SerbestiyetSerbestiyet
Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Vatandaş Rifat’ın terekesi

Vatandaş Rifat’ın terekesi

Dedem Rifat Erdölen’i 96 yaşında kaybettik.Yassıada’nın zoraki gardiyanı, adanın en huzursuz askeriydi.Ne yazık ki bir asırlık ömründe karşılaştığı en şefkatli kamu gücü kendisini son yolculuğuna özenle hazırlayan gassallardı.
17

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra İstanbullular için sokakta asker görmek pek de şaşırtıcı değildi. Fakat bir gece vakti kapısında bir düzine askerle karşılaşmayı en son bekleyen İstanbullu sanırım Kurukahveci Mehmet Efendi Mahdumları’nın Eminönü’ndeki meşhur dükkanının mağaza müdürüydü.

Gözaltına alınıp karakola götürülen adam, ne olduğunu anlamamıştı. Büyük ihtimalle esir tutulan Demokrat Partililerle aynı kaderi paylaşacağını düşünmüştü. O günlerde bir gece yarısı evinden alınıp götürülmek hayra alamet değildi.

Kendisine Yassıada’dan telefon geldiğini öğrenince korkusu daha da arttı. Ada yönetimi öfkeliydi: Kurukahveci Mehmet Efendi, neden Yassıada’ya kahve satmıyordu? İstanbul’da kahve karaborsaya düşmüştü. Kurukahveci de vitrinine “Kahve yok” tabelası asmış, elindeki az miktardaki kahveyi yüksek fiyata el altından satmaya başlamıştı.

Yassıada’nın sert komutanının en büyük zevklerinden biri, her gece yatmadan önce bir fincan Türk kahvesi içmekti. Adada kahve bitince genç bir astsubay Eminönü’ne yollanmış, kahve alması istenmişti.

Genç astsubay sivil kıyafetleriyle Eminönü’ne gitmiş, Kurukahveci’nin vitrinindeki “kahve yok” tabelasını görünce içeri girmemiş, vazifesinin tamamlandığını düşünüp adaya geri dönmüştü.

Kahve yoktu.

Yassıada da bunun üzerine öfkelenmiş, 60 Darbesi’nin en ilginç gece baskınlarından biri düzenlenmişti.

Kurukahveci Mehmet Efendi Mahdumları operasyonu.

Mağaza müdürü serbest bırakıldıktan sonra dükkanını açmış, Yassıada’dan gelen astsubayı beklemeye başlamıştı.

Bembeyaz tenli renkli gözlü genç zayıf bir adam yine sivil kıyafetleriyle kapıdan çekingen bir şekilde girmiş, naif bir şekilde “kahveniz var mı?” diye sormuştu.

Mağaza müdürü genç adamın Yassıada’dan geldiğini anlayınca öfkelenmişti: “Kardeşim, sen neden söylemiyorsun Yassıada’dan geldiğini ilk başta, yaktın başımızı.”

Astsubay, vitrindeki yazıyı görünce kahvenin olmadığını düşünmüş, vazifesini sonlandırmıştı. Sadece bir gece kahvesiz kalınca insanları yatağından aldırabilecek kudreti ve hakkı kendisinde görenlerin dünyasında asker olduğunu söylemeye bile utanmıştı.

Kurukahveci Mehmet Efendi Mahdumları’na hayatlarının stresini yaşatan genç astsubaya büyük ihtimalle mağaza müdüründen Yassıada komutanına kadar herkes kızmıştı: Naif, saf, belki de iş bilmez. 

Fakat genç astsubay Yassıada’da kendi yetkilerinin sınırını bilen belki de tek kişiydi. Kendisine sadece “kahve al” denmişti. Karaborsadan kahve satanlara Yassıada’dan geldiğini söylemesi, el altından kahve alması gerektiği değil.

Dönemin koşullarının, üniformasının, görevinin insanlarda doğuracağı etkiyi suistimal etmemişti. Kendisine emir yağdıranların istese de anlamayacağı bir şeydi bu. Özellikle de seçilmişlere karşı darbe yapan, insanları hapse atan, hukuksuz bir şekilde yargılayan ve asan darbecilerin.

Kurukahveci’den utana sıkıla kilolarca kahveyi alıp Yassıada’ya geri dönen naif astsubay Rifat Erdölen, zaten gönülsüz bir şekilde görevini yapıyordu.

En alt en soldaki dedem Rifat Erdölen. Selimiye Kışlası’nda.

Dedem darbeden önce Yassıada’daki Deniz Astsubay Okulları’nda derse giren öğretmenlerden biriydi. 1957 yılında okula tayin olmuştu. Darbe sonrasında Yassıada, Demokrat Partililerin esir olarak tutulduğu bir hapishaneye çevrilmişti. Astsubay Okulu’nun yönetimi ise bu geçiş sürecinde adaya hâkim oldukları için görevlerine “zoraki gardiyan” gibi devam etmişti. Darbeyi halkın geneliyle aynı anda öğrenen bu astsubaylar, kantin, tedarik gibi lojistik işlerle ilgileniyordu.

Yassıada mahkemelerin de başlamasıyla tüm ülkenin kilitlendiği önemli bir yere dönüşmüştü. Birçok asker tayinini adaya çıkartmak istiyordu. Hem tarihe tanıklık etmek hem de bu kaotik dönemden maddi olarak faydalanmak için. Esir vekillerle yakınlık kurup mektup taşımak, alışverişin arttığı ve lüks ürünlerin gelip gittiği kantini yönetmek; iyi bir köşeyi dönme fırsatı olabilirdi.

Dedem Rifat Erdölen ise adadan bir an önce gitmek isteyen tek kişiydi. Deliorman göçmeni muhacir bir ailede büyümüş, Tekirdağ’da doğmuştu. Dönemin birçok Trakyalı ailesi gibi Demokrat Partiliydi. 1946 seçimlerinde Demokrat Parti’yi destekleyen hemşerileriyle birlikte devletin sopasını yemişti.

Açıkça fikrini söylemeye cesareti olmasa da yapılanları desteklemiyordu. Adada genç astsubaylara patlayıcı maddeleri anlatan kendi halinde bir öğretmenken, zamanında oy verip çok sevdiği Adnan Menderes’in yargılandığı adanın “zoraki gardiyanına” dönüşmüştü.

Cebinden çıkan bir kuruşu bile not düşen, kanunun lafzından dışarı bir adım atmayan dedem için Yassıada bir kabustu. Mahkemeler henüz başlamamıştı, esir tutulan Demokrat Partililerin adaya hapsedilmesinin “kanuni” zemini yoktu. Darbecilerin keyfi kararları öngörülemezdi. Adadaki darbeciler “olağanüstü” bir dönemin “olağanüstü” yetkilerini kullanıyordu. Yarın öbür gün devran dönebilir, dün muktedir görünenler yarın hesap verebilirdi. Her şey keyfiyet ve muğlaklık üzerine kurulmuştu. Silahın muğlaklığı ve korkusu ülkeyi yönetiyordu.

Dedemin tabiriyle “adada bir sıkıntı, adamı rahatsız eden bir huzursuzluk vardı.”. Dedemi rahatsız eden huzursuzluk, birçok insana da köşeyi döndüren bu kaotik hukuksuzluktu. Demokratlarla genellikle doğrudan teması olmayan ve sadece kantinle, tedarikle ilgilenen dedem de isteseydi üç kuruşluk maaşının katbekat fazlasını kazanabilirdi.

Nihayetinde uzun mektuplar ve çabalar sonucunda tayinini adadan aldırdı. Herkesin bir parçası olmak için birilerini araya soktuğu bu kabustan kendisini kurtardı.

Kurukahveci Mehmet Efendi de kahve zevki için ortalığı ayağa kaldıran komutanlar da artık rahat edebilirdi.

Rifat Erdölen, Yassıada’dan ayrılmıştı.

Vazifelerin adamı

Aslında dedem hiçbir zaman asker olmak istememişti. Tek amacı evden uzaklaşmaktı. 90 Harbi’nde Deliorman’dan Tekirdağ’a göç eden muhacir bir ailede doğmuştu. Dünyaya Çerkezköy-Erdölen Sokak’ta gelmişti. Ailesi Çerkezköy’ün kurucularındandı. Amcaları tüccar, bestekar, sanatçıydı. Herkes bir yolunu bulup İstanbul’a yerleşmişti.

Babası Adil Erdölen ise Çerkezköy’de kalmış, topraklarla ilgileniyor, çiftçilik yapıyordu. Marshall planıyla verilen traktörler Adil Erdölen’e nasip olmamıştı. İşlerini oğluna devretmek de olmadı. “Deli Adil” lakabını aldıracak öfkesi en büyük oğlunu evden uzaklaştırdı. Dedem ortaokulu, müzik öğretmeni amcası Muzaffer Erdölen ve Azra Erhat’ı Odyssesia’yı çevirtmesi için ikna eden ve Troya kazılarına katılıp bölgenin tanıtılması için seramikler yapan Mavi Anadolucu resim öğretmeni yengesi Şadiye Erdölen’in yanında Çanakkale’de okudu.

Dedem yengesi Şadiye Erdölen’in bir sergisinde

Liseye Edirne’ye gitti, fakat “haylazlıktan” okulu bitiremedi. Eve o kadar dönmek istemiyordu ki son çare astsubay olmaya karar verdi ve askerlik macerası başladı.

Önce eğitim, ardından gemi görevi. Sonrasında ise malum; Yassıada okulu ve maalesef zindanı.

Yassıada’dan sonra kurtulmasına ise Amerika vesile olmuştu.

Amerika, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kullanmadığı çıkarma gemilerini önce Norveç’e göndermiş, Norveç’te yenilenen gemiler ise Türkiye’ye verilmişti.

İşte bu gemilerden biri olan TCG Mürefte’yi Norveç’ten getirme görevi için seçilenlerden biri de dedemdi.

Dedemin ilk sefer görevi, aynı zamanda ilk yurt dışı seyahatiydi. Büyük bir disiplinle üç ay süren yolculuğunun her detayını gün gün yazdı. Bindiği uçaktaki broşürleri, biletleri topladı. Tarihin ilk seyahat influencer’ıymışçasına yolculuğunun her bir küçük detayını belgeledi.

Dedem her bir küçük detayı not düşmüştü. Fakat anılarında bile kendi sesini ve duygularını saklamıştı. Yassıada’yı anlatırken şahsi görüşlerini gizlemiş, “ihtilal, sabık” gibi resmi kalıpları kullanmış, mekanik bir şekilde sarf edilen kilometreleri, saatleri, hava durumlarını özetlemişti.

Anılarındaki en insani anektotlardan biri Norveç’te Türkçe konuşan bir Ermeni adamla karşılaşıp geç saatlere kadar sohbet etmesiydi.

Yazdığı her bir kelime sanki ülkeye dönünce askeri bir heyetin denetiminden geçecekmişçesine bir tedirginlikle kaleme alınmıştı.

Aslında dedem, Yassıada anılarını da kaleme almıştı. Darbenin üzerinden zaman geçince gazeteler adada yaşananları yazıyor, insanlar da ilgiyle okuyordu.

Bazı şeyleri konuşmak artık serbestti.

Fakat kimse dedemin anılarını yayınlamamıştı.

Büyük ihtimalle sıkıcı bulmuşlardı.

Çünkü dedem siyasi mahkûmlara, Adnan Menderes’e, davalara değil; adadaki küçük insan hikâyelerine odaklanmıştı.

Menderes’in intihar girişimiyle ya da idamıyla ilgilenmemişti. Elbisesi kirli olduğu için utana sıkıla çarşıya giden fakir bir askerin gemiye binerken dalgaya kapılıp ezilerek ölmesini yazmıştı. Demokratların değerli bir eşyası kaybolduğunda, eşyaların hızlıca bulunup vekillere teslim edilmesi ve işin düşük rütbeli erlerin üstüne yıkılmaması için nasıl uğraştığını anlatmıştı. Kafayı dönemin kaosundan faydalanıp köşeyi dönenlere takmıştı.

Kimse büyük olayların bu küçük hikâyelerine ilgi duymamıştı.

Dedem de inadına hayatı boyunca bu küçük detayların müptelası oldu.

Norveç seyahatnamesine “bakalım kime vereceğim?” diyerek not düştüğü Avrupa’dan aldığı parfüm kutusunun sahibi ise yolculuktan üç sene sonra babaannem Işık Erdölen oldu.

Rifat ve Işık Erdölen, kafayı taktıkları (çoğu zaman fazlasıyla) küçük detaylardan kocaman bir aile yarattılar.

Işık’ın eşi

Babaannem, dedem neyse onun tam tersiydi. Dedem bir nevi bürokrasiyse, babaannem bürokratik engelleri yıkan “girişimci” tüccardı.

Çok daha sosyal, atılgan, tuttuğunu koparan bir kadındı. Özgüveni tavandı. Dedeme nazaran çok daha varlıklı bir ailede büyümüştü. Babası Ömer Özcan, Çerkezköy’ün en saygın tüccarlarındandı. Sıkı bir Demokrat Partiliydi. O da Deliorman göçmeniydi. Kışlıkları Aksaray’da, yazlıkları Maltepe’deydi. Babaannemlerin evi Trakya’nın fahri İstanbul konsolosluğuydu. İstanbul’a okumaya, iş aramaya gelen ne kadar insan varsa evde ağırlanır, her yemeğe misafir davet edilir, zorluk yaşayan uzak akrabalar talihsizlikleri atlatana kadar evde kalırdı.

Babaannem Işık ise, bu kalabalık evin en becerikli kadınıydı. Tüm yemekleri yapıyor, herkesle ilgileniyor, bir kenardan tüm aileyi sessizce yönetiyordu. 6-7 Eylül’de Ermeni ve Rum komşularının evlerine Türk bayrağı asarak yağmadan kurtaracak kadar zekiydi. Az çok tanıyan herkesin tabiriyle “başbakan olacak kadındı”. Fakat babaannem imkanı olmasına rağmen okumayı tercih etmedi. Babası tüm çocuklarını karşısına alıp hangi liseye gitmek istediklerini sorduğunda cevabı yemek, nakış, ev işleri öğreten bir kız meslek okulu oldu. Her ne kadar sonradan çeşitli nedenlerle mezun olamasalar da ablası Robert Kolej, abisi Galatasaray Lisesi’ne yazılmıştı. Babaannem yıllar sonra bile “of bilmem öyle istedim, işte” diyerek açıklamadığı kararı sonucunda okumadı, ama dünyanın en güzel yemeklerini yapmayı öğrendi. Ve tabii kendisinin meslek okulu karnesini bile saklayacak kadar detay bağımlısı Rifat Erdölen ile evlendi. Tıpkı kendisi gibi.

Birbirinden farklı bu iki insanı buluşturan, filmlere konu olabilecek bir aşk hikayesi değildi. Tanışmaları da sıradandı. Dedem babaannemi görüp beğenmiş. Gelir farkı nedeniyle çekinmiş, fakat babaannemin babası, dedemin dürüstlüğünden etkilenip evliliği onaylamış; genç çifte rahat etmeleri için ilk evlerini bizzat kendisi hediye etmişti.

Ayrı dünyaların insanı gibi dursalar da Rifat ile Işık’ı birleştiren “detaylardı”. Dedem uçak biletlerini, ödediği vergi fişlerini, kamu gücüyle karşılaştığı her anın belgesini biriktirip, seyahatlerin günlüklerini tutarken, fotoğraflarını çekerken; babaannem evin içindeki dünyanın komiseriydi.

Dedemin seyahatnamesinin yanında, babaannemin tarif defterleri vardı. Yaptığı her yemeği en ufak ayrıntısına kadar yazmış, teker teker dosyalamıştı.

Havucun “avuç” yazıldığı bu defterler de tıpkı dedeminkiler gibi detaylar deniziydi. Sadece yemeğin yapılışı değil, sunuluşu da düşünülmüştü. 

Babaannem dedeme uyum sağlamış, Aksaray’daki kalabalık evi geride bırakıp dedemin tayininin çıktığı Gölcük’teki küçük lojmanda bu yemekleri yapmaya başlamıştı.

Dedem tanık olduğu bazı usulsüzlükler, yolda gördükleri patlayıcı maddeyle oynarken paramparça olan çocukların cansız bedenlerini görmesi nedeniyle 42 yaşında emekliye ayrılmayı tercih etti. Önce özel şirketlere girdi, fakat yine tutulan mali kayıtlardaki tutarsızlıkları görünce tedirgin oldu, işten ayrıldı. Nihayetinde kayınpederinin odun deposunda, sonrasında odun deposunun yerine yapılan otelinde çalıştı.

Hiçbir zaman arabası olmadı, lüks içinde yaşamadı, yaşamak da istemedi, hiçbir zaman sınırı aşmadı, ortalamadan şaşmadı, var olanı hep kenarda tuttu. Fakat en ufak bir lekesi olmayan bir hayat yaşadı.

Aile zamanla büyüdü.

İki çocuk Cüneyt ve Ayşe. Bir gelin Meral. İki torun Yunus Emre ve Sena Zeynep.

Zaman geçti, aile bu sefer küçüldü.

2019’da Işık, geçen hafta ise Rifat hayatını kaybetti.

Dedemin kaybıyla küçük dünyamızda büyük bir devir kapandı.

Hikâye başladığı yere döndü.

Rifat’ın 96 yıllık terekesi bir asırlık koca bir ömrün ardından açıldı.

Dedemin devleti

Bizim terekemiz belgelerle dolu. 1900’lerin başından beri tutulan tapu kayıtları, vergi fişleri, sözleşmeler, diplomalar, karneler. Tek tek klasörlenmiş, dosyalanmış, özel kutulara konmuş yüzlerce kağıt.

Dedemin doğduğundan beri devletle kurduğu her ilişki bir klasörün içinde. Gemi kaptanlığı belgesi, dedemin her duruşmasını bizzat takip ettiği kamulaştırma davaları, ödenen vergi fişleri. 

Tüm vergilerini ilk gününden ödeyen, bir kuruş vergisini bile kaçırmayan örnek bir vatandaşın müzesi.

96 yıllık ömründe hakkı olmayan hiçbir şeye el atmamış, hakkı olmayan hiçbir şeyi elinde tutmamış bir adamın, butik dürüstlük abidesi.

Belki de okullarında, asker ocağında büyümüş birinin borcunu “devletine” coşkuyla ifa etmesi.

Fakat Rifat’ın hikayesi sadece görevlerini ifa eden “örnek bir vatandaş” öyküsünden ibaret değil.

Dedem eve her zarf geldiğinde panik olurdu. İlk gününden ödediği vergilerin stresini kolayca atamaz, defalarca teyit ederdi. Sağlığının en kötü olduğu zamanlarda bile konu vergiye, devletle olan ilişkilere gelince ciddileşir, kimsenin bilmediği detayları sorardı. Dedemin kabusları, eksik defterler, ödenmeyen vergiler, kapıya dikilen memurlardı.

Kendisini tanıyan herkesin “hayatında gördüğü en dürüst adam” olan Rifat, tek bir lekenin olmadığı 96 yıllık ömründe çok kişiye, şehre veda etmişti, fakat evhamını bir türlü atamamıştı. Son dönemlerde özel hukuku ilgilendiren birçok ekonomik meselenin siyasi gayelerle nasıl kullanılabileceğini, suistimal edilebileceğini gören herkesin yeni yeni tanıştığı evhamı dedem her zaman en dorukta yaşardı.

Halbuki dedem devlete olan borcunu fazlasıyla ödemişti.

Uğruna dayak yediği siyasetçileri elleri kelepçeli görmüş, parçalanmış çocuk cesetlerinin başında bekletilmiş, subay-astsubay ayrımının katılığı yüzüne çarpılmış; fakat en önemlisi büyük bir dişlinin hissetmemesi, sorgulamaması istenen bir çarkına dönüştürülmeye çalışılmıştı.

Dedemin dürüstlüğü ve korkusu el ele vermiş, bu çarktan erken çıkmasına vesile olmuştu.

Yine de tahribat her şeye rağmen engellenememişti.

Dedem ile bu yazıdaki her bir detayı saatlerce konuşacak kadar çok zaman geçirsem de ben dedemden hiçbir zaman klasik “dede-torun” cümleleri duymadım. Dedem bizi çok seviyordu, fakat hiçbir zaman bunu söylemedi. Dedemden “nasılsın?” sorusunu bile hiç duymamış olabilirim.

Dedem bize okul nasıl geçti diye sormazdı, “sınıf kaç kişi?” derdi. Hoca olmak nasıl bir his sormazdı, “Galatasaray’da kaç kişiye ders anlatıyorsun?” derdi. Yolculuk nasıl geçti, Amerika nasıl sormazdı,  “uçakta kaç koltuk var?” derdi.

Küçükken hafta sonları Yenimahalle’deki evlerine gittiğimizde salondaki sobanın ulaşmakta zorlandığı soğuk misafir odasında kalın yünlü battaniyelerin altında içeriden gelen sucuk kokusuyla bizi uyandıran babaannemin sıcaklığı neyse; dedemin aynı saatte aynı sokaktan aynı kaldırımlardan askeri nizam halinde bizi 20 dakikalığına parka götürmesi tam tersiydi.

Parkta oynamaktan hiç zevk almazdım, ama dedemin park için biçtiği 20 dakikanın geçmesi için “vazifemi yapar”, eğleniyormuş gibi yapardım.

Dedem zaten eğlenip eğlenmeme değil; parkta geçen süreye, kaç kere kaydıraktan kaydığıma bakar, kafasındaki süre dolunca hızlıca eve dönülür, dedemin himayesindeki sorumluluğum sona ererdi.

Defterlerine not ettiği rakamlarla betimlenmişti sanki her anımız.

Babaanneme sarılıp şapır şupur öpebilirdim, sanırım dedeme hiç sarılmadım.

Bu aramızda bir mesafe olduğu anlamına gelmiyordu. Sadece dedelik bir vazifeyse, işin bu duygusal kısmı sanırım görev tanımının dışındaydı. Fakat dedem vazifesini hiç kimsenin belki de erişemeyeceği şekilde yerine getirdi.

Koca bir çarkın dişlisi oldu, ama bizi de o çarktan kurtardı.

En duygusal anımız, dedeme “bana ne tavsiye verirsin?” diye sormam üzerine ettiğimiz kısa sohbetti.

Dürüst olmak gerekirse pek de meraklı bir şekilde sormamıştım. Neler diyebileceğini tahmin ediyordum.

Her çıktığım yayını bana değer verdiği için “yanlış anlaşılacak, birilerini kızdıracak, başına iş gelecek” endişesiyle izleyen nadir insanlardan biriydi. Feedback’leri herkesten çok daha acımasızdı: “bu program çok zayıftın”, “tecrübesiz durdun”, “cevap veremedin”. Beni izledikten sonra televizyonu gurur ve mutlulukla kapadığına ne kadar eminsem izlerken keyif almadığına da o kadar emindim. Her an başıma bir şey gelebilecek endişesiyle beni izler, kravat takmadığım için de kızardı.

Dedem için kravat takmak ciddiyet ve saygı, kamusal alanın taşıdığı yük; benim içinse boynumdan çekip atmak istediğim bir zincirdi.

96 yaşında bile saat takmaktan vazgeçmeyen, gömleğini son düğmesine kadar ilikleyen dedemin şansına ne oğlu ne torunu saat, kravat takmayı sevmişti. Saat kelepçe, kravat zincirdi. Belki de bu katılığa inattandı.

“Daha az televizyona çık”, “dikkatli konuş”, “aman dikkat çekme”, “kravat tak”, “saat tak”, “ceket giy”, “dolma kalem kullan”, “dosya çantası taşı”.

Dürüst olmak gerekirse, bunları konuşacağımız klasik bir Rifat Erdölen nasihati bekliyordum.

Fakat ters köşe oldum.

Büyük bir gururla bana, çok daha büyük bir gururla uzaklara, geçip giden kendi uzun ömrüne baktı:

“Ne istersen onu yap, kimseye muhtaç olmadan her istediğinizi yapabileceğiniz, diyebileceğiniz bir hayatınız olsun. Benim sayemde. Tadını çıkarın, mutlu olun. Kimseye açık vermeyin, kimseden bir şey rica etmeyin.”

Dedemin ardından ne yazacağımı çok uzun süredir düşünüyordum. Dedemle 10 senedir uzun uzun söyleşiler yapıp ses kayıtlarını alıyordum. Fakat kafamdaki hikaye bu cümleyle tamamlanmıştı. Sanki dedemin de bunu söyleyebilmesi için 96 yıl geçmesi gerekmişti.

Çarkın kendisini öğütmesine izin vermemişti, ama çarkı da kırmamıştı, kıramamıştı. Fakat farkında bile olmadan çarkın kırılmasını sağlayacak zehri yavaş yavaş damarlarımıza akıtmıştı.

Belki bizlerle derin mülahazalar yapmamıştı, ama kendisiyle aynı koşullarda bulunanların aksine hiçbir ideolojiyi, ezberi, görüşü de çocuklarına, torunlarına empoze etmemişti. Aynı evden farklı görüşlerin çıktığı, tartışılarak fikirlerin değiştiği bir ortamın farkında olmadan mimarı olmuştu. Aynı seçimde aynı aileden 3-4 farklı partiye oy çıkmasının başka bir açıklaması olmasa gerek. Emekli asker dedeler arasında en sivil olanı benim dedemdi sanırım.

Dedemin anılarıda büyük kahramanlık hikayeleri yoktu. Sıradan insanların sıkıcı öyküleri vardı. Dedem sanki inadından büyük olayları, insanları unutmuş , hep küçük detaylara takılmıştı. Yassıada’da gemiye binerken ölen Çorumlu askerin kıyafetinin her detayı son anına kadar aklındaydı, ama adadaki büyük olaylar dedem için önemsizdi. Gariban ailelerin asker çocukları, bir zamanlar subay orduevlerine giremeyen astsubaylar dedemin hikayesiydi. Büyük amaçlar uğruna küçüklerin harcandığı bir düzene inat küçük detaylara tutulmuştu kafası.

İçten içe sevmediği, korktuğu bu çarkı kırmaya ne niyeti ne de gücü vardı.

İnsanların bir günde her şeylerini kaybettiğini, geride bırakılan en ufak bir açığın bile devran dönünce nasıl suistimal edildiğini, insanların mallarına nasıl çöküldüğünü, dünün mağdurlarının yarının zalimlerine nasıl dönüştüğünü bizzat görmüş, yaşamıştı. Dişlisi olduğu çarkın gücünün, yeri geldiğinde kimi neyi nasıl şevkle öğüttüğünün yaşayan bir tanığıydı.

Belki bu cümleleri okursa, beni her izlediğindeki gibi telaşlanırdı.

Ama işte terekesinden bize kalan en büyük mirası bu.

Dedemi öğütmeye yeltenen bu çarkın kırılması.

Herkesin hukukunun, hakkının korunduğu, büyük amaçlar uğruna küçüklerin feda edilmediği, kimsenin hor görülmediği, insan odaklı bir düzenin kurulması.

Kimsenin eve gelen tebligattan endişe duymadığı, kimsenin yarın öbür gün suistimal edilecek bir açık var mı diye endişe etmediği sahici bir güvenin sağlanması.

Herkesin parçası değil, öznesi olduğu bir toplumsal sözleşmenin yazılması.

Dedem 96 yıl yaşadı ama bunu tek bir gün bile göremedi.

Defnedilmeden hemen önceki son dakikaları hariç.

Ne trajik ki dedemin bir asırda gördüğü en şefkatli kamu gücü, gassallardı.

Dualar eşliğinde, şefkatle ve özel ilgiyle dedemi yavaş yavaş yıkadılar. Bir yandan kenarda duran ben ve babamı teskin ettiler, aklımızdan geçen her soruyu sorabileceğimizi söylediler. Ne yapmamız gerektiği hakkında tek bir fikri olmayan bizlere nasıl su dökmemiz gerektiğini gösterdiler. Getirdiğimiz gül suyunu, havluları hiçbir şey demeden kullandılar, kişisel tercihlerimize tek kelime etmeden saygı gösterdiler. Ortamı yumuşatmak için sohbet açtılar. Dedemi tertemiz yaptılar.

Sopalı seçimlerden, Yassıada’dan, soğuk mahkeme salonlarından, sarı vergi fişlerinden sonra dedem için bu kadar şahsi, özel koşulları dikkate alan, şefkatli bir kamu gücü hayal bile edilemezdi.

Soğuk bir teneşir masasının kamu gücüyle ısınabileceğini de ben düşünmezdim.

Dedemin kimseye dile getiremediği, kafasında iç sesiyle kelimeleri dizmeye bile belki cesaret edemeyeceği ama bana son nasihatinde ima ettiği en büyük hayali de işte kamu gücünün bu sıcaklığının devlete egemen olmasıydı.

Yoksa 66 yıl önce Kurukahveci Mehmet Efendi’nin dükkanında esip gürler, Yassıada’dan geldiğini söyleyip kahvesini alırdı.

Köşeyi döneceği bir fırsatı kovalar, cebini doldururdu.

Önüne sunulan hazır ezber setlerinden birini seçer çocuklarına, torunlarına dayatır, keyfine bakardı.

Kendi hayatında uygulayamadığı ahlak kurallarını başkalarına satar, herkese hocalık, abilik taslardı.

Dedem hiçbirini yapmadı.

Evet pek etliye sütlüye dokunmadı, ama tek bir yalan dolanı da olmadı.

Dürüstlüğünden şaşmamak için belki hayatı kaçırdı, ama tek bir fire de vermedi.

Sıradan bir hayat yaşadı, ama sıranın dışına çıkabilmemiz için elinden gelen her şeyi yaptı.

Biz çarkın dişlisi olmadık.

Dedem sayesinde.

Vatandaş Rifat’ı mezarına ben kucaklayıp yerleştirdim.

Tertemiz gül suyu kokuyordu.

Gassallar sayesinde.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın