Afgan halkı ne yapsın!

1996-2001 arasının korkunç anıları henüz canlıyken, Taliban’ın bu kez daha emin adımlarla iktidara gelişi, Afgan halkının ve Afganistan’ın son yüz yıl içinde yaşadığı, açmazlar ve geri dönüşlerle dolu hikâyesine eklenecek daha çok sayfalar olduğunu gösteriyor.

Taliban’ın daha teri soğumadan, ülkeyi “Herhangi bir tartışmaya meydan vermeksizin şeriat hükümleriyle yöneteceklerini” ve Afganistan’da bir İslam Emirliği kuracaklarını açıklaması, Afganların yaşayacakları daha çok sıkıntılı zamanlar olacağına işaret ediyor.

Böylesine ağır bir trajedinin sebebi, bu insanların tarihsel mirasları mı, coğrafya mı, sosyolojik yapıları mı, emperyal hesaplara sahip büyük dünya devletlerinin bitmeyen müdahaleleri mi, yoksa hepsi mi?

Konuyu anlamaya giriştiğinizde, bunlardan çok daha fazlasının söz konusu olduğunu görüyorsunuz.

Taliban’ın, 1996-2001 arasındaki iktidarlarının korkunç anıları henüz canlıyken, bu kez daha emin adımlarla iktidara gelişi, Afgan halkının ve Afganistan’ın son yüz yıl içinde yaşadığı açmaz ve geri dönüşlerle dolu hikâyesine, eklenecek daha çok sayfalar olduğunu gösteriyor.

Taliban Kâbil’e doğru ilerlerken başlayan kaçış, sonrasında Havaalanı’nda gördüğümüz sahneler, ülkeyi nasıl bir geleceğin beklediğini gösteren işaret fişeği gibiydi.

Değişmek kolay mı?

Hal böyleyken, kendi temsilcilerinin ağzından ortaya atılan “ilk iktidar dönemine göre Taliban’ın çok değiştiği” iddiası doğal olarak kuşkuyla karşılandı. Taliban temsilcileri burada durmadılar; o iddiaya paralel olarak, Afgan ordusunda yer alanlara ve işgalci yabancı devletlerle birlikte çalışanlara af getireceklerini, kadınlara yeni haklar tanıyacaklarını, geniş yelpazeli ve yetki paylaşan bir hükümet kuracaklarını da ileri sürdüler. Ama uygulamalarını görmeden, bu ılımlılık ve iyimserlik yayan propagandif görüşlere inanmak çok zor.

“Devrim ihraç etmeyen bir Selefi anlayışı temsil ettikleri” iddiasına gelince, şüphesiz Afganistan’a yakın kimi ülkelerde, inanç ve etnisite ortaklığı gösteren topluluklar açısından, bu gelişmen taşıdığı potansiyel risk yakından ve ihtiyatla takip ediliyor. Bir kanaat ifade edebilmek açısından biraz daha zamana, ülkeler ve topluluklar arası ilişkilerin seyrini görmeye ihtiyaç olduğu açık.

Şu sıralar Kâbil’den haber geçen gazeteciler, Havaalanı bölgesinde yaşanan kargaşa, şiddet ve ülkeden kaçış furyası dışında, şehrin diğer bölgelerinde durumun kontrollü bir gerginlik içinde nispeten sakin olduğunu belirtiyorlar.  

Özellikle çalışan, burka giymeyen, yüzü açık olan, hatta fırsatını yakaladığında Batılı gazetecilere konuşan kadınlara yönelik şiddet uygulamasının söz konusu olmadığına dikkat çekiyorlar. Ancak konuşturmayı başardıkları kadın ve erkeklerin sözleri arasında, duydukları derin korkuyu ve endişeyi görmemek mümkün değil. Hele büyük devletlerin güç gösterme sahasına dönen ülkelerine ve kendilerine yaşatılan hayal kırıklıkları konusunda söyledikleri unutulacak gibi değil.

Şimdi gidin, sonrasına sonra bakarız!

Şu anda dikkatler, ABD dahil bütün işgal güçlerinin ülkeyi tamamen terk edeceği 31 Ağustos’a çevrilmiş durumda. ABD temsilcileri tahliye işinin biraz daha zaman alacağını ileri sürerken, Taliban gecikmeyi “İşgalin devam etmesi” olarak yorumlayıp, namlunun ucunu gösterme havasında. Belki bu konuda Taliban’ın kimi taleplerde bulunacağı bir müzakerenin yaşanabileceği hesaba katılmalı.

Tam da bu noktada Türkiye’nin durumu akla takılıyor. Malum, Afganistan’la tarihi açıdan önemli ilişkilerimiz var. Olan biten nedeniyle Kâbil Havaalanı’nın işletilmesi konusu suya düştü. Anlaşıldığı kadarıyla, halen Taliban’dan farklı muamele bekliyor ve oralarda bir süre takılmayı istiyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın inanç yakınlığını ima eden açıklamaları, icabında “Taliban temsilcilerini görüşme için kabul etme vaadi” gibi yarı tanıma anlamına gelebilecek jestlerin etkileme gücünü ölçemiyoruz.

Ama Taliban’dan bu yönde henüz pek bir işaret yok. Türkiye ve Türkler için “işgalcilerle birlikte şimdilik gidin, sonrasına sonra bakarız” mealinde sertlik dozu biraz düşürülmüş yanıtlar dolaşıma sokuluyor.  

Üç öncelikli sorun

Tablonun bütününe bir kez daha bakacak olursak, kısa vadede üç mesele öne çıkmış durumda. Bunlardan ilki, Taliban’la yapılan anlaşma çerçevesinde, ABD ve NATO güçlerinin Afganistan’dan çatışmasız ve az çok zamanında çekilmesinin gerçekleşmesi. İkincisi, Taliban’la ülkenin diğer muhalif güç odakları arasında, yeni bir iç savaşa yol açmadan, uzlaşma sağlanarak nispeten geniş katılımlı ve aşiretlerin gücünü gözeten paylaşım çerçevesinde bir mutabakat hükümetinin kurulması. Üçüncüsü ise, ülkede işleyen bir düzenin kurulabilmesi için ihtiyaç duyulan dış desteğin gelebilmesinin koşulu olarak Taliban yönetiminin uluslararası alanda tanınması.

ABD ve NATO güçlerinin çekilmesinin vaktinde ya da gecikmeli olarak bir biçimde gerçekleşeceğini tahmin edebiliriz. Ne Taliban’ın ne de tahliyeyi organize eden güçlerin bu noktadan sonra çatışmayı göze almaları çok gerçekçi görünmüyor. Taliban’ın 31 Ağustos tarihindeki ısrarını, iktidar iradesini daha baştan tartışmalı hale getirecek gelişmelere kapı açmama tavrı olarak anlayabiliriz. 

Uluslararası düzeyde tanınma hiç kolay bir mesele değil. İlk iktidar dönemi hakkındaki izler halen çok taze. Suudi Arabistan ve bazı Arap ülkelerinde bazı değişimler yaşansa bile, inanç ve uygulama itibariyle dayandığı Vehhabi kökenli Selefi anlayışa sahip bu örgütün bazı değişimlere gittiği yönünde kayda değer bilgi yok.

Pakistan, Çin ve belki Rusya’nın erken davranma ihtimalleri haricinde, Taliban’ın tanınmasının pek kolay olmayacağı, görüşme yapan ve temas kuran ülkelerin bile tanımak için pek acele etmeyecekleri tahmin ediliyor. Bu durumun örgüt için, ülkede işleyen bir düzen kurmak ve ihtiyacı olan dış desteği sağlamak bakımından bazı sorunlar yaratacağı ortadadır. Yukarıdaki ülkeler destek verdiği ve ortak iş yaptığı durumlarda ise sürecin daha az sorunla karşılaşacağını düşünebiliriz.

Muhalifler ne diyor, ne yapıyor?

Şüphesiz en önemli sorun Taliban’ın muhaliflerle kuracağı ilişki ve bir uzlaşma hükümetinin kurulup kurulamayacağıdır.

Malum, Taliban nüfusun çoğunluğunu teşkil eden Peştun aşiretlerine dayanıyor. Kuzeyde Penşir Vadisi’nde ise Tacik, Hazara ve Özbek Kabileleri ile Afgan ordusundan silahlarıyla birlikte gelenlerin de dahil olduğu muhalif bir oluşum var. Afgan Ulusal Direniş Cephesi olarak bilinen cephenin önderliği Tacik Ahmet Mesud, Özbek Yar Dostum, yıkılan hükümetin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Emrullah Salih gibi isimlerden oluşuyor.

Taliban, muhalif cepheye “Direnişi bırakma, Penşir Vadisi bölgesini kendilerine teslim etme, barış için uzlaşma masasına oturma” teklifinde bulunuyor ve bu koşulları kabul ederlerse cezalandırılmayacaklarını söylüyor.

Buna karşılık Direniş Cephesi “Taliban’ın aşırılıkçı uygulamalarından vazgeçmesini” şart koşuyor ve “Afgan ordusundan kendilerine katılanlarla beraber savaşmaya hazır oldukları” cevabını veriyor.

Ulusal Direniş Cephesi, Penşir Vadisi’nde silahlı direnişi başlatıp üç yerleşim bölgesini kontrolü altına alınca, Taliban’ın çok sayıda güç gönderdiği ve Ahmed Mesud’u dört yandan kuşattığı yönünde bilgiler geliyor. Bazı gözlemciler direnişçilerin birkaç aydan fazla dayanamayacaklarını ileri sürüyor.  Bölgenin coğrafi yapısının direnişçilere sağladığı savunma imkânlarına da önemli bir nokta olarak işaret ediliyor. 

Kuzey İttifakı olarak da tanımlanan Direniş Cephesi’nin sözcüsü Ali Nazari de “Son 40 yıldır, 100 yıldır hatta 200 yıldır gördüğümüz aynı düzeni aynen devam ettiremeyiz. Bir numaralı sorun, ülkedeki merkezi siyasi sistemdir” diyor. Nazari, “Afganistan’ın çok kültürlü bir devlet olduğuna, herkesin kendini iktidarın bir parçası olarak görebileceği bir güç paylaşımına ihtiyaç olduğuna“ işaret ediyor. Özetle İttifak “Afganistan’ın geleceğinin Taliban’a bırakılamayacağı” fikrinde.

Şu anda Rusya ve Çin bu ittifaktan uzak duruyor. Özellikle Rusya, muhalifleri “Taliban gerçeğini kabul etmeye” çalışır gibi bir tavır takınıyor.

ABD ve müttefikleri bir an önce Kâbil’den ayrılma derdine düşmüş durumdalar. Savaş yorgunu Afgan halkı, hayal kırıklığı, endişe, korku ve gelecek hakkındaki bilinmezliklerin pençesinde. Bu şartlarda, Ulusal Direniş Cephesi’nin kimlerden destek alacağı, mücadeleye kimleri ikna edip cephesini genişleteceği soru işaretleriyle dolu.

Afganların bir an önce demokrasi ve özgürlüğe ulaşması en samimi dileğimiz, ama bunun daha çok uzaklarda olduğu da acı bir gerçek.

Önceki İçerikPremier Lig kulüpleri, kırmızı listedeki ülkelerin milli takımlarına futbolcu göndermeyecek
Sonraki İçerikİspanya siyaseti cinsellik sorgusunda