Memleket hikâyesi

 

Birkaç gündür, İzmir’in eski Memleket hastanesinin oralardayım, epey yıllardan sonra…

 

Akasya ağaçları altında oturup, insanlarla konuştuk, Konak tüneli girişi üstündeki Damlacık yol ve yokuşlarında gezindik. Ben sonra iki gözüm iki çeşme ağladım, çünkü bıraktığımla bulduğumun ilgisi yoktu…

 

Hâlâ hizmet veriyor olsa da, hastaya hizmetten öte, hasta izleme, tıbbi takip, yönetim işini yapıyorsa da güzelim bina dışından göçmüş, nem almış, yıkılmış, harabolmuş. Ayağa kaldırılıp yenilenmesi büyük bütçe ve akıl fikir ekibi bakanlıklar arası dayanışma ve büyük rüya gerektirecek…

 

Muhtar ‘burası İngilizlerin, gözleri üstümüzde, hasta dışı hizmette hemen kulak çekiyorlar’ diyor… Kalbi o bölge için çarpan, uzun yıllardır değişmeyen kadın muhtar. Oğluyla aynı anda muhtarlık ediyorlar, farklı mahallelerde… Hayali, Memleket Hastanesi'nde doğanları bir şenlikte toplayıp, hastanemize dokunma eylemi yapmak.

 

E ben de orada doğdum, haydi toplanalım da söylem farklı olmak gerekmez mi?

 

Tam tersine, hastanemize dokunulsun, onarılsın, gözbebeği bir yer olsun…

 

19. yüzyıl başında İzmir’de, Ermeni, Rum, Yahudi azınlık hastaneleri var…

 

Bunun Türkçe açıklaması, 1800 yılında İzmir’de Türk hastanesi olmadığı…

 

Memleket hastanesinin yeri, o yıllarda İngilizler’in ve bu arsa hastane olması koşuluyla bize verilmiş. Emin Muhlis Paşa’nın, padişahın da desteği ve oluruyla, İzmir’liden toplanan bağışarla 1851’de hastane binası yapılmış.Taş, ahşap ağırlıklı, kadın erkek için ayrı binalı, 62 yataklı ve adı ‘İzmir Guraba-i Müslimin’. Yılda bakılan/yatan hasta sayısı altı bin. 1879’daki ilk başhekimi cerrah Mustafa Enver Paşa.

 

Zaman içinde artan nüfusa bu hastane yetmez olmuş. 1897’de vali paşa (Kamil Paşa) eski cephane depoları bölümünü de hastaneye katınca 1903 yılında yatak sayısı 216’ya çıkmış

 

Bir zamanlar hastanenin bahçesinde saf su ve gül suyu imal eden bir imbikhanede gül suyu satılarak, hastaneye ek gelir sağlanırmış.Eski gül bahçesi şimdi yer ile yeksan, yola bakan kısmına çirkin bir siyah perde çekilmiş.

 

Hastanenin bir bölümü eczane elbet. Sonradan hastanenin baş eczacısı Süleyman Ferit Eczacıbaşı oluyor. 1913 yılında İdare-i Vilayeti Umumiye Kanunu devreye girince, Guraba-i Müslimin adı, İzmir Memleket Hastanesi olarak değişmiş. İzmirli o gün bugün hâlâ, Memleket Hastanesi der…

 

1950 yılında Sağlık Bakanlığı bünyesinde İzmir Devlet Hastanesi adını almış.

 

Hastane 1982’de taşınınca bina onarılarak, Mart 1985’den bu yana İzmir Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesi olarak hizmetini sürdürmüş. İzmir'in ilk Türk ve Müslüman hastanesi işleviyle sembolleşmiş sağlık tesisinin bu tarihi binası zamana direnemiyor, dışının perişanlığına bakanların düşünemeyeceği görkem/güzellikteki içerisine yazık oluyor.

 

Çevre esnafı ve kadınlarla söyleşince siyasi bir masal çıkıyor, birçok konuda olduğu gibi…

 

Emine Hanım göz koymuş, bu ilk söylenti. Emine hanımın buraya göz koyduğundan kendisinin haberi olmasa da, kimileri buna karar vermiş bir kere…

 

Koymuş da ne yapmış, demeseniz olmuyor, her güzele herkes göz koyar, imrenir, bundan öte ne yapılabilir? Memleket Hastanesi, üstelik İngiliz zabıtalı, ayrıca hayallerimizin bahçesi…

 

Semra Hanım'dan bu yana bu işler böyle, diğer ilk kadınlar demek ‘yatçaz kalkçaz, yatçaz kalkçaz, sabah olcak, horot ötçek’ makamındanmış. Hareketin olduğu yerde koğ olmadan olmuyor.

 

‘İşte diyorlar, yıkılsın diye bekleniyor, el koyulacak… Zaten ondan önce İngilizler alacak, hastaya hizmet yok çünkü…’

 

‘Nerde yok be?’ diyor, taksici, ‘insaf, asıl hizmet şimdi, sevk ve idare yeri burası, evinde izleniyor hastalar, sürekli bilimsel çalışma, toplantı, ben taşıyorum onca insanı biliyorum…’

 

‘E, yan tarafta Psikiyatri polikliniği var, o da hizmet veriyor ’ demeye görün, ‘psikiyatriye gerek yok, hepimiz toptan deliyiz zaten…’

 

‘Niye ama? Hem hastaya hem tedavi, muayene hem izleyerek hizmet gidiyor, hem hastane elden gitmiyor…’

 

Anlamak güç… Bölge, hem geçmişi, insanları ve evleriyle tarihi, hem ünlü sakinleri, hem koruma alanı oluşu, hem çabalama kaptan ben gidemem makamından tarihi konakları, her milletten insanıyla turistin ve insanımızın ilgisini çekecek, şehri güzelleştirecek bir bölge.

 

Ben gezerken mimarlık öğrencileri fotoğraf çekerek, ses kaydı yaparak, eski binaların kaydını düşüyorlardı, bir eski konağın ‘ah’ ettiğini işittim, inan olsun…Yan cephe duvarında, Damlacık’ın merdivenli yollarına bakan yüzünde evin, çeşmesi falan kalmamış olsa da, taş işçiliği  ve yalağı, kaidesiyle, halkın kullanacağı bir hayrat çeşme, ev sahiplerinin hayratı çeşme vardı, oranın da sebil suyu(şimdi kurumuş olsa da…) akıyor, su gölcüklerine konan serçeler çığrışıyordu…

 

Bölge pek şenlikliydi.

 

Elbet kentlinin kentine, mahallesine sahip çıkması güzeldi, ancak kentler akılla fikirle, güçlü kanatlarla uçurulursa geleceğe ve insanımıza yaraşır, ötesi laf ü güzaftır…

 

Konu, yeri de yeni de dar Konak belediyesini fersah fersah aşıyor… Bölgenin de Memleket Hastanesi'nin de, İzmir’in o en göze çarpan, en güzel yerinin mahalleleriyle, evleriyle, dokusuyla yenilenmesi, kente yaraşır hale getirilmesi hepimizin boyun borcu…