi başına çelişki değildir. Çelişki, bilinen bu özelliklerin mevcut stokta sistematik biçimde araştırılmaması ve tespitin zorunlu bir karar zincirine bağlanmamasıdır.
Fakat bu göstergelerin depremden sonra yeniden gündeme gelmesi ciddi bir çelişkiyi ortaya çıkarıyor. 12 Mayıs 2023’te Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği değiştirilerek, içinde konut bulunan binaların ticari zemin katlarında belirli taşıyıcı sistem şartlarının yanı sıra kısa kolon oluşturulmaması, asma kat ve kapalı çıkma yapılmaması zorunlu hale getirildi; zemin hariç dört ve daha fazla katlı binalarda kapalı çıkma yasaklandı, daha az katlı yapılarda ise ek taşıyıcı sistem koşullarına bağlandı (Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı).
Demek ki mevzuat koyucu da bu mimari ve taşıyıcı sistem ilişkilerinin bazı koşullarda kırılganlık yaratabildiğini kabul ediyor. Buna rağmen geçmişte bu düzenlemelere göre ruhsatlandırılmış milyonlarca yapı için ülke çapında tarama, önceliklendirme ve müdahale programı yok.
Asıl çelişki budur. İdare bir yapıya ruhsat veriyor, kullanım izni düzenliyor, emlak vergisi topluyor; kimi zaman aykırılıklarını bir imar affıyla kayıt altına alıyor. Yıllar sonra aynı yapısal özellikleri risk göstergesi olarak sayıyor, fakat tespitin ardından ne yapılacağını büyük ölçüde maliklerin iradesine ve ödeme gücüne bırakıyor.
Ruhsat, bir binanın ömrü boyunca ve her depremde güvenli kalacağını garanti eden bir sertifika değildir. Ancak ruhsatlı olmak da idarenin sorumluluğunu sona erdirmez. Yapının zaman içinde nasıl değiştiğini, taşıyıcı sisteme müdahale edilip edilmediğini ve yeni bilgi karşısında hangi tedbirin gerektiğini izleyecek sistem yine kamunun görevidir.
Envanteri çıkarınca ne yapacağını bilememek.
Bazı belediyeler envanter çalışmasına başladığında bu kez ikinci duvara çarpıyor: Öncelikli olduğu belirlenen binalarla ne yapılacak?
İzmir Büyükşehir Belediyesi, Bayraklı ve Bornova’da yaklaşık 100 bin yapının bina kimlik belgesini oluşturdu; Bornova’da 2 bin 830, Bayraklı’da 1.014 yapının diğerlerine göre öncelikle değerlendirilmesi gerektiğini açıkladı. Sonraki adım olarak bina sakinlerine yetkili kuruluşlar eliyle ileri analiz yaptırmaları önerildi (İzmir Büyükşehir Belediyesi). Bu çalışma değerlidir; fakat aynı zamanda envanterden müdahaleye uzanan kamu zincirindeki boşluğu gösterir. Bazı belediyeler ise çalışma sonuçlarını açıklayamadı veya maliklere riskleri bildiremedi.
Belediyeler, “Riskli olduğunu söylersek vatandaş güçlendirmeyi veya yeni konutu bizden ister”, “Binayı boşaltırsak insanları nereye yerleştireceğiz?”, “Seçmen tepkisiyle karşılaşırız” diye düşünebilir. Barınma, mülkiyet, finansman ve geçici tahliye gerçekten ağır sorunlardır. Ama bunlar riski bilmemek veya bildiğini saklamak için mazeret değil; risk öğrenildikten sonra çözülmesi gereken kamu görevleridir.
Üstelik mevzuat, yıkılacak derecede tehlikeli olduğu tespit edilen yapıların tahliyesi ve tehlikenin giderilmesi için belediye ve valiliklere görev veriyor (3194 sayılı İmar Kanunu, m. 39). Demek ki mesele yalnızca teknik yetki değil; o yetki kullanıldığında yurttaşı açıkta bırakmayacak sosyal politikanın kurulmasıdır.
Elbette tek bir konserin bütçesiyle bir kentin bütün riskli binaları güçlendirilemez. Bu tür kolay karşılaştırmalar sorunun gerçek maliyetini küçültür. Fakat bütçeler aynı zamanda siyasi ve ahlaki öncelik belgeleridir. Seçmene görünür hizmetler, etkinlikler ve tanıtım için her yıl kaynak bulunurken deprem riskini azaltmaya ayrılmış çok yıllı, korumalı ve ölçülebilir bir bütçe oluşturulmuyorsa “kaynak yok” cümlesi inandırıcılığını kaybeder.
Yaşam hakkı, bir sonraki seçimin hesabına bırakılamaz. Merkezi idare ile yerel yönetimler; kira desteği, geçici barınma, sosyal konut, düşük maliyetli uzun vadeli finansman, güçlendirme desteği ve yerinde dönüşüm araçlarını birlikte kurmak zorundadır. Maliyeti yüksek diye sorun ortadan kalkmaz. Yalnızca ertelenir ve deprem geldiğinde çok daha büyük bir maliyetle, üstelik canla ödenir.
Bilmek sorumluluk doğurur; bilmemeyi seçmek de…
İdarelerin envanterden çekinmesinin temelinde şu gerçek yatıyor olabilir: Bilgi, sorumluluk doğurur. Hangi binaların öncelikli olduğunu bilirseniz bütçenizi, planınızı ve müdahalenizi buna göre açıklamak zorunda kalırsınız. Yapmadığınız her tercih görünür hale gelir.
Fakat kamu makamları bilmeyerek, bilmemeyi seçerek sorumluluktan kaçamaz. Anayasa Mahkemesi, yapı kayıt belgesi verilen yapıların depreme dayanıklılığı konusunda sorumluluğu yalnızca malike yükleyen kuralı iptal ederken devletin yaşamı koruma yükümlülüğünün altını çizdi; idarenin denetim sorumluluğunu tümüyle mülk sahibine bırakamayacağını belirtti (AYM, E.2023/74, K.2024/141).
Bu nedenle gelecekteki bir deprem yargılamasında yalnızca betonu döken, projeyi çizen veya imzayı atan kişiler sorulmamalı. Şu sorular da soruşturmanın parçası olmalıdır:
- Yapı stoku envanterini hazırlamak ve güncel tutmakla görevli idareler bu görevlerini yerine getirdi mi?
- Hangi riskler, hangi tarihte, hangi kurum tarafından biliniyordu?
- Meclis raporları, bilimsel çalışmalar ve meslek odalarının uyarıları neden uygulanmadı?
- Bütçede risk azaltmaya ne kadar kaynak ayrıldı; bu kaynak hangi ölçütle ve nerede kullanıldı?
- Öncelikli olduğu belirlenen binalar için neden ayrıntılı inceleme, tahliye, güçlendirme veya dönüşüm kararı alınmadı?
- Merkezi ve yerel idare arasındaki veri, yetki ve finansman zinciri nerede koptu?
Envanterin çıkarılmamış olması, tek başına her ölüm bakımından otomatik ceza sorumluluğu kurmaz. Hukuken görev, ihlal, öngörülebilirlik, nedensellik ve sorumluluğun paylaşımı her olayda ayrıca değerlendirilmelidir. Fakat envanter yükümlülüğünün hiç soruşturulmaması da kabul edilemez. Çünkü adalet, yalnızca bina inşa sürecindeki imzaları değil, enkaza giden bütün karar ve ihmaller zincirini araştırmalıdır.
Bir sonraki kurayı deprem çekmeden…
Yapılması gereken bellidir: Bütün yapıları tekil bir bina kimliğiyle izleyen, MAKS, tapu, ruhsat, yapı denetim, hasar, güçlendirme ve dönüşüm verilerini ortaklaştıran Ulusal Yapı Stoku Bilgi Sistemi kurulmalıdır. Envanterin ne kadarının tamamlandığı, hangi verilerin eksik olduğu ve güncellik oranı her yıl kamuoyuna açıklanmalıdır.
Önce okullar, hastaneler, yurtlar, bakım kuruluşları, itfaiye ve afet yönetim binaları ile yoğun kullanılan yapılar tamamlanmalı; ardından eski ve denetimsiz stok, zemin tehlikesi ve hızlı tarama göstergeleri birlikte değerlendirilerek bilimsel öncelik sırası oluşturulmalıdır. Hızlı tarama sonuçları ayrıntılı incelemeye, inceleme sonucu da takvime bağlanmış güçlendirme, kullanım kısıtlaması, tahliye veya dönüşüm kararına bağlanmalıdır.
Bu programın çok yıllı ve korumalı bütçesi bulunmalı; dar gelirli maliklerin, kiracıların, yaşlıların, engellilerin ve başka kırılgan grupların barınma hakkını koruyacak sosyal destek paketi en baştan tasarlanmalıdır. Yöntem, sonuç ve kaynak dağılımı bağımsız bilimsel denetime ve kamuoyu denetimine açık olmalıdır.
Envanter tek başına bir binayı güçlendirmez. Ama önce hangi kapıyı çalmamız gerektiğini söyler. O kapıyı çaldıktan sonra ne yapacağımızı belirlemek ise siyasetin ve idarenin görevidir.
6 Şubat depremlerinden önce envanter çalışmaları tamamlanmış, önceliklendirme bilimsel ölçütlerle yapılmış ve risk azaltma çalışmaları planlama doğrultusunda devam ediyor olsaydı, kaç canımız kurtulurdu enkaz altında kalmaktan?
Sorunun üzerini örterek, veriyi toplamaktan kaçınarak, riskli yapıları görmezden gelerek hiçbir binayı güvenli hale getiremeyiz. Yalnızca bir sonraki kanlı piyangoyu bekleriz.
Deprem kurayı çekmeden önce listeyi bizim hazırlamamız gerekiyor: Hangi bina önce incelenecek, hangisi güçlendirilecek, hangisi boşaltılacak, hangi yurttaş nerede barındırılacak?
Bunu yapmazsak bir sonraki depremden sonra yine enkaz başında günah keçileri ararız. Yapı stokunu bilmek istemeyen, riski yönetmeyen ve yaşam hakkını bütçesinin ilk sırasına koymayan idareleri ise yine sorgula(ya)mayız.
Sonra da buna kader deriz.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.