Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Siyasette Maksimalizm Tuzağı: Kusurlu Çözüm mü, Kusursuz Çözümsüzlük mü?

Siyasette Maksimalizm Tuzağı: Kusurlu Çözüm mü, Kusursuz Çözümsüzlük mü?

Maksimalizmin en büyük yanılgısı, “kusurlu çözüm”ü reddettiğinde onun yerine “kusursuz çözüm”ü seçtiğini sanmasıdır. Oysa siyasetin gerçek dünyasında masada üçüncü bir seçenek bulunmayabilir. Kusurlu çözümü reddederek seçtiğimiz şey, çoğu zaman kusursuz çözüm değil, çözümsüzlüğün tâ kendisidir.

Adnan Boynukara’nın Perspektif’te yayımlanan Sınırlı Adım, Kararlı Takip: Çerçeve Yasa ve Ötesi başlıklı yazısında geçen bir cümle, yalnızca bugün tartışılan Çerçeve Yasa’yı değil, siyasette yinelenen daha derin bir hastalığı teşhis ediyor: “Bir sorunu çözme iradesi, bütün sorunları çözme yükümlülüğü değildir.”

Bu cümle, yazının çok ötesine taşan bir siyaset ilkesini sâde bir biçimde dile getiriyor. Boynukara’nın tezi şu: “Çerçeve Yasa mükemmel değil, hattâ illâ mükemmel olması da gerekmiyor. Sınırlı ama kararlı bir adım, hiç atılmamış adımdan daha değerlidir; yeter ki arkasından ne geleceği siyasî olarak takip edilsin.”

PKK’nın silah bırakması ve kendisini feshetmesinin hukukî sonuçlarını düzenlemek üzere hazırlanan Çerçeve Yasa’ya yönelik itirazların dikkat çekici bir bölümü Kürt siyasî hareketinden değil, seküler ve milliyetçi muhalefetin bazı kesimlerinden geliyor. İtirazın özü şu: Türkiye’nin temel demokratikleşme sorunları yerinde dururken yalnızca silahsızlanmanın hukukî çerçevesini çizen bir yasa gerçek bir çözüm sayılamaz. Kayyım uygulaması devam ediyor, AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararları uygulanmıyor, ifade özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalar ve siyasî tutuklular meselesi ortada duruyor. Daha siyasî bir itiraz ise şöyle özetlenebilir: Demokratikleşmeden bağımsız yürütülecek bir süreç esas olarak Erdoğan’ın iktidarını pekiştirecek, Kürt meselesinin silahlı boyutunu tasfiye etmesi ona önemli bir siyasî kazanım sağlayacak ve muhalefet bloğundaki kırılganlıkları derinleştirecektir.

Bu kaygıların her biri tartışılabilir ve bir kısmının ciddi dayanakları da var. Fakat burada birbirinden farklı iki soru iç içe geçiriliyor: Erdoğan’ın süreçten siyasî olarak yararlanıp yararlanmayacağı ayrı bir sorudur; PKK’nın silahlı varlığının sona ermesini kolaylaştıracak bir hukukî düzenlemenin Türkiye açısından değer taşıyıp taşımadığı ise apayrı bir sorudur. Birincisinin cevabı “evet” olabilir; bundan ikincisinin cevabının “hayır” olması gerektiği çıkmaz.

Tam bu noktada siyasette maksimalizm problemiyle yüzleşmek gerekiyor.

Maksimalizm Nedir, Ne Değildir?

Maksimalizm çoğu zaman çok şey istemek anlamında kullanılıyor. Oysa mesele taleplerin büyüklüğüyle ilgili değil. Bir hareket son derece radikal hedeflere sahip olduğu halde yöntem bakımından gayet pragmatik davranabilir; tersine, ılımlı hedeflere sahip bir hareket de yöntem bakımından maksimalist olabilir. Maksimalizm; nihaî hedef ile belirli bir anda mümkün olan arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak, nihaî hedefin gerisinde kalan her kazanımı eksik olduğu gerekçesiyle reddetmektir.

Bu nedenle maksimalizmin karşıtı minimalizm ya da hedef küçültmek değil, stratejik tedrîcîliktir. Nihaî hedefinizden vazgeçmezsiniz; ancak o hedefin tüm unsurlarının aynı anda gerçekleşmesini her ara adımın önkoşulu haline getirmezsiniz. Boynukara’nın “sınırlı adım, kararlı takip” formülü tam da bunu anlatıyor: Adımın sınırlı olması zayıflık değil, gerçekçiliktir; takibin kararlı olması ise o sınırlılığı kabul edilebilir kılan güvencedir.

Maksimalizm böyle tanımlandığında görülür ki asıl tehlikesi iddialı olmak değil, kısa vadede mümkün olanı uzun vadede ideal olan adına bloke etmektir. Çerçeve Yasa kuşkusuz Türkiye’yi demokratikleştirmeye yetmiyor. Fakat bir düzenlemenin eksik olduğunu göstermek, onun yanlış olduğunu kanıtlamaya yetmez.

Kusurlu Barışların Tarihi: Hiçbir Çözüm Eksiksiz Doğmadı

Dünyadaki başarılı çatışma çözümü örneklerinin büyük bölümü, bugünden geriye bakıldığında olduğundan çok daha düzenli ve tasarlanmış görünüyor. Oysa bunların çoğu, tek bir büyük anlaşmayla tüm meselelerin birden kapandığı anlarda değil; eksik ve zaman zaman son derece kırılgan adımların birbiri üzerine inşa edildiği uzun süreçlerde doğdu.

Kuzey İrlanda bunun klasik örneği. 1998 Belfast (Hayırlı Cuma) Anlaşması imzalandığında IRA henüz silahlarını teslim etmemişti. Mahkûmların serbest bırakılması, polis teşkilatının reformu, güvenlik yapılanmasının yeniden teşekkülü ve yeni kurumların işler hale gelmesi birbirinden farklı takvimlerde ilerledi. IRA’nın silahlarının kullanım dışı bırakıldığının resmen ilan edilebildiği yıl ancak 2005’ti; yani anlaşmanın imzalanmasından tam yedi yıl sonra. Bu süre zarfında Kuzey İrlanda’nın yeni kurumları defalarca askıya alındı, taraflar birbirlerini anlaşmayı ihlâl etmekle suçladı, süreç birkaç kez çöküşün eşiğine geldi. Hayırlı Cuma Anlaşması’nın önemi, Kuzey İrlanda meselesini 10 Nisan 1998’de çözmüş olmasından kaynaklanmadı  —ki zaten bu anlaşma devâsâ bir sorunu bir çırpıda çözmedi de— çözülmemiş meselelerin varlığı o gün mümkün olan anlaşmayı reddetmek için gerekçe olarak kullanılmadığı için “hayırlı” bir anlaşma oldu.

Güney Afrika’da apartheid’dan demokrasiye geçiş de bugün anlatıldığı gibi Mandela ile de Klerk’in oturup yeni düzenin tüm unsurlarını bir çırpıda kararlaştırmalarıyla olmadı. Müzakereler kesildi, yeniden başladı, geçiş döneminde binlerce insan siyasî şiddet olaylarında hayatını kaybetti. Önce geçişin mümkün olacağı bir siyasî zemin oluşturuldu, ardından geçici anayasa yapıldı; bugünkü anayasal düzen ise daha sonra kuruldu. Nihaî düzenin tüm unsurlarında anlaşmak ilk adımın şartı yapılsaydı, Güney Afrika’nın geçiş sürecinin başlaması bile çok daha güç olurdu.

Endonezya’nın Açe bölgesinde otuz yılı aşkın süren çatışmayı sona erdiren 2005 Helsinki Mutabakatı sonrasında GAM’ın silahsızlanması, Endonezya güvenlik güçlerinin önemli bölümünün bölgeden çekilmesi ve af uygulaması önce hayata geçirildi. Siyasî katılım, yerel yönetimin yeniden yapılandırılması, eski savaşçıların topluma yeniden kazandırılması ve insan hakları meseleleri daha uzun bir döneme yayıldı. Sürecin kilidini açan anlık etkenlerden biri 2004 Hint Okyanusu tsunamisinin yarattığı olağanüstü koşullardı. Açe’de yüz bini aşkın insanın hayatını kaybettiği bu büyük felaket, aynı zamanda on yıllardır çözülemeyen çatışmanın taraflarını yeni bir durumla karşı karşıya bıraktı ve barış görüşmelerinin önünü açan tarihî fırsat penceresinin açılmasına katkıda bulundu. Tarihin acı ironilerinden biri de buydu: Büyük bir insani felaket, yıllardır sonuç alınamayan siyasî çatışmanın çözümü için daha önce bulunmayan bir zemin oluşturmuştu.

El Salvador belki en öğretici örnek. 1992 Chapultepec Anlaşması ile on iki yıllık iç savaş sona ererken yalnızca gerillaların silah bırakması kararlaştırılmadı; ordunun küçültülmesi, eski güvenlik birimlerinin tasfiyesi, yeni bir sivil polis teşkilatı kurulması, seçim ve yargı sistemlerinin reformu ve toprak meselesine ilişkin düzenlemeler de sürecin parçalarıydı. Fakat bunların hiçbiri aynı gün gerçekleşmedi. Uygulama aksadığında FMLN bir aşamada demobilizasyonu durdurdu; BM tarafların yükümlülüklerini yeniden birbirine bağlayan takvimlerin oluşturulmasında arabulucu rol oynadı. El Salvador’un dersi, tüm meselelerin aynı anda çözülmesi değil, aşamalı çözümün güvenilir bir takip mekanizmasına bağlanmasıydı. Boynukara’nın “kararlı takip” vurgusu da tam olarak bu tür süreçlerin temel mantığıyla örtüşüyor.

Kolombiya’da FARC ile yapılan 2016 anlaşması da başka bir açıdan aydınlatıcı. Anlaşma kırsal eşitsizlikten uyuşturucu ekonomisine, devlet kapasitesinden siyasî şiddete kadar çatışmayı besleyen yapısal sorunların hiçbirini bütünüyle ortadan kaldırmadı. İlk metin halkoylamasında reddedildi, değiştirilerek yeniden siyasî sürece sokuldu. Kolombiya bugün hâlâ ciddi güvenlik sorunlarıyla boğuşuyor. Fakat bundan FARC’ın ana gövdesinin silahlı mücadeleden çekilmesinin anlamsız olduğu sonucu çıkmaz.

Bu örneklerin hiçbiri Türkiye için birebir model değil. Her çatışmanın tarihi, aktörleri ve güç dengeleri kendine özgü. Fakat hepsinin işaret ettiği ortak bir siyasî gerçeklik var: Siyasette gerçek tercih çoğu zaman kusurlu çözüm ile kusursuz çözüm arasında değildir; kusurlu çözüm ile çözümsüzlüğün devamı arasındadır. Maksimalizmin temel yanılgısı, masadaki gerçek seçeneği mevcut durumla değil, zihnindeki ideal düzenle karşılaştırmasıdır.

“Ya İktidar Bundan Yararlanırsa?”

Çerçeve Yasa tartışmasındaki ikinci itiraz daha ilginç ve dürüstçe cevaplanmayı hak ediyor: “Süreç Erdoğan’a yarayacak.” Bu noktada çatışma çözümünün ötesine geçip daha genel bir siyaset sorununa ulaşıyoruz: Bir düzenlemenin toplumsal değeri ile onu gerçekleştiren iktidarın bundan elde edeceği siyasî kazanım arasında nasıl bir ilişki kurmalıyız?

Tarih bu konuda da düşündürücü örnekler sunuyor: Modern sosyal devletin temellerini atan 19. yüzyıl Alman sosyal sigorta reformları, bir demokrat ya da sosyalist hükümet tarafından değil, muhafazakâr ve otoriter bir devlet adamı olan Otto von Bismarck tarafından hayata geçirildi. Hastalık, iş kazası, yaşlılık ve malullük sigortalarının arkasında yalnızca sosyal kaygılar yoktu; Bismarck aynı dönemde sosyalist hareketi anti-sosyalist kanunlarla baskı altında tutuyor ve sosyal reformlar aracılığıyla işçi sınıfının devlete bağlılığını güçlendirmeyi hesaplıyordu. Sosyal reform ile siyasî konsolidasyon birbirinin alternatifi değildi; sosyal reform bizzat konsolidasyonun araçlarından biriydi. Bu hesap, söz konusu reformların tarihî değerini silmiyor. Çünkü bir reformun sâiki ile sonucu aynı şey değil.

Benzer biçimde demokratik rejimlerde gerçekleştirilen büyük reformların da kaçınılmaz olarak siyasî sonuçları olur. ABD’de Lyndon Johnson’ın 1964 Sivil Haklar Yasası ve 1965 Oy Hakkı Yasası için verdiği desteğin Amerikan siyasetinin yerleşik dengelerini sarsacağı ve özellikle Demokrat Parti’nin Güney’deki geleneksel konumunu etkileyeceği açıktı. Nitekim medeni haklar meselesi sonraki onyıllarda Amerikan parti sisteminin bölgesel ve toplumsal tabanlarının yeniden şekillenmesinde önemli unsurlardan biri oldu. Burada önemli olan, Johnson’ın reformlardan siyasî olarak kazanıp kazanmadığı değil; büyük bir toplumsal problemin çözümünde atılan adımların aynı zamanda siyasetin güç dengelerini de değiştirmesinin kaçınılmaz olmasıdır.

Bir hükümet tarihî bir sorunun çözümünde mesafe alırsa bundan siyasî kredi kazanması demokratik siyasetin anomalisi değil, olağan sonucudur. Bu nedenle “Erdoğan bundan yararlanacak” sözü, Çerçeve Yasa’nın yanlış olduğunu kanıtlamaya yetmez. Düzenleme hukuken sakıncalıysa hukukî sakıncası gösterilebilir; PKK’nın silahsızlanmasını fiilen sağlamayacağı düşünülüyorsa nedenleri tartışılabilir; yaratacağı maliyet sağlayacağı faydanın üzerindeyse hesabı yapılabilir. Fakat bir politikanın siyasî rakibimize yarar sağlaması ile ülkeye zarar vermesi aynı şey değildir.

Bu ikisini özdeşleştirdiğimizde muhalefet açısından tehlikeli bir teşvik yapısı ortaya çıkar. İktidarın başarısızlığı muhalefetin siyasî sermayesine dönüştüğünde, ülkenin bazı sorunlarının çözülmemesi de muhalefetin çıkarına dönüşmeye başlar. Ekonominin düzelmesi iktidara oy kazandıracağı için ekonomik iyileşmeden rahatsız olmak, dış politikadaki bir başarı iktidara prestij sağlayacağı için o başarının gelmemesini istemek de aynı mantıkî çizginin devamıdır. Demokratik muhalefetin işlevi, iktidarın doğru politikalarının başarısız olmasını beklemek değil; ülkeyi aynı alanlarda daha iyi yönetebileceğine seçmeni ikna etmektir.

Asıl İtiraz: İkinci Adım Nasıl Güvence Altına Alınır?

Bütün bunlar, seküler/milliyetçi muhalefetten gelen eleştirinin en güçlü tarafını geçersiz kılmıyor. PKK’nın silahsızlanmasını düzenleyen adımlar atıldıktan sonra Erdoğan iktidarının demokratikleşme gündemini rafa kaldırmayacağının güvencesi nedir? Kayyım uygulaması neden sona ersin, AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararları neden uygulanmaya başlansın, ifade özgürlüğü alanında neden reform yapılsın? İktidar, silahlı çatışma meselesini kapattıktan sonra demokratikleşme konusunda bugün hissettiğinden bile daha az baskı hissedebilir.

Bu kaygı, özellikle Türkiye’nin 2013-2015 tecrübesi göz önüne alındığında ciddiye alınmalıdır. Fakat bu riskin mantıkî sonucu “o halde ilk adımı da atmayalım” değildir. Tam tersine, asıl siyasî mücadele ikinci adımın nasıl güvence altına alınacağı üzerinde verilmelidir.

Boynukara’nın “kararlı takip” vurgusu burada can alıcı noktasına ulaşıyor. Sınırlı adımı değerli kılan şey yalnızca adımın kendisi değil, arkasından gelecek olanı güvence altına alan siyasî baskının ve kurumsal mekanizmaların varlığıdır. El Salvador örneğinde olduğu gibi, aşamalı süreç ancak aşamalar birbirinden kopuk kalmadığı sürece işe yarar. Bir taraf yükümlülüğünü yerine getirdikten sonra diğer tarafın kendi taahhütlerini kolayca unutabildiği bir sistem tedrîcîlik değil, oyalamadır.

Bu nedenle Meclis’in demokratikleşme başlığı için açık bir siyasî yol haritası oluşturması, hangi konuların hangi mekanizmalarla ele alınacağının netleştirilmesi ve muhalefetin bu sürecin aktif takipçisi olması; Çerçeve Yasa’nın kapsamını —bugün mümkün olan uzlaşmayı dağıtacak ölçüde— şişirmeye çalışmaktan çok daha etkili bir strateji olacaktır. Çerçeve Yasa’yı desteklemek için Erdoğan’a güvenmek gerekmiyor; demokratikleşmenin kendiliğinden geleceğine inanmak da gerekmiyor. Demokratik siyasetin özü zaten aktörlerin iyi niyetine güvenmek değil, onları istemedikleri adımları da atmaya zorlayacak toplumsal, siyasî ve kurumsal baskıyı üretmektir.

Siyasette Zaman Nötr Değildir

Maksimalist siyasetin belki de en tehlikeli varsayımı şudur: Bugün yetersiz bulduğumuz için reddettiğimiz fırsatın yarın en az aynı koşullarda yeniden önümüze geleceğini düşünmek. Oysa siyaset böyle işlemiyor. İktidarlar değişiyor, liderler gidiyor, uluslararası konjonktür ve toplumsal psikoloji dönüşüyor, güç dengeleri yeniden biçimleniyor. Bugün bu adımı mümkün kılan elverişli konjonktürün aynı şekilde devam edeceğini varsayamayız.

Çatışma çözümü literatüründe William Zartman’ın “olgunlaşma” (ripeness) kuramı tam bu soruna işaret eder. Tarafların çatışmayı sürdürmenin maliyetinin elde edilebilecek kazanımı aştığını görmeye başladıkları dönemlerde, yani her iki tarafın da zarar gördüğü anlarda çözüm için fırsat pencereleri açılır. Fakat bu pencereler çoğu zaman kalıcı olmaz. Açe’de 2004 tsunamisinin yarattığı olağanüstü kriz ortamı, El Salvador’da Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Kuzey İrlanda’da hem yerel aktörlerin hem Londra, Dublin ve Washington’ın değişen hesapları, daha önce sonuçsuz kalan görüşmelerin belirli tarihî anlarda çözüme ulaşmasını mümkün kıldı.

Bu nedenle siyasî muhakeme yalnızca “masadaki teklif idealime ne kadar yakın?” sorusuyla yapılamaz. “Bu teklifi reddedersem yarın karşıma ne çıkacak?” sorusu da sorulmak ve olumsuz ihtimaller hesaba katılmak zorundadır. Siyasette bir fırsatı reddetmenin maliyeti, kabul etmenin maliyeti kadar gerçektir.

Türkiye’nin kırk yılı aşkın süredir taşıdığı, on binlerce insanın hayatına ve muazzam ekonomik, toplumsal ve siyasî bedellere yol açmış silahlı çatışmanın sona ermesi için gerçek bir fırsat penceresi açılmışsa, bu pencereyi demokratikleşme sorunları henüz çözülmediği için değersiz saymak ihtiyatlı bir siyaset olarak görülemez. Çünkü önümüzdeki gerçek alternatif kusurlu bir normalleşme ile kusursuz bir demokrasi arasında bir seçim olmayabilir. Yapılacak seçim muhtemelen kusurlu bir normalleşme ile mevcut çözümsüzlüğün devamı alternatifleri arasındaki bir seçimdir.

İdeal ile Gerçek Arasında: “Bir Şey Bütünüyle Elde Edilmezse, Tamamen Terk de Edilmez”

Mecelle’den iktibas ettiğim bu ilke gündemdeki tartışmaya oldukça uygun düşüyor: “Bir şey bütünüyle elde edilemiyorsa, elde edilebilen kısmı da terk edilmez.”Türkiye’nin demokratikleşme ihtiyacının Çerçeve Yasa’dan çok daha büyük ve kapsamlı olduğu tartışmasız. AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması, kayyım uygulamasının sona ermesi, ifade özgürlüğünün genişletilmesi ve hukuk devletinin güçlendirilmesi kendi başlarına hayatî meseleler. Bunları talep etmek maksimalizm değil. Maksimalizm, bu taleplerin tamamının karşılanmasını, başka bir alanda bugün atılabilecek doğru bir adımın önkoşulu haline getirdiğimiz noktada başlar.

Muhalefetin önündeki tercih de tam burada netleşiyor. Seçenekler şunlar: (1) PKK’nın silahsızlanmasının Erdoğan’a sağlayabileceği siyasî kazanç nedeniyle mevcut sürece destek vermemek ya da (2) silahsızlanmaya yönelik doğru adımları destekleyip ardından “şimdi sıra demokratikleşmede” diyerek iktidarın karşısına daha güçlü ve meşru bir taleple çıkmak mümkün. İkinci yol Erdoğan’a gerçekten de siyasî bir başarı kazandırabilir; ama aynı zamanda Türkiye’yi kırk yıllık bir yükten kurtarabilir ve demokratikleşme mücadelesinin yürütüleceği zemini köklü biçimde değiştirebilir.

Boynukara’nın formülü bu tercih karşısında bir pusula işlevi görüyor: Mevcut adım sınırlı olabilir, hattâ sınırlı olması üzerinde daha geniş bir uzlaşmayı mümkün kılabileceğinden belki de tercih edilmelidir. Asıl mesele o adımın arkasının boş kalmamasıdır. Siyasette eksik olanın yanlış olduğunu varsaymak yanlıştır. Eksiklik varsa —ki vardır— bunu ilk adımı reddetmenin değil, tamamlanması için mücadele etmenin gerekçesi olarak görmek gerekir.

Maksimalizmin en büyük yanılgısı, “kusurlu çözüm”ü reddettiğinde onun yerine “kusursuz çözüm”ü seçtiğini sanmasıdır. Oysa siyasetin gerçek dünyasında masada üçüncü bir seçenek bulunmayabilir. Kusurlu çözümü reddederek seçtiğimiz şey, çoğu zaman kusursuz çözüm değil, çözümsüzlüğün tâ kendisidir.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın