Yazık kara kuğuya

Gözden saklı, bir zamanların deyişiyle daha “intim” bir parktır. Sözlü tarihe bakıldığında “öğrenci aşklar”ın mekânı… “Hangi aşk öğrenci değildir ki?” derseniz haklısınız. Bir dönem güllerle, sarmaşıklarla örülü “loca”larıyla öğrencilerin yanında, yetişkin gizli buluşmaların da yeridir.

Sana sorulan bir adresi resim yapar, şiir yazar gibi tarif edebiliyorsan, o şehir güzel ve kıymetlidir.

“Bak tam karşında, ortasında elinde çiçekle “Bekleyen İhtiyar Heykeli” olan Yalnızlar Meydanı var. Onu geç… İleride Kediseven Sokak’ı göreceksin, sağına al 300 metre kadar git… Karşına Gül Bahçesi Parkı çıkacak. Girişine kırmızı sardunyalı Vita tenekeleri sıralanan kasabı da geçtikten sonra, Safa Meyhanesi’nden sola dön. İşte Muhabbet Sokağı orası. 

İtimat Şarküteri’nin hemen yanında, önünde iğde ağaçları olan apartman da aradığın 90 numara… Kokusundan bile bulursun. Ha… Sorduğun adreste muhabbeti sağlam bir dostun oturuyorsa, şarküteriden biraz lakerda al. Tenekeyle memleketinden getirtir, tadına doyamazsın. ”

Böyle bir adres/tarif, bir “il”i “şehir” yapmakla kalmaz, şiir de olur, şarkı da: “Muhabbet Sokağı Numara 90 /içim ürperiyor ya evde yoksan…”

Sokağın bağışladığı şiirler

Meydanlar, parklar, heykeller, sokak isimleri, ağaçlar, insanın hafıza mekânlarını unutulmaz kılan, bazen varlığı, adı-sanıyla bile bir hikâye, bir şiir yazdıran beşerî haritalardır. Melih Cevdet Anday, “Sevdiğim çiçek adları gibi /Sevdiğim sokak adları gibi /Bütün sevdiklerimin adları gibi /Adınız geliyor aklıma” diyorsa… Ona o şiiri bağışlayan, çiçek, sokak adlarıdır aynı zamanda.

Hafıza mekânları kimliğini, hikâyesini, nostaljisini de ödünç verir hatıralara. O nedenle otorite, iktidar savaşında onlara da cephe açar. Mesela Melih Gökçek’in kent amblemiyle başlattığı “Başkent savaşı”nda taarruzunu bilhassa meydanlara, heykellere, parklara, cadde-sokak isimlerine yöneltmesi ondan.

Daha önce ayrıntılarıyla yazdığım, 1994’de koltuğuna oturur oturmaz “Ben böyle sanatın içine tükürürüm” lakırdısıyla depoya kaldırdığı heykellere, yok edilen meydanlara, Sakız Hanım’ı Zemzem Sokak filan yapan yüzlerce cadde-sokak ismi operasyonuna uzun uzun değinmeyeceğim. (1)

Tanıl Bora’nın tarihi saptaması

Bana bu yazıyı yazdıran parklar desen… Ankara’da aynı süreçte tartışmalı maliyeti 450-750 milyon dolar arasında gezinen oyuncaklı Ankapark kent bütçesine, selefine bomba gibi bırakılırken, Gençlik Parkı, otoparka dönüşen Güven Park gibi mekânlar da aynı taarruzla elden geçirildi.

Alt-üst, bat-çık geçitler, AOÇ’yi, Kuğulu Park’ı da avucuna alan heyûlâ kavşak projeleri, öyle operasyonlarda kesilen onlarca yıllık ağaçlar, onlar kesilirken refüjlere, oraya buraya dikilen ve yüksek maliyeti hâlâ tartışılan ithal fidanlar… Bir kez daha uzatmayayım diyerek, Tanıl Bora’nın tarihi saptamasını aktarmakla yetineceğim; “Timur istilası, Kaçgun ve Cihan Harbi’nden sonra Ankara’nın gördüğü en büyük felaket…”

Parklar beni çocukluğuma, ilk gençliğime götürüyor. Orhan Veli, “Elden düşme bir araba alınır. /Kızılay Bahçesi’ne gidilir sabahları; Kumda oynasın diye küçük Yılmaz, /Kibar çocukları gibi” dizeleriyle anlatıyor öyle zamanları. Şairi de, meydanı da, bahçesi de yok artık.  Ama yok edilen Kızılay Meydanı’ndaki o koskoca parka, o zamanlar “Kızılay Bahçesi” denmesi bile çok şey ifade ediyor.

Fred Çakmaktaş’ın zevki

Her şeyden önce “bahçe”dir zira park. Doğadır, yeşildir, topraktır, ağaçtır, çiçektir… Parklar ayağını o zemine basar. Taksim’e, Gezi Parkı’na atılan betonlar, Ankara’daki betonarme “tema”lar “Park” değil olsa olsa “Cilalı” Taş Devri peyzajında Fred Çakmaktaş’ın “bahçe” zevkidir.   

Kuğulu Park’ın önünden her geçişimde, “elde var hüzün” makamından bir poyraz çöküyorsa üzerime… Ondandır. Kuğulu’nun “Park” vasfı artık sadece o kaosun, o köprülü kavşağın, trafiğin ortasına park etmesine nazîredir sanki. Başlangıçta yolu ortasından geçiren projeden ağır yaralı kurtulmuş, kuğularıyla o hengâmenin arasında kalmıştır. 

Oysa parklar, trafikten, korna çığlığından, egzos homurtusundan yalıtılmıştır “bahçe”ye saygı gösteren ülkelerde. Bir şehre parlaklığını veren aynanın ardındaki yeşil sırdır. Sadece parkı değil, o şehrin hayatını, dokusunu, kentlinin “tabiat”ını yansıtır. Betonlaşma, hava-ses kirliliği, kent yorgunluğu, yapaylık, stres, yani büyükşehir olmanın bilumum kaosundan bir an uzaklaşma, teneffüs, “sığınma” imkânıdır. O nedenle Rousseau’da mutsuz bir âşık tutkularından, bunalımından parkta gezerken kurtulur. Sait Faik’te parkta banka oturan, sessizliğin büyüsüne, yeşilin kokusuna tapınarak yağmurda yıkanan adam bir an uzaklaşır çaresizliğinden.

“Öğrenci aşklar”ın Gül Bahçesi

Edip Cansever’den mülhem, parkların bizi çağıran tarafları, gizli, gözden saklı köşeleriyle de oranlı. Kuğulu Park’ın mahallelisi “Gül Bahçesi Parkı”nın 1994-2017 arasındaki kıyımdan sağ çıkması da, kıymeti de o kuytuluğundan… (2)

Gözden saklı, bir zamanların deyişiyle daha “intim” bir parktır. Sözlü tarihe bakıldığında “öğrenci aşklar”ın mekânı… “Hangi aşk öğrenci değildir ki?” derseniz haklısınız. Bir dönem güllerle, sarmaşıklarla örülü kuytularının oluşturduğu “loca”larıyla öğrencilerin yanında, yetişkin -gizli- buluşmaların da yeridir. Turgut Özakman’ın Romantika’sında hocayı öğrencisiyle buluşturan, o “yasak ve sır aşk”a yüksek lüküstürümlerin, sarmaşıkların sığınağını sunan mekân da o Gül Bahçesi.

Romantika… Oturun banka ve o parkta yaşanan, el ele tutuşmaktan, kaçamak bûselerden ibaret o ilk aşkları tasarlayın. Sonra sevecen, örtülü bir merakla bakın, geçerken o aşka tanık olanların yüzlerine… Gözlerini kaçıranlarda bir hikâye imkânı yakalayacaksınız. Zira masallarda aşk saklananı sever;  odur tereddüdünün şifresi. Odur şarkısı; “Sarahaten acaba söylesem darılmaz mı?”

Kısa dallı sokak gülleri

Her park, bir hikâye imkânı… Bazen sadece kuğunun tanıklığında bir hikâye biter. Az ilerde, “güllerin içinden koşarak, koşarak” yeni bir hikâye başlar. Eğer uzak bakışlı, el çantasını uzun sapından omuzuna aktarmış bir kadın, kolyesiyle oynayarak Gül Bahçesi’nden Kuğulu Park’a doğru hızlı hızlı yürüyorsa, bir aşk hasar görmüştür. Oraya sığacak, sığınacaktır. Çünkü Kuğulu insan manzaralarıyla yatıştırır insanı… Bazen Cemal Süreya’nın “Park” şiirine götürür: “Öyle sevdim ki seni /Öylesine sensin ki! / Kuşlar gibi cıvıldar /Tattırdığın acılar.”  

Gül Bahçesi’nden gelen kadın, havuzun uzak kıyısına oturur. Beyaz kuğularla, ördeklerle mesafeli duran kara kuğuya eğilir. Kuğuya -dostça- salladığı kolyesi, suyun aynasında parlar bir an; “Hişt, hişt”. Bakar kuğu, boynuyla süzülerek… Boynu, kadının uzanan elinin, bileğinin kıvrımındaki tereddüttür sanki. Güzel ama hüzünlü soru işaretidir.

Kuğuların oyun arkadaşı kara bir sokak çocuğu, elinde kısa koparılmış bir gülle yaklaşır kadına. Uzatır gülü. Kadın, kara kuğu, kara sokak çocuğu… Onları izlerken küçücük kalırsınız, gül’ü’ver devler ülkesinde. Kadın gülü aldı mı, o an uzaktan, kalabalıktan seçemezsiniz. “Dilerim para vermemiştir kadın, dilerim para istememiştir kara çocuk” dersiniz, içinizden. İkisinden birisinin, önünde sonunda bu hikâyeyi, bu masalı bozabileceğini bile bile… Hikâyenin gerisini, kadına, kara kuğuya, kara çocuğa bırakırsınız.

Adı ise çoktan hazırdır: Ah Kuğulu…

Özeti varsa hayatın…

Bu hikâyeyi kısa, kısacık bir film olarak canlandırıyorum gözümde. Çekesim var, tembellik hakkımdan ferâgat edebilsem… Lakin hayalimdeki kadınlar -hayalimde de-rol yapmıyor. Hem aşkı yönetmek dersen, Erostan bu yana kime nasip oldu ki? Vaz geçiyorum yine. İyi böyle…

Ne yapayım, Hans Sarkowicz’in “Bahçelerin ve Parkların Tarihi”ne yeniden bakıyorum. Aslında Meyer’in parklarda bir çanaktan bir çanağa akan İtalyan çeşmelerini anlatışına benziyor orada hayat: “Her biri alıyor ve veriyor aynı zamanda ve akıyor ve dinleniyor…”

Alıp vermek, akmak ve dinlenmek… Hayat başka nasıl özetlenebilir?

Bazen bir parka, baharın, yazın çimenine, kışın karına oturup, bir an hayatın(ın) özetini düşünüyorsa insan… Ve eğer özet diye bir şey varsa hayatta… Kuğunun öleceği, bülbülün susacağı, kısa dallı güllerin,  dalından öyle koparılan sokak çocuklarının hemen solacağı, gün gelip zamanın bir çanaktan bir çanağa akmayacağı o özete girmez.

“Hayat” deriz sonra buna, ne denir başka? Yazık kara kuğuya, bize…

(1) Yaşar Sökmensüer, “Bu sokak o caddeye çıkmaz artık”, 23 Nisan 2019, Serbestiyet. https://serbestiyet.com/yazarlar/bu-sokak-o-caddeye-cikmaz-artik-5027/

(2) Tarihine ulaşamadım amaGül Bahçesi Parkı’nı Ankara’ya sayısız park, çocuk parkı kazandıran Hayri Çeçen tasarlamış ve gerçekleştirmiş. Ankara Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü’nde geçirdiği 14 yılda, Atatürk Bulvarı’nın ağaçlandırılmasından Kuğulu Park’ın tasarlanmasına, Çankaya Köşkü’nün çevresindeki parklardan, eski Bahçelievler İlkokulu’nun yanındaki büyük çocuk bahçesine kadar birçok yerde onun imzası var.

Önceki İçerikAYM, nafakanın kaldırılması talebi reddedilen kişinin başvurusunu ‘kabul edilemez’ buldu
Sonraki İçerikABD Büyükelçisi Satterfield’den Türkiye’ye borç uyarısı