Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Eylül 11 2001: “Konuşabilir miyiz, konuşmalı mıyız, yoksa konuşmamalı mıyız?”

Eylül 11 2001: “Konuşabilir miyiz, konuşmalı mıyız, yoksa konuşmamalı mıyız?”

11 Eylül 2001 Salı günü sabahın erken saatlerinde Lahor’daydım. O sabah annem, babam, iki kardeşim ve ben oturma odasındaydık. Babamın her sabah haberleri izleme alışkanlığı vardı. Televizyon açıktı. Haberleri izliyorduk. Birden, televizyon kanalında bir haber bülteni yayınlandı. Bunu asla unutamıyorum. Amerika’nın New York eyaletinde ‘İkiz Kuleler’ (World Trade Centre) olarak bilinen dünyanın en yüksek kuleleri füze saldırısına uğramıştı. Olayı bir terör saldırısı olarak nitelendiriyorlardı. Saldırının El Kaide tarafından gerçekleştirildiğini söylediler. İkiz Kulelerden yükselen duman ve binlerce insanın koşuşturduğu manzara… Televizyon ekranında, adını daha yeni duymuş olduğum George Bush’u gördüm. George Bush, El Kaide’den intikam alacağını söyledi. “Ya bizimlesiniz, ya da teröristlerin yanındasınız.”

2001 yılında tarihçi, düşünür ve yazar Eqbal Ahmad, kendimizle ve içinde yaşadığımız dünyayla yüzleşmemizi adeta bir ayna tutan kitap kaleme aldı: (Terrorism: Theirs and Ours ) *Terörizm: Onlarınki ve Bizimki*. Kitabın kapağına sadece bir iki dakikalık bir göz atarsanız, çok önemli bir tarihsel anı ortaya koyduğunu fark edeceksiniz.

Eqbal’ın kendi sözlerini aynen aktarıyorum:

“1985 yılında, Başkan Ronald Reagan sakallı bir grup erkeği kabul etti. O günlerde The New Yorker’da yazdığım bu sakallı adamlar, gerçekten de oradaydılar. Başka bir yüzyıldan gelmiş gibi görünen, türbanlı adamlardı. Reagan onları Beyaz Saray’da kabul etti. Onları kabul ettikten sonra basına konuştu. Onları işaret etti – eminim bazılarınız o anı hatırlayacaktır – ve şöyle dedi: ‘ Bunlar, Amerika’nın kurucu babalarının ahlaki eşdeğerleridir.’ Bunlar Afgan Mücahitlerdi. O dönemde, ellerinde silahlarla Kötü İmparatorluk’a karşı savaşıyorlardı. Onlar, kurucu babalarımızın ahlaki eşdeğerleriydiler!

Ağustos 1998’de, başka bir Amerikan Başkanı, Afganistan’daki kamplarda bulunan Usame Bin Ladin ve adamlarını öldürmek için Hint Okyanusu’nda konuşlanmış Amerikan donanmasına füze saldırıları emri verdi. Afganistan’da vurulmak üzere on beş Amerikan füzesinin atıldığı Bin Ladin’in, sadece birkaç yıl önce George Washington ve Thomas Jefferson’ın ahlaki eşdeğeri olduğunu hatırlatarak sizi utandırmak istemem! O, sizin “Kurucu Babalarınız”ın “Ahlaki Eşdeğeri” konumundan indirilmiş olması nedeniyle öfkelendi. Bu yüzden öfkesini farklı şekillerde dışa vuruyor. Birazdan bu konuya daha ciddi bir şekilde geri döneceğim.

Görüyorsunuz, tüm bu hikayeleri neden hatırlattım? Çünkü terör meselesinin oldukça karmaşık olduğunu size göstermek için. Teröristler değişir. Dünün teröristi bugünün kahramanıdır ve dünün kahramanı ise bugünün terörist olur.”

11 Eylül 2001 Salı günü sabahın erken saatlerinde Lahor’daydım. O sabah annem, babam, iki kardeşim ve ben oturma odasındaydık. Babamın her sabah haberleri izleme alışkanlığı vardı. Televizyon açıktı. Haberleri izliyorduk.  Birden, televizyon kanalında bir haber bülteni yayınlandı. Bunu asla unutamıyorum. Amerika’nın New York eyaletinde ‘İkiz Kuleler’ (World Trade Centre) olarak bilinen dünyanın en yüksek kuleleri füze saldırısına uğramıştı. Olayı bir terör saldırısı olarak nitelendiriyorlardı. Saldırının El Kaide tarafından gerçekleştirildiğini söylediler. İkiz Kulelerden yükselen duman ve binlerce insanın koşuşturduğu manzara… Gözlerimi televizyondan ayıramıyordum. Birçok insan canını kurtarmak için çaresizce mücadele ediyordu. Hatta pencerelerden atlayan insanlar bile gördük.

Televizyon ekranında, adını daha yeni duymuş olduğum George Bush’u gördüm. George Bush, El Kaide’den intikam alacağını söyledi. “Ya bizimlesiniz, ya da teröristlerin yanındasınız.” Ayrıca Pakistan-Afganistan sınırında büyük çaplı bir saldırı başlatacağını da belirtti. Henüz küçük bir çocukken anneme ve babama döndüm. “Bu bombalar bizim evimize de düşecek mi?” diye sordum. Babam sessiz kaldı. Annem de sessiz kaldı.  Akrabalarımızdan bazıları 1950’lerden beri Amerika’da yaşıyordu. Onlar Pakistan’dan ilk gidenlerdi. Benim hem annemin hem de babamın ailesi Hindistan kökenli. Bu saldırıdan sonra hem annem hem de babam, akrabalarının nasıl olduğunu öğrenmek için onları aramaya başladılar. Elbette bunu bizden gizli yaptılar. Ama evde bir huzursuzluk olduğunu seziyorduk, yüzlerindeki endişeyi de görüyorduk.  Sıradan insanlar, sırf Müslüman oldukları, sakallı oldukları ve tenleri esmer olduğu için sokaklardan ve evlerinden kaçırıldılar.

11 Eylül’ün ardından yaşananlardan bahsetmek, bugün de dün olduğu kadar önemli. Dün ne kadar uzak bir geçmişte kalmış gibi görünse de, bir şekilde hâlâ zihnimizde ve hafızalarımızda canlı. Tıpkı 6-7 Eylül 1955 tarihlerinde İstanbul başta olmak üzere Türkiye’deki gayrimüslim azınlıklara yönelik gerçekleşen organize saldırılar ve yağmalar gibi. Her sene olduğu gibi, altı gün önce, hepimiz 6–7 Eylül’deki pogrom saldırılarını andık.

Geçmişteki bazı yaralı olaylar günümüze kadar hatırlanmaya devam eder. Elbette, onları hatırlamayı seçenler için. Aramızda unutmuş olanlar da var. Ancak bu geçmiş olaylar, insanların zihninde travmatik anılar olarak nitelendirebileceğimiz deneyimler. Ve bunlar hiçbir şekilde hafife alınacak olaylar değil. Şunu belirtmek isterim: Türkiye’de 6–7 Eylül pogromları ile New York’taki 11 Eylül saldırıları farklı yerlerde ve farklı zamanlarda gerçekleşmiş olsa da, tüm bu olayları birbirine bağlayan ortak bir hafızaya sahibiz. Sonuç olarak, yaklaşık yirmi yıldır Türkiye’de yaşayan biri olarak, 11 Eylül saldırıları hakkındaki  düşüncelerimi şu anda dile getirmeye çalışırsam, 6-7 Eylül pogromları zihnimde geliyor. Bu olayların her biri, bizi birbirimize bağlayan ve empati duygusu uyandıran, yaralı ama aynı derecede önemli bir içgüdü barındırır.

Bu nedenle son söyleyeceğim şey, hemen başında söylemek istiyorum. İslamofobi ciddi alınması gereken bir mesele. İnsanlar çok acı çekti ve çekmeye de devam ediyor. Etrafımda bu meseleyle ilgili bir-iki kelime dile getirirken çoğu zaman küçümsediğini gördüm. Hatta bazen alay geçecek bir durum olarak da gördüm. Bu alay geçme halini veya küçümse halini anlıyorum artık. Tarihsel açıdan bakıldığında bu durum, Türkiye gibi bir ulus devletin parçası gibi görünebilir.  Bu bölgedeki din ve seküler kesimler arasındaki tartışma uzlaşmaz; en temel iletişim aracı olan karşılıklı konuşmaktan bile yoksun. Bana bunu söylemeye izin verin: Bu zıt kutuplar birbirleriyle buluşmadıkça, empati kurmayı bir kenara bırakın, dünyanın durumuyla empati kurmak bile mümkün değil.

Burada, empati kurmanın başlıca yolu olan konuşmak ve hatta bir araya gelip konuşmak gibi temel bir eylemi, hakiki bir muhabbet alana dönüştürmemiz gerektiğini bir kez daha vurgulamak isterim. Bu gerçekleşmediği sürece, kendi geçmişimizle ve sorunlarımızla meşgul, kendi içine kapanık bir toplum haline gelme riskimiz daha da artar. Dolaysıyla sadece kendi yaşadıklarımı ve geçmişimi değil, komşumun neler yaşadığını ve onun geçmişinin nasıl olduğunu da dikkate almak, küçümsemek ve alay haline getirmemek aynı derecede önemli.

Bu nedenle, İslamofobinin en önemli temellerinden birinin, özellikle 11 Eylül sonrasında Müslümanların Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşadığı deneyimlerde yattığını görmek gerekiyor. Şimdi bu deneyimlerden bazılarını sizlerle paylaşmak istiyorum. Belki bu yaşanmışlıklara biraz daha yakından bakmak, hatta onları bir ölçüde hissetmek, aramızda bir yakınlık kurulmasına yardımcı olabilir. 

11 Eylül olayların hemen sonrasında çok sayıda tepki geldi. Bunlardan biri elbette korku, dehşet, ancak bir diğeri de öfkeydi. Ve bu öfkenin büyük bir kısmı, ülke genelinde Müslümanlara ve Müslüman gibi görünen kişilere yönelmişti. Açıkça pek çok nefret suçu gördük; Müslüman olmayan, aslında Sih olan esmer tenli insanlara yönelik şiddetli cinayetler işlendi.

Chicago’nun dışındaki Bridgeview’da, yaklaşık 300 kişilik bir kalabalık, “Araplara ölüm” (Death to Arap) diye bağırarak bir camiye doğru yürüdü. Bence özellikle ilginç olan bir diğer nokta da hükümetin yaptığı şeydi; olaydan sonraki günler ve haftalarda insanları tutuklamaya başladılar; sokaklardan, evlerinden ve iş yerlerinden Müslüman ve esmer tenli erkekleri ve çocukları tutuklamaya başladılar.

Hatırlıyorum bir keresinde babama üst üste arayanlar oldu. Akrabasından bir çocuk bize arayıp “Babam 4 gün önce işe gitti ama eve dönmedi” demişti. Bir kadın arayıp “Polis kapımı kırıp içeri girdi, kardeşimi ve kocamı götürdü, nerede olduklarını bilmiyorum” demişti. Bir başka kadın arayıp, “Siyah bir minibüs geldi, iş arkadaşımı ve sokaktaki başka bir adamı alıp öylece uzaklaştı” demişlerdi. Böylece New York’ta, New Jersey’de ve ülkenin dört bir yanında, ama özellikle New York ve New Jersey’de, çoğunlukla Müslüman erkeklerin ya da Müslüman olarak algılanan kişilerin kitlesel olarak toplandığını duyduk.

Bunların arasında vatandaşlar, yeşil kart sahipleri ve belgesiz göçmenler de vardı. Başlangıçta sadece toplu tutuklamalar yapılıyordu, sonra onları gözaltında tutuyorlardı ve sonra onları neden gözaltında tuttuklarını anlamaya çalışıyorlardı; bazen de, uydurma suçlamalar ortaya atıyorlardı, yani bazı suçlamalar uyduruyorlardı, ama çoğu zaman göçmenlik statüsünü gerekçe olarak kullanabiliyorlardı ve bu şekilde en az 1.200 erkek gözaltına alındı.

Şimdi size bir kişiden söz etmek istiyorum. İsim Mohammad Salman Hamdani. Acil Tıp Teknisyeni (EMT) eğitimi almış bir New York Şehri polis adayı olan Hamdani, o gün Karan ile birlikte Rockefeller Üniversitesi’ne gitmek üzereyken Ground Zero’ya koştu. Ailesi bunu daha sonra öğrendi; 11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler’de kurtarabileceği her canı kurtarmaya çalışıyordu.  Annesi Talat Hamdani onu günlerce aradığını söylediı: “O anda gerçeklik bize çarpmaya başladı. Ona bir şey olmuştu. Üçüncü gün, ailelerin gelip sevdiklerinin isimlerini yazabilmeleri için kurulan merkeze gittik. Orası Armory’ydi. Oraya gittik, adını kaydettirdik, DNA için ağız içi sürüntü numunesi verdik ve onu aramak için bir el ilanı hazırladık. Adını S. Hamdani olarak yazdık. Kardeşim, belirli nedenlerden dolayı ilk adı Muhammed’i yazmamıştı ve biz de onu aradık.

Kimse onu görmemişti. Bu yüzden, haftalarca tüm hastaneleri dolaşıp kendi DNA örneklerini verirken, Salman’ın ailesi, daha sonra dua etmek için Mekke’ye gittiler. Onlar oradayken, New York Post gazetesi Salman’ı olası bir terörist olarak tasvir etti. Post’un haberinin başlığı şöyleydi: “Kayıp mı, saklanıyor mu? Pakistanlı NYPD adayı gizemi.”

Post gazetesi çok korkunç bir başlık attı: “Kayıp mı, saklanıyor mu?” Haberde, onu sabah saat 11:00’de Midtown tünelinin yakınında gördüklerine dair imalar vardı. Peki gerçekten saklanıyor mu?

Salman Hamdani’nin annesi, o dönemde Amerika Birleşik Devletleri’nde Müslüman olmanın ne kadar zor olduğunu da anlattı. İkinci ve üçüncü sınıfa giden yeğenlerimiz var. O zamanlar öyleydiler. İkinci sınıftaydılar. Ve inanın bana, isimlerini değiştirdiler, dediler.

Bazıları Armeen’den Amy oldu, biri Mickey oldu. Bir diğer ise Adam oldu.

Onlara neden isimlerini değiştirdiklerini sorduğunda, onlar da “Çünkü okulda terörist olarak anılmak istemiyoruz. Biz Müslümanız” dediler. İşte o anda, yaklaşık bir buçuk yıl önce, İslam ve terörizm eşanlamlı terimlermiş gibi algılanıyordu ve işte o noktada kendimi, inancımı, halkımı, topluluğumu ve Müslüman olan Amerikalı vatandaşlarımı savunurken buldum; İslam ve terörizm eşanlamlı değildir.

Talat Hamdani, Salman Hamdani’nin annesi. Aslında, hastanelerde onu ararken, ayrımcılığa maruz kalacağını zaten bildiği için oğlunun adının “Sao” olduğunu söylemişti. Belediye başkanı daha sonra özür diledi. Emniyet müdürü de daha sonra özür diledi. Adı ABD Vatanseverlik Yasası’nda geçti ve Başkan Bush, Salman’ı bir kahraman olarak övdü.

Bu oldukça, yaygın bir durumdu. Gözaltı merkezlerinde karşılaşan pek çok kişi, sadece “şüpheli görünüyorlar” diyen başkaları tarafından seçilmiş kişilerdi ve genel bir yaklaşım vardı: Müslüman gibi görünen herkes muhtemelen suç ortağıydı, hadi onları toplayalım ve sonra ne olacağına bakarız.

Ve belki de bunun ne kadar yaygın olduğunu göstermek için bir örnek vereyim: Talat’ın Salman’ı aradıktan sonra gözaltı merkezinde bir Salman Hamdani bulduk ve onun 53 yaşında bir adam olduğu ortaya çıktı. Özellikle New York’ta Midwood ve Bay Ridge gibi mahallelerde, çok sayıda erkeğin ortadan kaybolduğuna dair sayısız hikâye vardı.

Bunlar gerçekten ortadan kaybolma vakalarıydı çünkü daha önce de bahsettiğim gibi, insanlar işe gidip eve dönmüyorlardı. Bu yüzden Amerika’da bir kampanya başladı: “Ortadan Kaybolmaları Durdurun” kampanyasıydı. Ve biliyorsunuz, bu insanlar avukatlarla görüşme imkânı olmadan, aileleriyle iletişim kuramadan tecrit altında tutuluyorlardı.

Bazıları 6 ay, bazıları 9 ay boyunca.Ve sanki temel anayasal haklar bu durumda geçerli değilmiş gibi bir durum vardı.

11 Eylül olaylarının başarısızlıklarından biri, bu olayın gerçekleşmesinin nedenlerinden biri, göçmenlik sistemindeki bir başarısızlık değil, istihbarat sistemindeki bir başarısızlıktı. Ancak Bush yönetimi, terörist tehdit olarak gördükleri şeyleri bastırmak için göçmenlik konusunu bir araç olarak kullanmaya devam etti. 1.200 kişinin toplu olarak tutuklanmasının ardından olan şey şuydu: Bush yönetimi, biraz daha sistematik ve belki de biraz daha düzenli bir şey yapmaları gerektiğini düşündü ve Ulusal Güvenlik Giriş-Çıkış Kayıt Sistemi (NCR) adını verdikleri bir sistemi oluşturdu. Bu sistem, temelde Müslümanların çoğunlukta olduğu yaklaşık iki düzine ülkeden gelen, en az 15 yaşında olan erkekler ve erkek çocukları için bir kayıt sistemiydi; bu kişilerin hükümete kayıt yaptırmaları gerekiyordu.

Sonuç olarak yaklaşık 80.000 kişi kayıt yaptırdı. Bunlardan binlercesi sınır dışı edildi, ancak hiçbirinin terörle bağlantısı olduğu tespit edilmedi. Ve bu konuda hiçbir özür dilenmedi.

Ne yazık ki, o zamandan bu yana geçen yıllarda yaşanan şey, terörün İslam ile giderek daha fazla özdeşleştirilmesidir ve teröristlerin herhangi bir gruptan, herhangi bir etnik kökenden veya herhangi bir dinden olabileceğini unutuyoruz. Ama aslında bu uzun tarih bize, terörizm, Araplar ve Müslümanlar hakkında düşünme biçimimizin 11 Eylül’den çok daha uzun süredir bir sorun olduğunu gösteriyor.

Bu, pek çok Müslüman siyasetçinin, açık sözlü Müslüman siyasetçinin yükselişine tanık olduğumuz bir dönem; bunlara bizim belediye başkanımız, bir kez daha İslamofobik saldırılarla karşı karşıya kalan Belediye Başkanı Mamdani de dahil. Muhtemelen hiç olmadığımız kadar kötü bir noktadayız diyebilirim, çünkü bu durum o kadar kabul görmüş ki, politika yapıcılar Müslüman karşıtı söylemleri yaygınlaştırıyor. Ama sadece Rudy Giuliani örneğini ele alalım. Talat Hamdani’den özür dilemesi bana komik geliyor, çünkü yıllar sonra, “Müslümanlar 11 Eylül’ün kurbanı olamazlar” diyerek Müslümanlar sadece failler olabilir. Ve bu, defalarca tekrarlanan ve özellikle seçim dönemlerinde sıkça duyduğumuz bir anlatıydı.

Talat Hamdani’nin müslüman aile gibi pek çok aile var. Onlar için iş bulmak zorlaşıyor. Hatta bir müslüman aile ile iletişimde kalmak bile sorgulandı.

Onlarla iletişim halinde kalırsan, hedef haline gelir miyim gibi sorular soruldu. Ve aynı dinamik toplumda da yaşanıyor. Eskiden komşu olan insanlar şimdi şöyle diyor: “Bu aileyle konuşmamalıyım artık.” Ve gördüğümüz şey, Müslüman topluluklarda uzun yıllar boyunca, neredeyse yirmi yıl boyunca sosyal dokunun tamamen tahrip olmasıydı; insanlar siyasi konuşmalar yapmaktan korkar hale gelmişti. Müslüman topluluklar ve camiler hakkında biraz bilginiz varsa, insanların yaptığı şey hemen hemen budur: dini ritüelleri yerine getirirsiniz, sonra oturup memleketinizde neler olup bittiğini, burada neler olduğunu, savaş hakkında ne düşündüğümüzü, şu konu hakkında ne düşündüğümüzü konuşursunuz. Ve insanların “siyasi konuşmalara izin verilmez” dediği çok sayıda yer vardı.  Müslüman öğrenci dernekleri gibi kuruluşlar, “burada siyasi konuşmalara izin verilmez” yazılı tabelalar asmaya başlamıştı. Ve tüm bunlar, birçok Müslüman ülkenin ABD’nin savaşlarının hedefi haline geldiği ve Müslüman toplulukların sivil haklarının ihlal edildiği bir dönemde yaşanıyordu. Dolayısıyla topluluklarımız, insanların kendilerini savunmaya ihtiyaç duydukları tam o anda, “konuşabilir miyiz, konuşmalı mıyız, yoksa konuşmamalı mıyız?” ya da “siyasi aktivizmde bulunmalı mıyız, yoksa bulunmamalı mıyız?” gibi konularda büyük bir belirsizlik içindeydiler. Ve bu belirsizliğin etkisi hala etrafımızda hayalet gibi dolaşıyor.

*Waseem Ahmad Siddiqui

Lahor doğumlu, İstanbul’da yaşıyor. İlgi alanları arasında; yer değiştirme, mekânsal hikâye anlatımı ve sınırlarla ilişkili otobiyografik metodolojiler yer alır. Siddiqui aynı zamanda Apaçık Radyo’nun kalıcılık ve geçicilik, içerme ve dışlama, kamusal ve özel, misafir ve ev sahibi gibi kavramlara mültecilik perspektifinden yaklaşan programı Hüsnükabul’ün programcılarındandır.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın