3. Hava Limanı’na muhalefet artıyor mu?

 

Bu soru üç yıl öncesine oranla belki artık anlamsız gelebilir ama konu bugün Batı medyasında hâlâ dile getirilebiliyor. The Guardian’ın eski editörlerinden David Hearst’in Orta Doğu’nun en büyük haber portalı olma iddiasıyla Şubat 2014’te iki dilli (İngilizce ve Fransızca) olarak çıkarmaya başladığı Middle East Eye’ın geçen hafta bu konuda yayınlamış olduğu bir haber analiz bu konuyla ilgili başlığıyla oldukça dikkat çekiyor. (http://www.middleeasteye.net/in-depth/features/turkeys-bid-build-europes-largest-airport-sparks-fury-1221100820)

 

Türkiye’nin Avrupa’nın en büyük hava limanını inşa etmesi korku ve öfke doğuruyor” başlığı Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün (YSS) hizmete girmiş olduğu bugün dediğim gibi artık çok bayat duruyor. Sadece YSS Köprüsü’nün artık açılmış ve Hava Limanı inşaatının yüzde 30’unun tamamlanmış olmasından ötürü değil. Aynı zamanda 2013’te Gezi olaylarıyla başlayan  “3. Köprü ve Hava Limanı’na muhalefet” hareketinin çevreci kaygılardan çok hükümeti devirmeye yönelik siyasi bir içerik taşıyor olmasından da. O tarihten bu yana siyasi arenada köprülerin altından o kadar çok su aktı ki, AK Parti’nin iktidardan edilmesinde artık o dönem sokak hareketleriyle desteklenmiş çevreci muhalefetin bir anlamı kalmadı. Hal böyle olunca da gerçeği yansıtmayan bu başlık tuhaf kaçıyor doğal olarak.

 

Yazı, konuya gerçekte var mı yok mu bilinmeyen “Nilgün Yıldız” isimli 50 yıllık bir çiftlik sahibesinin romantik öyküsüyle başlıyor. “Yüzme bilmeyen, evinden sadece 10 kilometre ötedeki Karadeniz’in sularına vücudunu hiç değdirmemiş”  bu hanım hafta sonları şehrin  “betonundan kaçarak” Karaburun’a gelen ve evlerine dönerken çiftliğinden tavuk, yumurta, yoğurt, sebze alan İstanbullulardan çok memnunmuş.  Toptancılara çok satış yaparlarmış ama tatilcilere satıştan ek gelir sağlarlarmış. Artık bütün bunlar değişecekmiş. Sütlerinden yoğurt yaptıkları mandaların geviş getirdiği otlaklar yok olacak, tatilciler artık oraya gelmeyecekmiş. Bütün bunlar beş kilometre ötede yapılmakta olan Avrupa’nın en büyük hava limanı içinmiş ne yazık ki. “Değer mi hiç “ diye sorası geliyor okurun.  

 

Bu romantik girişten sonraki bölüm “2023 Türkiye’si: dünyanın 10.  Ekonomisi” alt başlığı altında yer alıyor. Bu bölümde 3. Hava Limanı’nın, Cumhuriyet’in 100. yıldönümünün köşe taşlarından biri olduğu belirtiliyor. Hava Limanı hakkında ayrıntılı bilgi veriliyor; 17 bin 500 işçinin çalıştığı Hava Limanı inşaatının şimdi artık yüzde 30’unun sonuçlandığı belirtiliyor. Ama tüm büyüme ve refah taahhütlerinin gerçekleşmediği, bölgede yaşayan insanların isyan etmeye başladığı vurgulanıyor; çevrecileri, dev kalkınma projelerine karşı çıkmanın solculuk olduğunu sananları dürtercesine.  

 

Bu isyana yer veren bir sonraki bölüm de “sonsuz ve yavaş ölüm” alt başlığını taşıyor. Yazar Nilgün Hanım’a ve sorunlarına dönüyor burada. Alt başlık da onun sözleri. Nilgün Hanım, İstanbul’un başka hiçbir yerinde, çocukları ve torunlarıyla birlikte burada olduğu kadar iyi bir hayat süremeyeceklerini dile getiriyor. “Çünkü” diyor Nilgün Hanım, “biliyoruz ki bir gün gelip bizim topraklarımızı da elimizden alacaklar”.  Kocası Murat Bey, topraklarının hemen alınacağını düşünmüş aslında. Şimdilik dokunmamışlar neyse ki. Ama Murat Yıldız, bir gün kamulaştırma olmasa bile bundan böyle burada rahat edemeyecekleri görüşünde. Toprakları değerleneceği için bir yüklenici gelir, parayı bastırıp satın alabilir diye kara, kara düşünüyor. Satarsa sanki topraklarını para için satmamış olacakmış gibi önünde sonunda kaybedecekleri bir savaşın başladığından dem vuruyor.   

 

Yazının “çevrecilerin tepkileri” başlıklı bir sonraki bölümünde Kuzey Ormanlarını Koruma Grubu’nun inşaatın İstanbul’un son ormanlık alanlarını ve su kaynaklarını kurutacağına ve ekosisteme zarar vereceğine ilişkin görüşleri aktarılıyor. Hükümetin sökülen ağaçların yerine yenilerinin dikileceğine ilişkin sözlerinin de inandırıcı olmadığı öne sürülüyor.

 

Türkiye (İstanbul) üçüncü bir hava limanına ihtiyaç duyuyor mu?

 

Yazının bu alt başlığı taşıyan son bölümü belki de en dikkat çeken yeri. Bu bölüm, bir önceki paragrafla birlikte okunduğunda şaşırmamak hiç elde değil. Çünkü yazıda protestoların had safhada olduğu dönem için , “birkaç yıl önce, Türkiye birinci derecede turistik bir destinasyon iken ve ekonomisi gelişme içindeyken, İstanbul’un üçüncü bir hava limanına ihtiyaç duyduğu hususunda kuşkuya yer yoktu, çünkü kentin mevcut iki hava limanı artan turist sayısına uyum sağlayamıyordu” deniliyor. Ardından doğru olmayan şu cümleyle devam geliyor: “ oysa kent merkezlerindeki suikastların artmasıyla -ki biri geçen Haziranda İstanbul Hava Limanı’nda oldu-  Türkiye istikrarsızlaştıkça, Türk toplumu böylesine kapsamlı bir projenin gerekli olup olmadığı hususunda kutuplaşma eğilimine girdi. Kimileri büyüyen istikrarsızlık ve daha otoriter bir devlet başkanından kaygılanıyor ve yabancı turistlerin sayısında hızlı bir azalma oluyor.”

 

Yazının buraya kadar artardığım bölümünde terör eylemlerinin artışına koşut olarak yabancı turist sayısındaki azalma dışında hiçbir doğru bilgi yok. Çok olan yanlış hususlara gelince, bir kere, yazıda belirtildiği gibi, birkaç yıl önce, İstanbul’un üçüncü bir hava limanı ihtiyacı açık idiyse -ki öyleydi- o takdirde Gezi olayları sırasında hava limanı inşaatına karşı çıkılması pek makul değildi. Yazıda bu protestolara yer verilmiyor. Buna karşılık, o zaman duyulan ihtiyaç nedeniyle başlayan inşaata bugün giderek artan ölçüde karşı çıkılıyormuş havası yaratılıyor.

 

İkinci yanlışlık, özellikle 15 Temmuz kalkışmasından sonra toplumdaki kutuplaşma ve artık kabak tadı veren abartılı Erdoğan karşıtlığı azaldığı halde sanki bunun tam tersi doğruymuş gibi bir izlenim yaratılıyor olması. Buna artık başarısız darbe girişiminin ortadan kaldırdığı toplumsal kutuplaşmayı kaşımaya yönelik bir “manipülasyon” demek mümkün. Ama böyle bir yanlış bilgilendirme, insanlardan oluşan, dolayısıyla zekâsı ve hafızası olan bir toplumda o “özlenen kutuplaşmayı” geri getirebilir mi?     

 

Yazıda maniple edilen bir başka gerçek daha var. O da İstanbul’un iki hava limanının kentin ihtiyacını karşılıyormuş izlenimi yaratılması. Bu konuda uzman olmasam da, yabancı turist sayısının azaldığı bir tarihte, 9 Temmuz 2016 günü, iki hava limanının toplam 2248 iniş ve kalkışla ve 233 542 yolcu ile rekor kırmış olduğunu biliyorum. Bu uçuşlardan 1443’ünün Atatürk Hava Limanı’ndan olduğunu ve bu rekorun 4 Eylülde 1454 uçuşla yenilendiğini de.

 

Yaşamımın bir bölümünü yurt dışında ve Ankara’da geçirmiş olsam da, bir İstanbullu olarak, sıkıntısını çektiğimiz trafik sorununu hafifleten YSS Köprüsü’nü de, Avrasya tünelini de hep destekledim, destekliyorum. Büyük kentlerde insanlara günlük yaşamda sıkıntı veren trafik sıkışıklığını gidermek için önlem alınması yapılması gerekenlerin başında gelir çünkü. Aynı mantık çizgisinden hareketle hava trafiğinin yoğunlaşması nedeniyle İstanbul’un üçüncü bir hava limanına da ihtiyacı olduğu sonucuna varmak son derece doğal. Hatta belki bu konuda geç bile kalındığı söylenebilir. Ama “Türkiye’de terör artıyor, turist sayısı azalıyor, ne gerek var yeni bir hava limanına” demek hiç ama hiç iyi niyetli makul bir düşünceyi yansıtmıyor.

 

Burada önemli bölümlerini eleştirilerimle aktardığım Londra merkezli MEE sitesinde yer alan bu analize İstanbulluların ne kadarı tümüyle katılır bilmem ama yazının Avrupa kamuoyunda mevcut “kötü Türkiye” imajını güçlendirmeye yönelik olduğuna kuşku yok. 15 Temmuz kalkışması bu toplumun direnişiyle başarısız kılındığı halde, Türkiye karalaması inatla ve tüm çılgınlığıyla medya üzerinden yürütülüyor. Hava limanı inşaatının durdurulmak/yavaşlatılmak istenmesi bu karalamanın bir amacı mı, yoksa 15 Temmuz kalkışmasına karşı bir araya gelen bu toplumun yeniden kutuplaşması için kullanılan ya da belki daha doğrusu canlandırılmaya çalışılan araçlardan biri mi?

 

Bizim açımızdan yanıtı aranması gereken soru bu aslında. Ama konuya daha geniş bir açıdan bakarsak, iletişimin bir tıkla saniyeler içinde dünyanın her köşesine ulaştığı günümüzde, bu tür art niyetli yayınların özgür ve tarafsız medya kavramı üzerinde kara lekeler oluşturduğunu görürüz. Ayrı bir tartışma konusu kuşkusuz ama medyanın saygınlığını ancak psikolojik savaş mantığıyla mevcut kirli bağlarını koparabildiği ölçüde sağlayabileceğini kabul etmek gerekir.