Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Pusu kültürü: Kalleşlik nasıl normalleşti?

Pusu kültürü: Kalleşlik nasıl normalleşti?

Bir zamanlar savaşta bile ayıplanan pusu, bugün siyasetten sosyal medyaya, iş hayatından gündelik ilişkilere kadar her alanda meşru bir mücadele yöntemi haline geldi. Linç, iftira ve bağlam koparmanın normalleştiği bu yeni kültür, yalnızca bireyleri değil, toplumun ortak vicdanını da hedef alıyor.

Eskiden savaşlarda bile kalleşlik olarak nitelendirilen, sonradan her çatışmada kullanılan pusuya yatma, pusuya düşürme anlayışı, günümüzde bir yaşam biçimine dönüşmüş durumda.

Ayıplanmak şöyle dursun, zekâ ve ustalık göstergesi gibi görülmekte, hatta övülmektedir.

Bir zamanlar ahlaki sınırların ötesinde kabul edilen bu davranış, artık hayatın her alanında sıradanlaşmış, normalleştirilmiş bir strateji haline gelmiştir.

Özellikle teknolojinin görünür hale gelmesiyle birlikte bu “pusu kültürü”, toplumsal dokunun ayrılmaz bir parçası olmuş, insanlar arası ilişkilerden siyasete, medyadan günlük hayata kadar her yere sızmıştır.

Bu kültürün en tehlikeli yanı, insanları, grupları, siyasileri, farklı kimlikleri ve inançları şeytanlaştırmak için ölümcül bir silaha dönüşmesidir.

Gözüne kestirdiği herhangi birini, hangi tarafın adına karar aldıysa, en iğrenç yol ve yöntemlerle linç ederek pusuya düşürmeye çalışan bir mekanizma bu.

Gerçekleri çarpıtmak, bağlamından koparmak, yarım yamalak bilgilerle karalama kampanyası yürütmek artık bir “mücadele” yöntemi olarak sunuluyor.

Sosyal medyada pusuya yatmış, sırtlanlara yem etmek için fırsat kollayan binlerce insan var.

Her türlü yalanı, her türlü iftirayı pervasızca ortaya atan bu yığınlar, ne yazık ki utanma duygusunu da yavaş yavaş yok ediyorlar.

Ülkemizde kutuplaşmanın bu kadar derin ve yaygın olduğu bir ortamda, pusuya yatmak artık olağan bir hal almıştır.

İktidarı şeytanlaştırmak için, muhalefeti şeytanlaştırmak için adeta bitmek tükenmez bir yarış yürütülüyor.

Karşı tarafı ahlaken çökertmek, onu “öteki” ilan etmek, insanlıktan çıkarmak.

Bu yarışta galip gelmek için hiçbir yöntemden kaçınılmıyor.

Bir tweet, bir paylaşım, bir montaj video ya da kasıtlı bir bağlam çarpıtmasıyla binlerce insanın zihninde kalıcı hasarlar yaratılıyor.

Karşı tarafın en masum eylemi bile “kötülük” olarak sunuluyor.
Bu, artık bir tartışma kültürü değil, bir imha kültürüdür.

Kutuplaştırılmış ortam, bu tür yalan ve iftiralar için bulunmaz bir zemin hazırlıyor.

Alıcısı bol, tüketicisi hevesli bir atmosfer oluşuyor.
İnsanlar kendi “kamp”larının doğrularını sorgusuz sualsiz kabul ederken, öteki kampın her sözünü baştan şüpheyle karşılamaya şartlandırılıyor.

Bu sayede en absürt iddialar bile kolayca yayılıyor, en vahşi iftiralar bile “haklı öfke” diye meşrulaştırılıyor.

Sosyal medya algoritmaları da bu zehri besliyor; öfke, nefret ve kutuplaşma ne kadar çok etkileşim alıyorsa, o kadar çok öne çıkarılıyor.

Sonuçta gerçeklik değil, kabile aidiyeti ön plana çıkıyor.
Pusu kültürü sadece siyasette değil, hayatın her alanında kendini gösteriyor.

İş hayatında, akademide, komşuluk ilişkilerinde, hatta aile içi tartışmalarda bile aynı mekanizma işliyor.

Birini gözden düşürmek, kariyerini bitirmek, itibarını yok etmek için en ufak bir açık yakalandığında üzerine atlamak sıradanlaşıyor.

Teknoloji bu süreci inanılmaz hızlandırdı. Eskiden bir iftiranın yayılması aylar alırdı, bugün saniyeler içinde milyonlara ulaşabiliyor.

Ve bir kere yayılan yalan, gerçeğin peşinden koşmasından çok daha hızlı yayılıyor.

En acısı da, bu kültürün genç nesillerde normalleşmesi. “Herkes yapıyor”, “Karşı taraf da yapıyor” gibi mazeretlerle vicdanlar uyuşturuluyor.

Utanma duygusu törpüleniyor, empati köreliyor, diyalog imkânı ortadan kalkıyor.

Toplum olarak birbirimize değil, “kendi tarafımızdaki” ekranlara güvenmeye başlıyoruz.

Bu da uzun vadede ortak bir gerçeklik algısından, ortak bir geleceğe dair umuttan bizi uzaklaştırıyor.

Oysa bir toplumun sağlıklı kalabilmesi, bu pusu kültürünü reddetmesiyle mümkündür.

Kendi tarafımızdaki pusuculara da aynı mesafeyi koyabildiğimiz, yalanı nerede görürsek görelim karşı çıkabildiğimiz ölçüde ayakta kalabiliriz.

Aksi takdirde, bu zehirli döngü hepimizi daha da küçültecek, daha da yalnızlaştıracaktır.

Pusu kültürü, modern zamanların en sinsi hastalığıdır.

Eskiden savaşta bile ayıplanan bir kalleşlik, bugün hayatın kendisi haline gelmişse, durup düşünmemiz gereken çok şey var demektir.

Belki de en büyük pusuya, kendi vicdanımızı ve insanlığımızı düşürmemek için yatmamız gereken tek yer burasıdır.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın