Sessizlik bir onay mı?

 

İktidar çevrelerinin Kürtlerin sessizliğini HDP’ye keskin bir sırt dönüş olarak yorumlamalarının gerçeğe denk düşmediğini belirtmiştim bir önceki yazıda. Zannımca bu çevrelerin bir yanılgısı daha var: Halkın ses çıkarmamasını, kendi yaptıklarının onaylanması biçiminde değerlendiriyorlar. Nitekim iktidara yakın gazetelerde yapılıp edilenlerden halkın ne denli mesut ve bahtiyar olduğuna dair haber ve yorumlar eksik olmuyor.

 

Oysa bu haber ve yorumlar, sahadaki gerçekliği yansıtmıyor. Kürtler, PKK’nin silahı tekrar devreye sokmasına, barikatlarına ve hendeklerine rıza göstermedi. Savaşı şehirlere taşımasını reddetti. Doğru. Ama bu, AKP’nin çözüm sürecinden elini ayağını çektikten sonraki söylem ve uygulamalarının Kürtlerce tasvip edildiğini de göstermiyor. Aksine hükümetin giderek sertleşen diline ve eylemlerine karşı derinden derine işleyen bir tepki var. İleri zamanlarda AKP’yi zora sokacak bu sessiz tepkinin başlıca iki kaynağından söz edilebilir:

 

Şirazeden çıkmak

 

1. PKK ve HDP’ye dönük eleştirilerin odağında siyaseti muhafazada gerekli ihtimamı göstermemeleri bulunuyordu. Halk gerek bölgesel düzeydeki “iktidar” ve gerek ulusal düzeydeki “temsil” imkânının sonuna kadar kullanılmasını ve elden geldiğince genişletilmesini arzu ediyordu. Öyle ki bir daha şiddetin sözü edilmesin!

 

HDP’ye görülmemiş seviyedeki desteği mümkün kılan bu duyguydu. Muazzam bir siyasi ağırlığa erişilmişti; dolayısıyla PKK ve HDP’den istenen demokratik mekanizmalara daha fazla yatırım yapmalarıydı. Fakat PKK ve HDP -dört gözle beklenen bu tavrın yerine- siyaseti berhava edecek bir rotaya saptılar. Kürtler de arzuları dışında önlerine konan bu rotayı kabul etmediler. Ve memnuniyetsizliklerini de yapılan çağrılara kulaklarını kapatarak açığa vurdular.

 

Şimdi ise siyasi sahanın AKP tarafından daraltılmasına tanık oluyorlar. Hükümet, belediyelere kayyumlar atıyor ve seçimle kazanamadığı koltukları -olağanüstü halin verdiği ölçüsüz güce dayanarak- ele geçiriyor. Milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırıyor. Yetinmiyor, gece yarısı operasyonlarıyla bütün milletvekillerini gözaltına alıyor ve hapishaneye gönderiyor. HDP ve DBP’nin teşkilatlarına arka arkaya operasyonlar düzenliyor, yöneticilerini derdest ediyor. İş o kadar şirazesinden çıktı ki, PKK’nin hendeklerine açıktan karşı çıkan ve “Hendekler, barikatlar bir çözüm olmaz. Çıkar yol demokratik siyasettedir” diyen 74 yaşındaki Ahmet Türk’ün bile eline kelepçe vurabiliyor.

 

Ezcümle hükümet de hâlihazırda siyaseti elinin tersiyle itmiş vaziyette. Kürtlerin kahir ekseriyetin, hükümetin bu tercihine prim verdiği -veya vereceği- kanısında değilim. Soru basit: PKK ve HDP’nin siyasetten uzaklaşmasına kırmız kart gösteren Kürtler, AKP’nin siyasi alanı tasfiye etmesini neden benimsesinler? Siyaset sahip çıkmadıkları için PKK ve HDP ile arasına bunun için mesafe koyan Kürtler, şimdilerde siyasete yüz çeviren AKP’ye neden yüz versinler?

 

Bana göre Kürtler, PKK ve HDP’nin yanlışlarına tavır aldıkları gibi AKP’nin yanlışlarını da tavırlılar. Daha somut söylemek gerekirse; Kürtler nasıl PKK’nin umutlarını çukurlara gömmesine karşı durdularsa AKP’nin de Demirtaş’ı, Anlı’yı, Türk’ü alıp cezaevine tıkamasını da kabul etmediler. Sessizlik, kimseyi yanıltmamalı ve bir tasdik olarak okunmamalı. Zira Kürtler, daha önce müteaddit kereler tecrübe ettikleri ve sadra şifa vermeyeceğini gayet iyi bildikleri bu tür iptidai hareketlere prim vermezler.  

 

Buharlaşan Kürt meselesi

 

2. Aslında Kürtlerin başına gelen büyük bir talihsizlik. Onlar her vesileyle meselenin hallini siyasette aradıkça, maalesef onların oy verip desteklediği iki parti -bazen eş zamanlı ve bazen farklı dönemlerde- siyaseti çok rahatlıkla dışlayabiliyor. 

 

Bugünlerde AKP siyaseti paranteze almış bulunuyor. Sorunlara tamamen “asayiş” gözlüğü ile bakıyor, siyasi çözüm perspektifini kaybetmiş gözüküyor. Artık AKP cenahında Kürt meselesinden bahseden birine rastlanmıyor. Ne anadilden eğitimden söz eden var, ne âdem-i merkeziyetçilikten, ne vatandaşlığın yeniden tanımlanmasından. Siyasi çözüm uzak durulması gereken kavrama dönüşmüş, kimse ağzına almıyor. Varsa yoksa “terörle mücadele”! Etrafta “ezer geçeriz, vurur kırarız, bitiririz”den başka bir laf duyulmuyor. Çoktan tedavülden kalkması gereken “Son teröriste kadar imha edeceğiz” hamaseti tekrar vizyonda ve pek revaçta.

 

Sanki bir Kürt meselesi yok! Sanki memleketin bu kadim sorunu bir anda buharlaştı. Ve sanki Kürtler birdenbire hidayete erip bütün taleplerinden vazgeçti.

 

AKP bu hilaf-ı hakikate bel bağlayabilir ama Kürt meselesi kanlı canlı orta yerde duruyor. Çünkü Kürtlerin dağlarda, cezaevlerinde, yurtdışında çocukları ve onlara kavuşmayı bekliyorlar. Çünkü Kürtlerin haklı talepleri var ve onların tanınmasını istiyorlar. Silahın hangi yolla devre dışına çıkarılacağını, taleplerinin hangi ölçüde karşılanacağını, ortak bir yaşamın çerçevesinin nasıl çizileceğini bilmek ve duymak istiyorlar.

 

Siyaset dışı güzergâh

 

AKP, şimdilerde bu sorulara hakkında tek bir kelime etmiyor. Arada bir cılız bir sesle “PKK ile değil Kürt kardeşlerimizle konuşacağız” diyor ama bunun da neye tekabül ettiği meçhul. En basitinden sözü edilen “Kürt kardeşlerimiz” kim? Mesela PKK’nin tabanını oluşturan kesimler bu kardeşlerin içinde mütalaa ediliyor mu? HDP saflarında duranlara “kardeş” gözüyle bakılıyor mu? Altı çok çizilen “birlik” onları da kapsıyor mu? Yoksa onların her halükarda kapı dışında tutulmamaları mı öngörülüyor?

 

Tüm bu sorulara müspet cevap üretebilmek ancak siyasetle mümkün olabilir. AKP’nin mevcut sorunu da bu; her şeyi şiddete ve PKK’ye endekslemiş durumda. AKP siyaseti bir kenara itmiş, halkla siyasi bir dille konuşmayı bırakmış, meselenin halini asker ve polise devretmiş bir görünüm sunuyor. Bir siyasi çözüm ve gelecek tasavvuru içermeyen bu yaklaşım, geçmişte de Kürtlerden onay görmedi, gelecekte de görmeyecek.

 

Bu itibarla AKP siyaset dışı bir güzergâhta ısrar ettiği müddetçe, PKK ve HDP ile yaşanan burukluk, bu burukluğu yaşayan kesimlerin AKP ile yakınlaşmaları sonucunu doğurmayacak.