Yahudi Mezarlığı’na saldırı çocuk işi mi?

Müslüman mezarlığından korkuyla karışık saygı içinde geçen, besmele çekip fatiha okuyan çocuklar, nasıl oluyor da başka inançlara sahip bu ülke insanlarının mezarlarını saatlerce uğraşarak, böylesine bir vandallıkla tahrip edebiliyorlar? Bu yüzden büyüklerinden ve devletten bir cezalandırmayla karşı karşıya kalmayacaklarını düşünmeleri nasıl bir şey?

Kurban Bayramı’nın bitiminde, 13 Temmuz Çarşamba günü Beyoğlu Hasköy’de bulunan Yahudi Mezarlığı ciddi bir saldırıya uğradı.

Olayı Türkiye Hahambaşılığı Vakfı kanıtlarıyla birlikte duyurdu ve sorumluların yakalanmasını istedi.

İstanbul Valiliği’nin yaptığı açıklamaya göre, Yahudi vatandaşlarımıza ait 36 mezarın 81 mezar taşı kırılmıştı.

Aynı açıklamaya göre kamera kontrolleri sonucunda, olayın faillerinin o bölgede ikamet eden, yaşları 11-13 arasında değişen beş çocuk olduğu tespit edilmişti.,

Tespit edilen çocuklar emniyet güçlerince yakalanıyor. Yaşları 12’den küçük olan üçü doğrudan ailelerine teslim ediliyor. Diğer ikisi ise adli kurumlara sevk ediliyor ve ifadelerinin alınmasının ardından serbest bırakılıyor.

Türkiye Yahudi toplumu, ölülerinin rahatsız edilmesinden, kutsal mekânlarının tahrip edilmesinden dolayı çok rahatsızlık duydu ve bunu devletin ilgili kurum ve yöneticilerine yansıttı. Yahudi toplumu tabii ki konunun araştırılmasını istiyor.

İktidar temsilcileri, bazı devlet kurumlarının yöneticileri, siyasi parti temsilcileri tabii ki saldırıyı kınadılar; birbirinin inancına ve kutsallarına saygıyı öne çıkardılar ve birlikte barış içinde yaşamanın önemine dikkat çektiler.

Bu anlık duyarlılıkların hepsi iyi, güzel de…

Müslüman mezarlığından korkuyla karışık saygı içinde geçen, besmele çekip fatiha okuyan çocuklar, nasıl oluyor da başka inançlara sahip bu ülke insanlarının mezarlarını saatlerce uğraşarak, böylesine bir vandallıkla tahrip edebiliyorlar?

Bu yüzden büyüklerinden ve devletten bir cezalandırmayla karşı karşıya kalmayacaklarını düşünmeleri nasıl bir şey?

Bütün bunlarda bir gariplik yok mu?

Bu saldırı, süratle üzerine gidip, arka plandaki teşvikçi, kışkırtıcı ve yönlendiricilerin açığa çıkartılmasını gerektiren, ülke adına çok vahim bir olay. Kınamayla, ‘Efendim, çocuklar yapmış’la, ya da hemen yeni mezar taşları yaptırıp, yerine koymakla geçiştirilecek bir olay değil.  

Kimse kusura bakmasın, ama toplumumuzda farklı olana karşı ciddi boyutta bir nefret duygusu derinden derine gelişiyor. Bunun dayandığı hiç de küçümsenmeyecek tarihi temeller olduğunu da hepimiz biliyoruz.

Dirilerine de ölülerine de saygı duyulmayan, çeşitli bahanelerle aşağılanan, ötekileştirilen, saldırıya uğrayan, ya da hiç yokmuş gibi davranılan kesimleri saymaya başlasam, kaça ulaşır  varın siz hesap edin.

Beğenmediklerini mezara koydurmamak, istemediklerini mezardan çıkarıp attırmak, taşıyla toprağıyla mezarlıkları tahrip etmek, ibadethanelere ve evlere imalı işaretler koymak, ne ararsanız var. Yokmuş gibi davranılmasın. Dış düşman iç düşman, o düşman bu düşman, eski düşman yeni düşman, diye diye ülke bu noktaya geldi.

Faşizan bir milliyetçilik, olmadık mevzular etrafında adım adım gelişiyor. Ötekileştirici davranışlar, oy endişesiyle görmezden geliniyor.

İnançları, etnik kimlikleri, mezhepleri, ideolojileri, cinsiyet kimlikleri, vb farklı olanlara bu topraklarda eşit koşullarda yaşama hakkı ve huzur tanınmazsa, bu iradi olarak ülkeyi karanlığa sürüklemek anlamına gelir. 

İktidar da muhalefet de bunu görmelidir. 

Nitekim, olay üzerine HDP’nin Ermeni milletvekili Garo Paylan, Cumhurbaşkanı Vekili Fuat Oktay’a şu önemli soruları sordu:

*Hasköy Yahudi Mezarlığına düzenlenen nefret saldırısı, nefret kültürünün bir sonucu değil midir?

*Yahudi ve Hıristiyanlara karşı işlenen nefret suçlarını durdurmak için ne yapacaksınız?

*Nefret siyasetinin nefret suçlarına yol açtığının farkında değil misiniz?

*Azınlıklara karşı işlenen nefret suçlarına neden olan nefret söylemlerini durdurmak için ne yapacaksınız? 

İktidar, bu sorulara yanıt vermeli ve Yahudi mezarlığına yapılan saldırıyı teşvik ve organize edenleri süratle tespit edip, oyalanmadan yargı önüne çıkarmalıdır.

***

Erkan Ildız’a veda!

1970’li yılların devrimci kuşağından Erkan Ildız, 14 Temmuz 2022 gecesi uzun süredir mücadele ettiği amansız hastalığa yenik düşerek aramızdan ayrıldı.

Erkan, nispeten daha genç olmasına karşın, hayat çizgisi itibariyle 68 kuşağına mensuptu aslında. 12 Mart 1971 askeri darbesinin ayak seslerinin duyulmaya başladığı günlerde, Haydarpaşa Lisesi’nde okuyordu. Hem başarılı bir öğrenciydi hem de ülkede olan bitenlere karşı çok ilgiliydi. Özellikle siyasetle ve sinema sanatıyla ilgili dergileri takip ederdi.  

Sol’a ve aydınlara yönelik Balyoz Harekâtı’nın düzenlendiği günlerde, Selimiye Kışlası’nın denize bakan tarafındaki bayırın uzun otları arasında, yirmi dört saat aç susuz saklandığını hatırlarım.

Darbeye karşı, yurt dışında çıkarılıp Türkiye’de dağıtılan ‘Şafak Bildirisi’yle ilgisi olduğu iddiasıyla sıkıyönetim tarafından tutuklandı ve 1974 affına kadar Ankara Mamak Askeri Cezaevi’nde kaldı. Birlikte kaldığı cezaevi arkadaşları arasında en genç olan oydu.

Serbest kaldıktan sonra üniversiteye gitmedi ve ağırlıkla emek alanında siyasi faaliyet yürüttü. Haliç Halk Birliği’nin kuruluşunda ve çalışmalarında yer aldı. Kimi zaman bu çalışmalarını Anadolu’nun bazı şehir ve kasabalarında sürdürdü. Daha sonra, içinde yer aldığı Halkın Sesi- Aydınlık grubunun dergi ve gazetelerinde işçi sayfalarının hazırlanmasında çalıştı, bu alanla ilgili yazılar yazdı.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra aktif siyasal faaliyetten çekildi ve halı sektöründe kardeşinin kurduğu firmada birlikte çalıştı.

Üniversite eğitimine bu yıllarda devam edebildi. İstanbul Üniversitesi’nde Arkeoloji eğitimi aldı. Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi’nde yönetim kurulu üyeliği, Bilim ve Ütopya Dergisi’nde yayın kurulu üyeliğini de bu dönemde yaptı. Antik bankacılık ve bankerlik üzerine yaptığı yüksek lisans tezini, alanında tek araştırması olması nedeniyle, Türkiye Bankalar Birliği Yayınları, “Eski Çağ’da Bankacılık ve Bankerlik” adıyla 2013 yılında yayınladı.

Aynı konuda akademik çalışmasını sürdürürken, parkinson hastalığı yakasına yapıştı ve doktora çalışmasını tamamlayamadı.

Erkan Ildız, anne tarafımdan kuzenimdi. Malatya’daki çocukluğumuz, İstanbul’daki gençliğimiz, siyasetteki çalışmalarımız bir süre birlikte geçti. 1960’lı yılların başında yaz tatillerinde İstanbul’a annesi Şatire teyzemin yanına geldiğim olurdu. Onlardan birinde Erkan’la tahtalardan derme çatma bir kano yapıp Harem’de binmeye çalıştığımızı hatırlarım.

Erkan hep tek yanlı olmamaya çalıştı. Son yıllarda dünyanın önde gelen danslarını öğrenmek istediğini kendisinden duymuştum. Başardı ve yeğeninin düğününde, kızı Başak’la maharetini bize gösterdi. 

Erkan, efendiliği, serinkanlılığı, insanlarla iletişimdeki sabrıyla daima dikkat çekerdi. İdeolojik ve siyasal tercihlerimizin farklılaşması aramızdaki yakınlığı hiçbir zaman zedelemedi. Onu özleyeceğim.  

Ölmeden önce, bedeninin Çapa Tıp Fakültesi’ne verilmesini vasiyet etti. Onu tanıyanlar buna hiç şaşırmadı.