T işaretliler

Toplumun hiçbir kesimi on yıllarca başörtülü kadınları dinlemeye değer bulmadı. Ne istediklerini neyi hayal ettiklerini açıklayamadan dindarı seküleri herkes tarafından susturuldular, görmezden gelinme, yok sayılma acılarına katlandılar. Artık neye inanmaları ne yapmaları nasıl yapmaları gerektiğini söylemeye doyamayanlarla ilgilenmeyi bırakmaları, kalplerinin vicdanlarının hayallerinin rehberliğine güvenmeleri en iyisi.

Olaylara ve olgulara ilkesel yaklaşamamak toplumu sürekli aşağıya çekiyor.

Misal geçtiğimiz zamanlarda siyasal kimlikleriyle öne çıkan kadınlara, ki buna parti genel başkanı bir hanımefendi de dahil, cinsel içerikli hakaretler edildi. Olması gereken, eski deyimle bila kaydü şart bu müptezelliğe karşı çıkmaktır. Büyük çoğunluk kendine yakın bulduğu kimseye yapılınca ateş püskürürken, farklı biri söz konusu olduğunda sessiz kalıyor ya da ama ile başlayan cümleler kurmayı tercih ediyor. Ak Parti Milletvekili Özlem Zengin “önceden kadının adı yoktu” der demez pandoranın kutusu açıldı. Sarfedilen sözleri görünce insanın nutku tutuluyor. İş Özlem’den çıktı, başörtülü kadınların nasıl da kötü insanlar olduklarına, kimsenin acısına eğilmediklerine, mağdur edebiyatı yaptıklarına, başörtülü yapılamayacak mesleklerin sıralanmasına geldi dayandı. Kimi kendinden menkul dini korumaktan sorumlu kişiler de tıpkı daha önce olduğu gibi, kadının çalışmasının vekil olmasının toplumu ifsat edişini anlatmaya başladılar. Kadınlar evde oturmadıklarında toplum nasıl çürüyor, yuvalar nasıl yıkılıyor, renkli giyinerek nasıl da cehenneme sürükleniyorlar vs. Başörtüsü yasakları zalimleştikçe, iyi ya zaten ne işleri var üniversitelerde diyerek baskılara zımnen destek vermiş olan zihniyet de bu vesileyle linçe katıldı.  

Mağdur edebiyatı suçlamalarından sanırım kurgu ve hayal kastediliyor en iyimser düşünceyle. Keşke aşırı parıltısıyla gözleri kör eden gerçeklik yaşanmamış olsaydı. İlkin babalarının zoruyla örtüyorlar denilerek kadının özgür iradesi yok sayılmış, itibarsızlaştırma yoluna gidilmişti. Zamanla kadınlar birbirini dinledi olgunlaştırdı, bu arkaik düşünceler aşıldı eşitlik hizasızından bir anlayış gelişti. Amargi dergisinin daha ilk sayısını(2006) içten bir anlama çabasıyla bu meseleye hasretmesini unutamam.

Başörtülü bireylerin yaşam tarzı farklılıklarından, diğer toplumsal meseleler karşısındaki tutumlarından bağımsız olarak mesela vekil olma haklarının verilmemesini dehşet verici bir ayrımcılık olarak görmek, ilkesellikten sapmamak çok mu zor? Demokrasi çok mu iyi işliyor, milletvekili olanlar ne yapıyor, kadınlar vekil olsa kuş mu konduracaklar vs. gibi söylemlerle ağır hak ihlali hafife alındı. Mesele çok basitti aslında, kadınlara seçme seçilme hakkının 1934’te konfeti şeklinde yağdırıldığı, bunun birçok Avrupa ülkesinden daha önce başarıldığı söyleniyordu. 1999’da Merve Kavakçı’nın seçimi kazanması, TBMM genel kurulundan, ekran başındaki küçücük çocuklarımızı örseleyen biçimde kovuluşu. Ardından daha yeni, Haziran 2015’te Lütfiye Selva Çam’ın  mecliste üstüne yürünmeden yeminini edebilen ilk başörtülü vekil olarak tarihe geçmesi. Neredeyse seksen sene sonra.

İkna Odası novellasını 2003’te yayınladığımda hali hazırda dışlanan, aşağılanan, yok sayılan, hakaret edilen genç kızlar, kitabınızı okumak istemiyoruz, bu konuya dayanamıyoruz diyorlardı. Öyle haklılardı ki ben de yazdıklarımı dönüp okumadım zaten yıllarca. 1996 en acımasız yıllardandır. Binlerce insan atılmıştı üniversitelerden. İnsan yerleşimleri, sosyal dengeler ve kentler üzerine çok geniş kapsamlı uluslararası bir etkinlik olan, İstanbul’da düzenlenen Habitat II’de bu ayrımcılıkla ilgili bir forum düzenlemek istemiştik. Birçok arkadaşımızın psikolojileri elvermediği gerekçesiyle konuşmak istemediklerini hatırlıyorum. Kültür ve sanat ağırlıklı yazmaya o kadar alıştırdım ki kendimi, on binlerce insanın öldürülmeseler de travması nesillerce sürecek bir cinayete kurban gidişlerini anmakta zorlanıyorum. 

Gösteriler, fedakarca destek verenler elbette vardı. Fakat yara eğitim hakkından mahrum kalmakla sınırlı değildi. Çaresizsin diyerek başörtülü kadınları ücra köşelerde ucuza çalıştıran işverenler, konserime gelmeyin diyen şarkıcılar, bazı mutena semtlerde müşterilerimiz rahatsız oluyor diyerek masadan kaldıran restoranlar, yanımda görünme kariyerim mahvoluyor diyen eşler, üniversite bitirmek şart mı mücadele edin deyip, üniversite bitirmiş kızlarla evlenen adamlar, ulul emre itaat edip okulunu bitirmezsen evladım değilsin diyen babalar. Kayıt listelerinde bazı kızların isimlerinin yanına başörtülü (türbanlı) olduğunu belirtmek için büyük harfle ürkütücü bir T işareti konulurdu. Sonunda yurt dışına dağıldılar, Kore’den Avrupa’ya, Amerika’dan Güney Afrika’ya. Bu sefer de bizde muteber olan birçok Batı üniversitesinin denkliği, bu kızların Türkiye’ye dönüşte de tutunamaması için kaldırılmıştı.

Toplumun hiçbir kesimi on yıllarca başörtülü kadınları dinlemeye değer bulmadı. Ne istediklerini neyi hayal ettiklerini açıklayamadan dindarı seküleri herkes tarafından susturuldular, görmezden gelinme, yok sayılma acılarına katlandılar. Artık neye inanmaları ne yapmaları nasıl yapmaları gerektiğini söylemeye doyamayanlarla ilgilenmeyi bırakmaları, kalplerinin vicdanlarının hayallerinin rehberliğine güvenmeleri en iyisi. Neredeyse soykırım düzeyinde kadın cinayeti işlenen bir ülkede hala ama demeden karşı duran ne kadar da az. Hatırlamak yüzleşmek iyidir, iyimser olmak umudu beslemek de. Yasakları özleyenler bir bahane bulunca ses veriyorlar versinler tabii, ama toplum olarak ortak değerlerde buluşabildiğimize inanıyorum her şeye rağmen.

Önceki İçerikAK Parti’nin ‘ince’ hesapları
Sonraki İçerikEmre Belözoğlu meselesi