Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Neden Enkaz Altında Kaldık? (3): Depremde binalardan önce imar planları çöktü!

Neden Enkaz Altında Kaldık? (3): Depremde binalardan önce imar planları çöktü!

Bir binanın deprem riski ve güvenliği, temel kazısı yapıldığında başlamaz. O binanın nereye yapılacağına, arsanın hangi amaçla kullanılacağına, kaç kat ve ne yoğunlukta yapılaşmaya izin verileceğine karar verildiği anda başlar. Bilimsel veriyi plan kararına dönüştüremeyen; üst ölçekli planları parsel parsel delen, imar yetkisini rant dağıtma aracına çeviren bir düzende, “depreme dirençli kent” sözü romantik bir hayal olarak kalır.

Dizinin ilk yazısında insanların yalnızca çöken binaların değil, çöken bir sistemin altında öldüğünü söylemiştim (“İnsanlar binaların değil, çöken bir sistemin altında öldü”). İkinci yazıda, binalarımızı tanımadan riski yönetemeyeceğimizi ve hangi binanın yıkılacağını görmek için depremi beklemenin kanlı bir piyango olduğunu anlattım (“Binalarımızı bilmiyoruz, kanlı piyangoyu bekliyoruz”).

Fakat bina envanterini çıkarmak da tek başına yetmez. Çünkü risk, yalnız binanın kolonunda, kirişinde veya betonunda doğmaz. Şehrin nereye ve nasıl büyütüldüğü; zayıf zeminde hangi yoğunluğa izin verildiği; yolların, toplanma alanlarının ve kritik altyapının nasıl planlandığı; bir bilimsel raporun plan notuna dönüşüp dönüşmediği de riski belirler.

Başka bir ifadeyle, bazı binalar daha projeleri çizilmeden riskli bir kent kararının içine doğar.

1985: Yetki yerelleşti, kapasite aynı hızla kurulmadı.

1956 tarihli 6785 sayılı İmar Kanunu döneminde belediyelerin planlama çalışmaları büyük ölçüde İller Bankası tarafından yürütülüyor, planlar merkezi idare tarafından onaylanıyordu. 1985 tarihli 3194 sayılı İmar Kanunu ise imar planlarını yapma, yaptırma ve onaylama yetkisini geniş ölçüde belediyelere bıraktı. Yerel ihtiyaçların yerinde ve daha hızlı karşılanması bakımından bu tercih anlaşılabilirdi.

Sorun, yetkinin yerelleştirilmesi değil; yetkiyle birlikte gerekli teknik kadronun, kurumsal kapasitenin, bilimsel standardın ve etkili gözetimin kurulmamasıydı. TMH 523. sayıda benimle yapılan söyleşide de belirttiğim gibi, üst ölçekli bölge ve çevre düzeni planlarıyla nazım ve uygulama imar planları arasındaki bütünlük çoğu yerde sağlanamadı; merkezi idarenin yönlendirici ve denetleyici rolü zayıflarken yerel kararlar rant baskısına daha açık hâle geldi. Özetle plan hiyerarşisi çöktü, rant bilimin önüne geçti (İMO, TMH 523, s. 12-13).

Yerel demokrasi önemlidir. Fakat yerel demokrasi, jeolojiye veya mühendislik bilgisine karşı oy çokluğuyla üstünlük kurulabileceği anlamına gelmez. Fay, belediye meclisindeki sandalye dağılımına göre yer değiştirmez; zemin de parti grup kararına uymaz.

“Bakkal Ali Amca, kasap Mehmet Amca” meselesi.

İmar kararlarının belediye meclislerinde nasıl alındığını eleştirirken zaman zaman şu çarpıcı örneği veriyorum: Bakkal Ali Amca veya kasap Mehmet Amca, hiç bilmediği teknik bir konuda oy kullanarak bir mahallenin kat yüksekliğini, yoğunluğunu ve gelecekteki riskini belirliyor.

Ancak burada meseleyi doğru yere koymak gerekir. Sorun bakkalın, kasabın ya da başka bir meslekten yurttaşın belediye meclisinde bulunması değildir. Demokratik temsil, toplumun her kesimini kapsamalıdır. Sorun, mesleği ne olursa olsun meclis üyesinin önüne; kararın deprem tehlikesi, zemin davranışı, nüfus, ulaşım, altyapı, tahliye ve plan bütünlüğü üzerindeki sonuçlarını ortaya koyan bağımsız ve bağlayıcı bir bilimsel değerlendirme konulmadan oy kullandırılmasıdır.

Teknik komisyon raporu da her zaman yeterli güvence değildir. Raporun kim tarafından, hangi veriyle hazırlandığı; karşı görüşlerin dosyada bulunup bulunmadığı; komisyonun önerisinin mecliste hangi gerekçeyle değiştirildiği ve kararın sonuçlarının sonradan izlenip izlenmediği önemlidir. Nihai karar siyasal olabilir; fakat siyasal takdir, bilimsel gerçekleri yok sayma yetkisi değildir.

Belediye meclisi gündemlerine bakıldığında imarın ne kadar büyük yer tuttuğu görülüyor. Dileyenler belediye meclis gündemlerine bakabilirler. Belediye meclisleri kentin uzun vadeli geleceğini konuşmaktan çok, bazen parsel parsel plan tadilatı yapan kurullara dönüşebiliyor.

Plan, parsel parsel tarumar ediliyor.

Mekânsal planlama, parçaların toplamından ibaret değildir. Üst ölçekli planlar nüfusun, konutun, ticaretin, sanayinin, ulaşımın, yeşil alanın ve altyapının kent içinde nasıl dağıtılacağını öngörür. Alt ölçekli planların ve uygulamaların bu bütüne uygun olması gerekir.

Oysa bir parselde yol kaldırılıyor, diğerinde yeşil alan küçültülüyor, bir başkasında konut ticarete çevriliyor; birkaç sokak ötede kat veya yoğunluk artıyor. Her değişiklik kendi dosyasında “küçük” görünebilir. Bir araya geldiklerinde ise bambaşka ve plansız bir kent üretirler. Plan değişiklikleri üzerine yapılan akademik çalışmalar da küçük görülen parsel bazlı tadilatların kümülatif olarak büyük bir kentsel doku oluşturabildiğine dikkat çekiyor (Uygulama imar planı tadilatlarında plan değişikliği, Yaşar İnceyol, DergiPark).

Mevzuat bu tehlikeyi kâğıt üzerinde kabul ediyor. Mekânsal Planlar Yapım Yönetmeliği, değişikliklerin planın ana kararlarını, sürekliliğini, bütünlüğünü ve sosyal-teknik altyapı dengesini bozmamasını; kamu yararına, teknik ve nesnel gerekçelere dayanmasını istiyor. 2020’de 3194 sayılı Kanun’a eklenen 8’inci maddeyle parsel bazında nüfus, yapı yoğunluğu, kat adedi ve bina yüksekliği artışı yasaklandı (7221 sayılı Kanun, m. 12). Ancak 2024’te bu hükmün kapsamı parsel bazındaki fonksiyon değişiklikleri yönünden yeniden daraltıldı; ada bazlı değişiklikler ve değer artış payı için yeni düzenlemeler getirildi (7534 sayılı Kanun, m. 7).

Bu gidip gelmeler bize şunu gösteriyor: Mevzuat, parsel pazarlığının plan bütünlüğünü bozduğunu biliyor; fakat sistemi bu alışkanlıktan kesin biçimde koparamıyor.

Planın istisnai olarak değişmesi elbette mümkün. Kent yaşayan bir organizmadır; yeni ihtiyaçlar ortaya çıkar. Ancak değişiklik, belirli bir taşınmazın değerini artırmak için değil, zorunlu bir kamusal ihtiyacı karşılamak için yapılmalı; yalnız değiştirilen parsel değil, kararın bölge ölçeğindeki toplam ve birikimli etkisi incelenmeli. Bir planın yüzlerce kez değiştirilmesinden sonra hâlâ aynı plan olduğunu söylemek mümkün değildir.

İmar rantı siyasetin görünmeyen yakıtı mı?

İmar kararı, kamu gücünün en büyük servet aktarım araçlarından biridir. Aynı arsa bir gün tarım alanı, ertesi gün konut veya ticaret alanı olabilir. İki kat hakkı sekiz kata çıktığında, idari bir kararla olağanüstü bir özel değer yaratılır. Bu nedenle imar yetkisi, kamu yararına sıkı sıkıya bağlanmazsa yolsuzluk ve kayırmacılık için güçlü bir teşvik üretir.

Neredeyse bütün siyasi partilerin imar rantına bel bağladığı; bu rant kanalı kapansa belediye meclisi adaylığının cazibesinin azalacağı, hatta partilerin aday bulmakta zorlanacağı söyleniyor. Bu iddiayı her parti veya her meclis üyesi için bir suç isnadına dönüştürmek doğru olmaz. Fakat sistemin ürettiği teşviki de görmezden gelemeyiz. Meclis üyesi adaylıklarında imar ve inşaat çevrelerinin ağırlığı, plan değişikliğinden kimin ne kadar değer kazandığı, siyasi finansmanla imar kararları arasındaki ilişki araştırılmadan bu alan temizlenemez.

Rantı yalnız vergilendirmek de sorunu çözmez. Kamu, plan değişikliğinin yarattığı değer artışından pay alabilir; fakat riskli bir alanda bilimsel olarak yanlış yoğunluk kararını bedeli ödenmiş diye doğru hâle getiremez. Yaşam hakkının fiyatı yoktur.

Fay yerinde kaldı, plandaki çizgi silindi.

İmar siyasetinin bilimle ilişkisinin en çarpıcı örneklerinden biri 2015’te İstanbul’da yaşandı. Pendik Güzelyalı’da bir akaryakıt istasyonu için hazırlanan plan değişikliği teklifinde “fay hattı taramasının iptal edilmesi” istendi. İBB komisyon raporunda, doğal yapıya ilişkin alan ve sınırların parsel bazında ortadan kaldırılamayacağı ve değerlendirmenin bölgesel yapılması gerektiği belirtilmesine rağmen teklif meclis çoğunluğuyla kabul edildi (Sözcü, 15 Mayıs 2015). Daha fazla örnek görmek isteyenler internette kısa bir arama yapabilir veya Dr. Ramazan Demirtaş tarafından hazırlanan yansılara göz atabilirler (Dr. Ramazan Demirtaş sunumu)

Elbette belediye meclisi jeolojik fayı gerçekten silemez veya başka yere taşıyamaz. Silebildiği yalnızca plandaki çizgidir. Fay yerinde kalır; tehlike yerinde kalır, yalnızca kamunun kendi hafızası ve kararındaki uyarı ortadan kaldırılır.

Bu örnek, “meclis kararıyla fay hattı öteleniyor” sözünün neden yalnız bir mizah cümlesi olmadığını gösteriyor. İdari belgeyi değiştirerek doğayı değiştirdiğimizi sanıyoruz. Deprem olduğunda doğa, planda yaptığımız düzeltmeyi tanımıyor.

İmara esas etüt ile parsel bazında zemin etüdü aynı şey değildir.

Deprem yargılamalarında ve kamu tartışmalarında en sık karıştırılan konulardan biri de budur. İmara esas jeolojik-jeoteknik etüt, geniş bir alanın yerleşime uygun olup olmadığını, hangi tehlikeleri barındırdığını ve hangi koşullarla yapılaşabileceğini araştırır. Parsel bazındaki zemin ve temel etüdü ise belirli bir binanın temel tasarımı için zemin parametrelerini ve zemin-temel-yapı etkileşimini inceler.

Birincisi “Bu alan nasıl ve ne yoğunlukta yapılaşmalı?” sorusuna; ikincisi “Bu parseldeki belirli yapı nasıl temellendirilmeli ve hesaplanmalı?” sorusuna cevap verir. Biri diğerinin yerine geçmez. Depremde yalnız parselin altındaki 20-30 metrelik zemin hareket etmez; havza ve geniş alan davranışı devreye girer (İMO, “İmara Esas Jeolojik ve Jeoteknik Etüt ile Parsel Bazında Zemin Etüdü Karıştırılmamalıdır”).

Üstelik imara esas jeolojik etüt yeni bir yükümlülük değildir. 1944 tarihli 4623 sayılı Kanun’la belediyelerin yeni gelişme alanlarında jeolojik etüt yaptırması zorunlu hâle getirildi. Parsel bazında zemin etüdünün bütün ruhsata tabi yapılar bakımından tereddütsüz uygulamaya geçmesi ise 2008’i buldu. Bu tarihsel ayrımı TMH 522’de ayrıntılı biçimde anlatmıştım (İMO, TMH 522, s. 25-26 ve 69-72).

Bugün bir başka eksikle karşı karşıyayız. Etüdün dosyada bulunması, bulgularının plana yansıdığı anlamına gelmiyor. Rapor “düşük yoğunluk”, “özel önlem”, “yapılaşmaya uygun değil” veya “ayrıntılı çalışma gerekli” diyebilir; fakat bu sonuçların kat yüksekliğine, emsale, kullanım kararına, açık alanlara ve altyapı koşullarına nasıl çevrileceği her yerde aynı açıklıkta ve bağlayıcılıkta belirlenmiş değildir. Böyle olunca bilimsel rapor dosyada duruyor, imar kararı başka bir mantıkla veriliyor.

İzmir’den 6 Şubat’a: Hasarın bir de imar coğrafyası var.

30 Ekim 2020 Sisam Depremi’nde ağır hasar ve yıkımın özellikle Bayraklı ve Bornova Havzası’nda yoğunlaşması tesadüf değildi. Derin alüvyon zeminler deprem hareketinin bazı periyotlarını büyüttü; bu talep, özellikle kırılgan orta katlı yapı stokuyla birleşti. Jeoloji Mühendisleri Odası raporu en büyük hasarın zayıf mühendislik özelliklerine sahip alüvyon zeminlerde oluştuğunu belirtirken, İnşaat Mühendisleri Odası raporu İzmir’in özel zemin koşullarının özel mühendislik hizmeti ve kamu eliyle bütüncül çözüm gerektirdiğini vurguladı (JMO, 30 Ekim 2020 Sisam Depremi ve İzmir’e Etkileri; İMO İzmir Depremi Raporu).

“Her zeminde her bina yapılabilir” ütopyası.

Bu noktada, inşaat mühendisliği hocalarının önemli bir bölümünün kullandığı, hukukçuların da zihnine yerleşmiş bir cümleye itiraz etmek gerekiyor: “Her zeminde her bina yapılabilir; mühendislik bunun içindir.”

Bu cümle, bütün koşulların ideal olduğu bir dünyada belirli ölçüde anlamlı olabilir. Zeminin ve deprem tehlikesinin yeterince araştırıldığı, mühendislik hizmetinin nitelikli ve yetkin kişilerden talep edildiği, tasarım bedelinin güvenlik gereğinin önüne geçmediği, bağımsız proje kontrolünün ve gerçek bir uygulama denetiminin bulunduğu, şantiyede projeye eksiksiz uyulduğu, gerekli zemin iyileştirmesi ile temel sisteminin maliyetinden kaçılmadığı bir düzenden söz ediyorsak mühendislik gerçekten çok zor koşullara çözüm üretebilir.

Fakat bu önkoşulları söylemeden “her zeminde her bina yapılabilir” demek, bilimsel bir tespitten çok bir ütopya cümlesidir. Daha sert söyleyeyim: Türkiye’nin mevcut yapı üretim düzeninde bu önerme cinayettir. Çünkü yalnızca gerçeklikten kopuk bir iyimserlik üretmez; riskli alanda yanlış yapılaşma kararını “mühendislik nasılsa çözer” diye meşrulaştırır ve sonuçları insan hayatıyla ödenir.

Konut üretiminin önemli bölümünün yeterli teknik örgütlenmesi bulunmayan, çoğu kez tek başına çalışan yap-sat müteahhitlerine bırakıldığı; mühendisliğin güvenlik üreten asli bir hizmet değil, belediyeye sunulacak bürokratik evrakları imzalamanın aracı sayıldığı bir sistemde bu önerme, riskli alanların yapılaşmaya açılmasını meşrulaştırır. Planlama makamı “nasıl olsa mühendis çözer” diyerek yüksek kata ve yoğunluğa izin verir. Yap-satçı en düşük maliyeti arar. Proje mühendisi ücret ve zaman baskısı altında çalışır. Denetim çoğu zaman belge kontrolüne indirgenir. Sonunda teoride mümkün olan özel mühendislik çözümünün yalnız imzası kalır; kendisi ortadan kaybolur.

Mühendislik her yanlış imar kararını aklayan sihirli bir mühür değildir.

Dahası, “yapılabilir” olmak ile “yapılması doğru ve kamusal bakımdan kabul edilebilir” olmak aynı şey değildir. Çok yüksek maliyetle, ileri zemin iyileştirmesiyle ve özel bir taşıyıcı sistemle tek bir bina güvenli tasarlanabilir. Fakat kent planlaması yalnız o binayı düşünemez. Aynı alana yığılan binlerce yapının niteliğini, nüfusu, altyapıyı, ulaşımı, tahliyeyi, yangın ve ikincil afetleri; yapıların bütün kullanım ömrü boyunca nitelikli biçimde denetlenip denetlenemeyeceğini hesaba katmak zorundadır.

Kamu idaresi, kâğıt üzerindeki ideal mühendisi değil, ülkedeki gerçek yapı üretim sistemini esas alarak plan yapmakla yükümlüdür. Sistemin nitelikli mühendislik hizmetini talep etmediğini, bunu doğrulayacak denetimi kurmadığını ve özel çözümlerin maliyetinden kaçıldığını bilen idare; en riskli zeminde en yüksek yoğunluğa izin verip sonra “mühendislik gereğini yapmalıydı” diyerek sorumluluktan kurtulamaz. Bu nedenle planlama, teknik olarak yapılabileceklerin en uç sınırını değil; mevcut kurumsal kapasite içinde güvenle üretilebilecek ve denetlenebilecek yapılaşmanın sınırını belirlemelidir.

6 Şubat depremlerinden sonra Antakya, Kahramanmaraş ve Malatya’da aynı sorunun farklı yüzlerini gördük:

  • Antakya Odabaşı, Asi Nehri yakınında geçmişi bataklık olan, kurutulduktan sonra tarım alanına ve ardından yerleşime açılan bir bölgeydi. İlk aşamada iki kat olan imar hakkının zaman içinde dört, sekiz ve yakın çevrede daha yüksek katlara çıkarıldığını; bölgede ağır yıkım ve can kaybı yaşandığını daha önce anlattım.
  • Kahramanmaraş Doğukent için 2011’de İller Bankasınca yapılan kapsamlı etütte tarım arazisinin korunması; yapılaşma zorunlu görülürse az katlı ve az yoğunluklu gelişme önerilmişti. Buna rağmen yüksek katlı ve yüksek yoğunluklu yapılaşmanın önü açıldı.
  • Malatya Bostanbaşı, kayısı bahçelerinden çok katlı konut alanına dönüştü. Tarımsal nitelik ve zemin koşulları, kentsel değer artışı baskısının gerisinde kaldı.

Bu örneklerin hepsinde enkaz altında kaldık. Bunlar, her yıkımı yalnız imar kararına bağlayan basit bir nedensellik iddiası değil. Bir bina; proje, malzeme, uygulama, denetim, bakım, deprem hareketi ve zemin etkisinin birleşimiyle hasar görür. Ancak yanlış yerde ve yanlış yoğunlukta yapılaşma kararı, bu bileşenlerin hepsine maruz kalan insan ve bina sayısını büyütür. İmar kararı, felaketin çarpanıdır.

AİHM’in Çınarcık dosyasında görünen imar zinciri.

1999 depremine ilişkin M. Özel ve Diğerleri/Türkiye kararında AİHM, Çınarcık’taki yapılaşma sürecini ayrıntılı biçimde kayda geçirdi. Belediyenin teknik birimi yol genişliği ile teknik ve sosyal altyapının ilave katları karşılamadığı yönünde uyarıda bulunmuş; buna rağmen plan değişiklikleriyle mevcut yapılara ek kat imkânı sağlanmıştı. Bakanlığın uyarıları, ruhsata aykırılıklar ve denetim eksiklikleri de dosyada yer aldı. Mahkeme sonunda, ölümler hakkında kamu makamlarını da kapsayan etkili ve süratli bir ceza soruşturması yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine karar verdi (AİHM, M. Özel ve Diğerleri/Türkiye).

Bu kararın 1999 depremi bakımından taşıdığı anlamı daha önce “Sadece Veli Göçer değil, devlet de sorumlu” başlıklı yazımda ele almıştım (Serbestiyet, 3 Mart 2023). Dosya bize şunu gösteriyor: Yıkıma giden zincir ruhsat, proje ve şantiyeden ibaret değil; plan değişikliği, kat artışı, altyapı uyarısının görmezden gelinmesi ve kamu görevlileri hakkındaki etkisiz soruşturma da aynı zincirin halkaları.

Deprem yargılamaları plan masasına neden uğramıyor?

6 Şubat’tan sonra binlerce dosyada beton dayanımı, donatı, statik proje, müteahhit, fenni mesul ve yapı denetim soruldu. Elbette bunlar sorulmalı. Fakat 1944’ten beri zorunlu olan imara esas jeolojik-jeoteknik etütlerin, plan değişikliklerinin ve bu değişikliklere oy veren veya onaylayan idari zincirin sorgulandığı dosya neredeyse yoktur. İMO da 2025 tarihli açıklamasında, incelediği yargı süreçlerinde imara esas etütlerin soruşturulduğu tek bir dosyayla karşılaşılmadığını belirtti (İMO, 29 Nisan 2025).

Bu eksiklik yalnız geçmişteki adaleti sakatlamıyor; gelecekteki güvenliğimizi de tehlikeye atıyor. Yargılama, “Bu bina neden çöktü?” sorusunu yalnız şantiyeye sorarsa “Bu kadar insan ve yapı neden bu zeminde, bu yoğunlukta toplandı?” sorusu cevapsız kalır. Sonra birkaç teknik kişi günah keçisi ilan edilir, planı üreten sistem kendini tekrar eder.

Ne yapılmalı?

Öncelikle risk bilgisinin plan kararına dönüşmesini zorunlu kılan ulusal ve bağlayıcı bir yöntem kurulmalı. Jeolojik-jeoteknik etüt ve mikrobölgeleme bulgularının yalnız rapor eki olarak bulunması yetmemeli; bunların kullanım türüne, emsale, bina yüksekliğine, açık alan oranına, yol genişliğine, kritik altyapıya ve tahliye düzenine nasıl yansıyacağı açıkça gösterilmeli. Yüksek riskli alanlarda daha ayrıntılı çalışma ve daha sıkı eşikler uygulanmalı.

İkinci olarak, bütün tehlike ve zemin verileri ortak standartta, sayısal, güncel, sürüm geçmişi görülebilir ve kamuya açık bir sistemde tutulmalı. Bir belediye meclisi plan değişikliği yaptığında hangi bilimsel veri katmanını kullandığı; hangi raporun hangi önerisini kabul veya reddettiği izlenebilmeli. İl Afet Risk Azaltma Planları da mekânsal planların kenarında duran temenni belgeleri değil, plan kararlarını bağlayan girdiler olmalı.

Üçüncü olarak, her belediyenin risk düzeyine uygun asgari teknik kapasitesi tanımlanmalı. Jeoloji, jeoteknik, deprem mühendisliği, şehir planlama, altyapı ve afet yönetimi uzmanlarından oluşan kadroyu kuramayan idare, yüksek riskli bir alanda tek başına plan onaylayamamalı. Kapasitesi yetersiz komşu idarelerin planlama birimleri bölgesel veya ortak bir yetkin imar idaresinde birleştirilebilir. Bu, yerel demokrasiyi ortadan kaldırmak değildir. Siyasi kararın, yeterli bilimsel inceleme olmadan alınmasını engelleyen bir yaşam hakkı güvencesidir.

Dördüncü olarak, plan değişiklikleri gerçekten istisna hâline getirilmeli. Her değişiklik için yalnız ilgili parseli değil, çevredeki bütün değişikliklerin birikimli etkisini inceleyen bağımsız afet ve altyapı etki değerlendirmesi hazırlanmalı; rapor, karşı görüşler, komisyon tutanağı, meclis üyelerinin oyları ve değişiklikten ekonomik olarak yararlananlar kamuya açıklanmalı. Bilimsel uygunluk bulunmayan değişiklik, meclis çoğunluğuyla geçirilememelidir.

Beşinci olarak, plan kararlarının uygulanması ve sonuçları düzenli denetlenmeli. Kaç plan değişikliği yapıldığı, hangi değişikliğin nüfus ve yapı yoğunluğunu nasıl etkilediği, hangi bilimsel uyarının dikkate alınmadığı yıllık olarak raporlanmalı. Merkezi gözetim, siyasi vesayet veya yeni bir onay kuyruğu değil; ortak standart, kalite kontrolü ve yüksek riskli alanlarda bağımsız ikinci inceleme anlamına gelmelidir.

Son olarak, deprem soruşturmaları planlama aşamasına kadar geri gitmelidir. İmara esas etüdü yaptırmayan, bulguyu plan notuna taşımayan, bilimsel uyarıya rağmen yoğunluğu artıran veya denetim görevini yerine getirmeyen kamu görevlilerinin eylem ve ihmalleri de somut olayın delilleriyle incelenmelidir. Bu, her meclis üyesini otomatik olarak suçlu ilan etmek değildir. Ceza sorumluluğu şahsidir; kusur, nedensellik ve öngörülebilirlik her kişi bakımından ayrı değerlendirilir. Ama soru hiç sorulmazsa cevap da bulunamaz.

Romantik bir hayalden fazlasını istiyorsak…

Depreme dirençli kent, yalnız daha kalın kolonları olan binalardan oluşan bir kent değildir. Doğru yerde, doğru yoğunlukta, doğru yapı türüyle; açık alanı, yolu, altyapısı ve tahliye imkânıyla birlikte planlanmış kenttir.

Bugün bilimsel raporları hazırlayıp raflara kaldırıyor, sonra planları parsel parsel değiştiriyoruz. Fay çizgisini plandan siliyor, tarım arazisine yüksek kat veriyor, altyapının taşıyamayacağı nüfusu aynı alana yığıyoruz. Depremden sonra ise sorumluluğu yalnız binanın içine, beton numunesine ve birkaç teknik kişinin imzasına hapsediyoruz.

Bu düzen değişmeden “depreme dirençli şehirler kuracağız” demek romantik bir hayaldir.

İmar planını rantın değil bilimin emrine vermediğimiz sürece deprem, bizim yerimize plan yapmaya devam edecek. Onun planında ise yol, park, emsal ve kat yüksekliği yok; yalnız enkazın sınırları var.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın