Fairuz

Dükkanına gelen eski solcuların sayesinde veresiye defteri kabardıkça kabardı. Sonunda topu attın. Dükkanı kapattın. Taksiye çıkmaya başladın sonra. Gündüz sen, gece şoför. Yetmedi. Sattın taksiyi. Büyük kısmı borçlara, kalanı anneme. Ben artık senin hayallerindeki çocuk olmadığımı anlamıştım o zamanlar. Şişmandım ve yaramazdım.

El üstünde tutulduğun tek zaman geldi aklıma, altı kişi birden yakalamıştı ucunu. Altı kişi birden elleri üstünde yükseltmişti seni. Sonra bir baktım dört kişi kalmış. İkisi çoktan bırakıp gitmiş. Üç kişi de olurmuş, demişti dördüncü. Öyle hafiftin öyle ağırlıksız.

El üstünde tutulduğun tek gün o gündü. Senin haberin bile olmadı bundan, bir de anamın. Annem kim bilir kaç gündür bekliyordu seni yattığı yerde. Oysa birileri ‘’Adamlar daha önce ölür!‘’ demişti ben refakatçi sandalyesinde otururken. Yalanmış meğer, diye düşünmüştüm otobüsle eve yalnız dönerken… 

Ölen anacağızımın mezar taşına bir doğum tarihi yazdırdım yıllar sonra.

’’Tahmini doğum tarihi 1961’’

Bir de vav harfi yanına. İşte hepsi bu.

Sen o zaman uzaklarda bir yerlerde sanırım Irak’ta çalışıyordun.

Seksen ikide Libya’ya gitmiştin, benim doğduğum yıl. Annemle ikimiz Refika babaannenin yanında kalıyorduk. Annem beni doğururken Zeynep Kamil’de yırtılıp, kesilirken adını haykırmış hep. Seni çağırmış. Koridorda sedyede yatıp, oda açılsın diye beklerken gözü hep kapıdaymış. Oysa biliyormuş gelmeyeceğini, gelemeyeceğini. Öyle inanırdı annem boşlukta kaldığı zamanlarda duygularının sana ulaşacağına, sarıp sarmalayıp ona getireceğine. Refikanım, kırık kafaydı doğumdan sonra iyice kırdı, dedi yıllarca.  

Kirazlıtepe’deki o evi defalarca polis basmış, çevik kuvvet. Seni sorup duruyorlarmış evdekilere. Babaannem illallah! demiş baskınlardan. Seni bulamayınca annemi takibe almışlar bir zaman. Alıp götürmüşler annemi ben iki aylıkken. On gün hücrede kalmış. On gün dayak yemiş, on gün tahtakuruları kanını emmiş. ‘’Çocuğun öksüz büyür ‘’ demişler. Seni sormuşlar hep. Annemin simsiyah kıvırcık saçlarında beyaz öbekler belirmiş o günler. Göğsü şişmiş sütten ben evde ağladıkça. Mosmor memesiyle görünce annemi Sinoplu bir polis insafa gelmiş, meğer onun da karısı evde lohusaymış. Kremler getirmiş anneme, ilaçlar gizli gizli.

Diren, dayan diye bağırırlarmış koridorlarda birbirlerine. Kime direnecek annem, kime dayanacak.  

Senin Libya’da olduğunun belgesini getirmiş mimar bir arkadaşları birinci şubeye. Kaçmadı demişler, ekmek parası peşinde.

Biliyoruz, demiş pos bıyıklı biri, gene de emin olmak lazım. Sıkalım ki ipin ucunu aklı başından gitmesin.

On gün sonra annem eve döndüğünde, etrafa saçılı kitaplar, darmaduman edilmiş dolaplar, yatak altında duran yırtılmış bavullar öylece duruyormuş. Refikanım bir tek mutfağı bir de kendi odasını toplamış on gün boyunca. ‘’Ben hep söyledim, size mi kaldı memleketi kurtarmak dedim’’ demiş anneme.

Küçük tüpte su ısıtmış annem, banyodaki taburede tas tas su dökmüş üstüne. Saçındaki beyazlar kalmış, kiri pası akmış gitmiş. Üzerinden çıkan giysileri bir torbaya koyup çöpe atmış.

Ben memesine saldırıp kupkuru bulunca ağlamış ilk defa. Sonrası hep pirinç unu maması. Evden hiç çıkmamış uzun süre. Bir çeşit hücre hapsi.

Annem oturup uzun mektuplar yazmış sana. Al bizi de yanına demiş. Mektuplar gidip gelirken iki yıl geçmiş aradan. Sarı saçlarım uzamış. Gözlerim yeşilden kahverengiye dönmüş. Kıçın kıçın emeklemişim geriye doğru. Bir ona gülermiş annem. İlk adımdan sonrası koşmuşum zaten. Merdivenleri geri geri inerdin diye anlatırdı babaannem. Neden bilmem.

İki yıl sonra pasaportlar gelince iki bavul toplayıp, içine yazlıkları bir de babaannemin sardığı sarmaları bir de kabaklı börek bir de simit bir de Sezen Aksu, Timur Selçuk, Neşet Ertaş, Ruhi Su kasetlerini koymuş. Mimar arkadaşı götürmüş havaalanına. Kasvetli Yeşilköy havaalanı yankılanmış benim sesimle. Hiç durmadan peşimden sürüklemişim annemi uçuş saatini beklerken. Sonunda elime bir gofret vermiş annem. Ülker Gofret o gün girmiş hayatıma.

Hayal meyal hatırlıyorum biliyor musun uçağa binişimizi, ya da belki çok konuşulduğundan sonrasında hatırlıyorum sanıyorum. Benim olmayan bir hatıraya bağlanmak daha o yaşta başlamış demek bende.

Uçakta kulağım ağrıdığı için çok ağladığımı anlatmıştı annem, inene kadar hem de. Sonra aklına ikinci gofreti vermek gelmiş. Libya için sakladığı stoklar daha baştan erimiş böylece.

Trablus’ta indikten sonra bizi gelip alan araçla çölün içine doğru ilerledik. Bitmek bilmeyen o yolda annem çok pişman olmuştum geldiğime demişti sonradan. Libya’dan aklımda kalan yabancı bir adamla aynı evde kaldığındı. Ev virane, karanlık kuyu gibi bir yerdi. Serindi fakat. Ben sana yanaşmayınca çok da yorgun ve kum içinde geldiğin akşamlarda annemle vakit geçirirdin. Bir gün annem evde kalmaya dayanamayınca sen yokken dışarıya çıktık. Onu çok iyi hatırlıyorum. Peşimize bir Arap takıldı, elbiseli tuhaf bir adam. Durmadan bir şeyler söylüyordu annemin peşinden yürürken. Annem nasıl beyaz ve güzel, ben sapsarı saçlı bir çocuk. Korkudan nasıl eve döndüğümüzü bilememiştik. Senden ciddi bir fırça yemiştik o zaman, beyazlara düşkün olurmuş bunlar, alır kaçırırmış uğursuza. Hiç evden çıkmamıştık ondan sonra.

Bir kere Korelilerin inşaatına götürmüştün bizi, bambaşka bir yer, havuzlar, evler, sokaklar. Türklerin kaldığı yerlerden bambaşka bir dünya. Değerli bir dünya. Eve dönerken yol boyu ağlamıştım, annem susturamamıştı beni. Oysa içten içe biliyordum annem de benimle aynı fikirdeydi. Dönülmeyecek yere dönüyorduk.

Siz orda hiç kullanılmayacak bir kent inşa ediyordunuz, pırıl pırıl. Biz sığınak benzeri yerlerde kalıyorduk. Gofretler bitmiş hurmaya geçmiştik. Hala nefret ederim hurmadan. Annem dönmek istiyordu artık. O çölden, o kumdan, o sığınaktan ve sıcaktan kaçmak. Sen durmadan Fairuz dinliyordun bir de Neşet Ertaş. Hep bir sigara dumanı var seninle ilgili o günlerden.

İki yıl sonra döndük babaanneye. Sen epey para biriktirmiştin. Refikanım illa ev al diye tutturmuştu sana. Annem aynı evde oturma ihtimaline bile dayanamıyordu oysa. Söz vermiştin anneme ayrı bir ev için. Yapmadın. Sanayide bir kebapçıyı devraldın. Bir de plakalı bir taksi. Başlarda iyiydi. Sonra rakıya gömüldün. Kebapçı senin merkezin oldu. Dumanların arasında kaldın. Ben gittikçe kilo aldım. Babaannemin kekleri ve poğaçaları en az gofret kadar güzeldi. O ara babaannemle oturmaya devam ettik. Ben memnundum Refikanımla vakit geçirmeyi, günlere gitmeyi seviyordum. Tombuldum ve bütün teyzeler beni seviyordu.

Ben günlere takılırken annem üniversite sınavlarına girdi, kazanamadı. Senin haberin bile olmadı. Dükkanına gelen eski solcuların sayesinde veresiye defteri kabardıkça kabardı. Sonunda topu attın. Dükkanı kapattın. Tam da annemin yollara düşüp ayrı bir ev baktığı zamanlardı. Olmadı. Evde oturdun bir süre. Taksiye çıkmaya başladın sonra. Gündüz sen, gece şoför. Yetmedi. Sattın taksiyi. Büyük kısmı borçlara, kalanı anneme.

Ben artık senin hayallerindeki çocuk olmadığımı anlamıştım o zamanlar. Şişmandım ve yaramazdım.

Rusya’ya gittin sonra. Annem yeniden ev baktı, başardı bu sefer. Altı aylık peşin verdi. Altı ay rahattı. Sonrası Allah Kerimdi. Mutsuzdum çok. Babaanneme gitmek istiyordum hep. Dayağı yiyip oturuyordum sonra.

Annem de mutsuzdu görebiliyordum, okul çağına gelmiştim. Annemle el ele tutuşup yakındaki okula gidiyordum. Annem yanımda olmazsa kıyameti kopartıyordum. Alıştığım hiçbir şey yoktu okulda, ne kek kokusu ne de televizyon ve çok yalnızdım. Bir haftanın sonunda annem bahçede beni beklemekten vazgeçip eve döndü. Okumayı geç öğrendim matematiği hiç. Okulda öğretmenden evde annemden yiyordum fırçaları. Sınıfın tombul, sevimli ama aptal çocuğuydum. Alıştım o role, kabullendim. Rahatladım. İriydim ve en arkada oturmanın keyfini keşfetmiştim. Annem de Refikanım kadar iyi poğaça yapıyordu. Cebimde hep bir patatesli peynirli. Sıkı sıkı sarılıyordum poğaçaya. Bana çarpan her şey yavaşça çemberimin dışına düşüyordu. Ödevlerimi yapmaya söz verince kırmızı bot almıştı annem. En arkada oturan şişman, kırmızı botlu kızdım ben. Ödev defteri kıvrım kıvrım.

Sonra sen geri döndün. Para biriktirmiştin epeyce. Biraz daha çökmüştün ama yüzün gülüyordu nedense. İlk işin benim poğaçaları yasaklamak oldu. Sen rakıdan votkaya dönmüştün oysa.

Araba alım satım işi yapmaya karar vermiştin. Eski araba aldın birkaç tane. Tamir edip satmaktı niyetin. Başlarda iyiydi, oturduğumuz evi aldın annemin zoruyla. Sonra işler karıştı, annem gönderdiğin paraları biriktirmiş birkaç bilezik almıştı, illa onları da istiyordun. Annem cinnet geçirdi kadıncağız, ayılıp bayıldı. Vermedi. Korkusundan bilezikleri bozdurup benim adıma bankaya yatırdı. Beşinci sınıfa başlamıştım o sene. Sonra gene o işi batırdın, yeniden Rusya’ya gittin. Belki Kazakistan’a.

Annem bir dişçinin yanına sekreter olarak girdi. Ev bana kalmıştı. Sonra hep bana kaldı. Sen hep gittin geldin. En son Bodrum’da bir otel inşaatında Formen olarak çalışıyordun. Yaşlanmıştın iyice ve hala Fairuz dinliyordun. Annem hala güzeldi. Ama yavaşlamıştı ve yorulmuştu. Bir ay kaldık senin yanında. Bayılmıştık Bodrum’a. Günün keyfini çıkartıyorduk annemle. Denizin, dalgaların, güzel koyların. Yürüyorduk bol bol. Sen ilk kalp krizini orada geçirdin. Biz hastaneye ulaştığımızda çoktan müdahale yapılmış, iki damarına bypass yapmışlardı. Hayret etmiştik annemle. Hiçbir belirtin yoktu oysa. Sadece baş dönmen ve baş ağrın vardı. Arada dengende bir bozulma olduğunu söylemiştin birkaç kere. Alkolden diyorduk biz, kalptenmiş. İlk defa o zaman korktuk. Sana bir şey olursa ne yaparız diye düşündük. Ben iş aramaya başladım. Bir tek marketlerde tanıtım elemanlığı işi bulabildim. Anlaştım. Lisedeydim. Dönünce İstanbul’a işim hazır diye sevindim. Part time da olsa hiç yoktan iyiydi. Bodrum cazip geldi, on gün daha kaldım. Annem hastalandı dedim arayan saha sorumlusuna, çok hasta ve benim ona bakmam lazım. Senden hiç bahsetmedim. İçimden oh olsun diyordum, sen beni sevmedin ben niye seni seveyim…

Sen rakına ve sigarana devam ettin hastane çıkışı. Bizim korkumuz ve üzüntümüz çabuk geçti. İstanbul’a döndük. Annem bir şirkette yemek yapmaya başladı ben deterjan tanıtmaya.

Sonra annemin karın ağrıları çoğaldı, hastaneye gittik. Üç gün içinde tak diye gitti kadın. Keşke annem hasta demeyeydim o zaman babam hasta diyeydim. Senin gitmen gerekiyordu oysa, senin sırandı. Her zamanki gibi kaçacak bir yol buldun.

Ben bir daha hiç Bodrum’a gitmedim, sen hiç eve gelmedin. Köye gidip yerleşeceğini söyledin bir seferinde telefonda. Masrafım az olur, sana destek çıkarım, dedin. Ev senin nasılsa, dedin. Destek sözcüğüne takılı kaldım, destekmiş, olacakmış…

Kendini oradan oraya taşımaya alışkındın ama bu sefer birileri seni de taşıdı nihayet.  Üst üste yatırdık sizi. Gene ağırlığın annemin üstünde. En çok buna ağladım.

Bir paket sigarayla Fairuz kasetini de gömdüm üstüne. Babaannem hayatta üstelik. Bal kabaklı börek yaptı hayrına. Afiyetle yedik beraber.

Önceki İçerikAhmet Ağaoğlu’nun Serbest Fırka hatıraları
Sonraki İçerikSadece çığlık atacağımı düşünme