7 Ekim 2023’ten bu yana Ortadoğu’da yaşanan çatışmalar ve savaşlar bölgeyi köklü biçimde yeniden şekillendirdi. Bu sürecin kaybedenlerinin sayısı bir hayli fazla. Devletler sarsıldı, rejimler çöktü, toplumsal yapılar derin yaralar aldı; ekonomik ve insani maliyetler ölçülemeyecek boyutlara ulaştı.
Fakat her büyük altüst oluş gibi bu kaos da bazı aktörlere yeni imkânlar sundu. Bugün geriye dönüp bakıldığında, bu dönemden stratejik anlamda en belirgin biçimde güçlenerek çıkan iki devlet öne çıkıyor: Türkiye ve İsrail.
Türkiye’nin kazancı öncelikle Suriye sahasında netleşti.
Esad rejiminin Aralık 2024’te beklenmedik bir hızla çökmesi, Ankara’nın yıllardır sürdürdüğü Suriye politikasının önündeki en büyük engeli ortadan kaldırdı. Türkiye’nin uzun yıllar desteklediği muhalif güçlerin Şam’a girmesi ve yeni yönetimin oluşmasıyla Ankara, Suriye’nin geleceğinin şekillenmesindeki ana aktörlerden biri haline geldi.
Bu değişim yalnızca askerî ya da jeopolitik bir kazanımdan ibaret değil. Türkiye’ye daha geniş bir bölgesel denklemi yeniden kurma fırsatı da verdi.
Bunun en önemli ayaklarından biri Kürt meselesi.
Ankara, Suriye ve Irak Kürtleriyle ilişkilerini yalnızca güvenlik eksenli bir mesele olmaktan çıkarıp daha geniş bir stratejik çerçeveye taşımaya çalışıyor. İçeride yürütülen çözüm süreciyle paralel ilerleyen bu yaklaşım, Türkiye, Suriye ve Irak boyunca uzanan ve yıllardır Ankara açısından güvenlik riski üreten Kürt fay hattını tersine çevirme potansiyeli taşıyor.
Bu süreç güvenlik boyutunu aşarak hukuki, siyasi ve demokratik adımlarla tamamlanabilirse Türkiye açısından geçici bir jeopolitik avantajdan daha fazlasına dönüşebilir.
Böylece Türkiye, Suriye sınırındaki gelişmelere tepki veren bir güvenlik aktörü olmaktan çıkıp Suriye, Irak ve Kürt coğrafyasını da içine alan daha geniş bir bölgesel mimarinin kurucu aktörlerinden biri haline gelebilir.
7 Ekim sonrasının diğer kazananı ise İsrail.
Burada tablo daha çelişkili.
İsrail, Gazze savaşı nedeniyle uluslararası kamuoyunda belki de tarihinin en ciddi meşruiyet krizlerinden birini yaşadı. Diplomatik yalnızlığı arttı ve özellikle Batı kamuoylarında İsrail’e yönelik eleştiriler daha önce görülmemiş ölçüde güçlendi.
Fakat aynı döneme askerî ve stratejik açıdan bakıldığında farklı bir tablo ortaya çıkıyor.
İsrail, geleneksel olarak tehdit olarak gördüğü yapıların önemli bölümüne ağır darbeler indirdi. Hamas’ın askerî kapasitesini büyük ölçüde aşındırdı; Hizbullah’a ağır kayıplar verdirdi; İran’ın bölgedeki nüfuz ağını zayıflattı. İran’ın nükleer ve balistik kapasitesini doğrudan hedef alan saldırılarla uzun yıllardır dile getirdiği güvenlik doktrinini sahada uygulamaya koydu.
Daha da önemlisi, ABD’yi İran’la doğrudan çatışmanın içine çekmeyi başararak kendi güvenlik önceliklerini Washington’ın gündeminin merkezine taşıdı.
Dolayısıyla İsrail, çok ağır diplomatik ve siyasi maliyetler ödemesine rağmen askerî açıdan bölgesindeki rakiplerinin önemli bölümünü zayıflattı. İran’ın yıllar boyunca oluşturduğu “direniş ekseni”nin gerilemesi de İsrail’in bölgedeki hareket alanını genişletti.
Ortaya çıkan ilginç tablo tam da burada başlıyor.
Ortadoğu’daki büyük kaosun iki önemli kazananı Türkiye ve İsrail oldu. Ve şimdi bu iki kazananın nüfuz alanları giderek daha fazla birbirine değiyor.
Çatışmanın en açık sahası Suriye.
Türkiye, Suriye’nin yeniden inşasında, ordusunun kurulmasında ve yeni devlet düzeninin şekillenmesinde etkili olmak istiyor. İsrail ise sınırının hemen ötesinde güçlü ve merkezi bir Suriye devletinin yeniden ortaya çıkmasına kuşkuyla yaklaşıyor; Türkiye’nin Suriye’deki askerî ve siyasi nüfuzunun kalıcı hale gelmesini de kendi güvenlik hesapları açısından risk olarak görüyor.
Kürt meselesinde de iki ülkenin öncelikleri birbirinden uzaklaşıyor.
Ankara, Türkiye’deki çözüm sürecini Suriye ve Irak’taki Kürtlerle kurulacak yeni ilişkiyle birleştirmeye çalışırken İsrail, bölgedeki Kürt aktörleri Türkiye ve yeni Suriye yönetimine karşı denge unsuru olarak görmeye daha yatkın.
İran konusunda da iki ülkenin çıkarları bütünüyle örtüşmüyor. Türkiye İran’ın bölgesel nüfuzunun sınırlanmasından yararlanabilir; fakat İran’ın tamamen istikrarsızlaşması, parçalanması veya bölgede İsrail’in rakipsiz askerî üstünlüğünün ortaya çıkması Ankara açısından arzu edilir bir sonuç olmayabilir.
Bu yüzden Türkiye-İsrail gerilimini yalnızca Erdoğan-Netanyahu gerilimi, Gazze savaşı ya da iki ülkenin sert siyasi söylemleri üzerinden okumak eksik kalıyor.
Ortada giderek daha yapısal bir rekabet var.
Türkiye’nin Suriye’de artan nüfuzu, Kürt meselesinde geliştirmeye çalıştığı yeni yaklaşım ve bölgesel güç dengelerini kendi lehine çevirme çabası İsrail’in güvenlik kırmızı çizgileriyle kesişiyor. İsrail’in Suriye’deki askerî operasyonları, İran’a yönelik politikası ve bölgesel güç boşluklarını kendi lehine kullanma stratejisi de Ankara’nın çıkar alanlarına giriyor.
İsrail’deki seçim süreci, Netanyahu hükümetinin iç siyasi hesapları ve Türkiye karşıtı söylemin İsrail siyasetindeki karşılığı kısa vadede bu gerilimi daha da yükseltebilir.
Fakat mesele yalnızca Netanyahu değil.
İsrail’de hükümet değişse bile Suriye’nin geleceği, Türkiye’nin bölgedeki askerî varlığı, Kürt meselesi ve yeni Ortadoğu güç dengesi konularındaki çıkar farklılıklarının ortadan kalkacağının garantisi yok.
7 Ekim sonrasındaki Ortadoğu kaosu birçok aktörü zayıflatırken Türkiye ve İsrail’e önemli stratejik fırsatlar açtı.
Şimdi ise paradoksal biçimde tam da bu başarıları iki ülkeyi birbirine yaklaştırıyor.
Coğrafi olarak değil, rekabet alanları bakımından.
Tarih, büyük krizlerin kazananlarının bir süre sonra birbirlerinin rakibine dönüşebildiğinin örnekleriyle dolu.
Ortadoğu’daki son büyük altüst oluşun ardından da benzer bir soru önümüzde duruyor:
Kaosun iki kazananı Türkiye ve İsrail, yeni Ortadoğu’nun iki büyük rakibine mi dönüşüyor?
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.