Üsküdar gittikçe eskiyordu çünkü…

Bahri bey kulağının arkasına taktığı kalemi alırken, senin gibi bir kızın ne işi olur bunların yanında, bunların hepsi aklı bir karış havada kolej çocuğu, dedi çatık kaşlarıyla. Bilmem neden, çok bozulmuştum. Benim nasıl bir kız olduğumu nereden anladığını bulmaya çalışıyordum. Yanaklarım kıpkırmızı olmuştu. Sen beni çekip çıkarmıştın oradan, Çaav Bahribaa! demiştin de adamcağız hışımla sana bakmıştı.

Gençtin o zamanlar. Doksanlı yılların başıydı, biz yeni tanışmıştık. ‘’Semin de bizim reklam pazarlama müdürümüz, Canan bugün başlıyor işe,’’ demişti patron.

Dört oda bir holden ibaret daireye bakmıştım şaşırarak. İflasa sürüklenen bir şirket hali vardı ortalığın. Sen ışıldıyordun bir tek. Sarı kıvırcık saçların, daracık kotun ve kovboy çizmelerine bakmaktan kendimi alamıyordum. Çok havalıydın. Patron çoktan beni sana devredip odasına gitmişti. Sen üç masanın zor sığdığı bir odaya sokmuştun beni önce, burası haber merkezimiz, demiştin gülerek. Biri çok esmer diğeri çok sarışın iki kız vardı içeride. Ortadaki masada bir bilgisayar. Duvarda kocaman bir pano, panoda gazetelerden kesilmiş kupürler. Telefon numaraları, yemek sipariş listeleri filan. Arka tarafta tuvalet, banyo. Kızlarla erkeklerinki ortak demiştin. Tiksintiyle klozete baktığımı hatırlıyorum. Apartman aydınlığına bakan karanlık bir oda sonra, içerde kel, gözlüklü, yaşlı bir adam tek başına oturuyordu. Hesap defterleri, dosyalar bir dünya sevmediğim şey masada yığılı. Muhasebeci Bahri Bey oturduğu yerden kısa bir bakış atmıştı bana.

 Sen kulağıma, “Patronun emektarı, iyi geçinmeye bak, paralar bundan geçiyor,’’ demiştin gülerek. İlk defa gülmüştün.

Oysa paraya ihtiyacı olan biri gibi durmuyordun.

Bahri bey kulağının arkasına taktığı kalemi alırken, senin gibi bir kızın ne işi olur bunların yanında, bunların hepsi aklı bir karış havada kolej çocuğu, dedi çatık kaşlarıyla.

Bilmem neden çok bozulmuştum. Benim nasıl bir kız olduğumu nereden anladığını bulmaya çalışıyordum. Yanaklarım kıpkırmızı olmuştu. Sen beni çekip çıkarmıştın oradan, Çaav Bahribaa! demiştin de adamcağız hışımla sana bakmıştı. Arkamızdan söyleniyordu.

Bunlar terbiye bilmez edepsizler, diyordu.

Patronun odasından, önünde cam panelle ayrılmış odama geldik sonra. İki kişilik koltuğa çok yorulmuş gibi attın kendini. Ben hâlâ ayaktaydım.

Otursana yavrum, burası senin odan. Çabucak alışsan iyi olur, senden önceki direktör bırakıp kaçınca işler bir hayli birikti bebeğim, dedin.

Kaçtı mı? Ama Sedat Bey bana anlaşamadık ayrıldı, demişti dedim safça. Saflığımın farkına vardığım an susmuştum.

Anlaşamadıkları doğru, sürekli bir bağırış çağırış olurdu içerde. Sonunda biri fırlar giderdi. Ceylin giderse sonradan Sedat’ın arayıp çağıracağını, az buçuk yalvaracağını bilirdik. Ama bu sefer çağırmadı. Seni aradı, dedin. Gözlerin saçlarımda, kıyafetimde, yüzümde dolaşıyordu. Bir çeşit puanlama yapıyordun, anlıyordum.

Senin hakkımdaki düşüncenin olumlu olmasını çok istiyordum, sebepsiz. Bir eşiktin benim için, bir çarpışma. Geçmişim ve şimdi durduğum noktanın uyumsuzluğu. Yepyeni bir alanda ve yepyeni insanlarla olmak. Ölesiye korkuyordum ve ölesiye istekliydim.

Senin söylediklerini duydum kulağımın kenarıyla. Kafam her zamanki gibi tersine çalışıyordu, yani onların ayrılmasına benim burada olmam sebep olmuştu, Ceylin’le patronun. Üzülüp oturdum sandalyeme.

Sen o sırada kovboy çizmelerini masama uzatmıştın. O rahatlığının benim hiçbir zaman kavuşamayacağım bir sevgili olduğunu derhal anlamıştım.

Aman iyi oldu gittiği Sedat’ı da işleri de yönetemiyordu, dedin saçlarının kıvırcığını parmağına dolamıştın.

Şüpheyle sana baktım. Beni rahatlatmak için mi böyle söylüyordun. Bir süre sen duvardaki postere ben sana baktık.

Canı istediği saatte gelir, yayından haberi bile olmazdı, patronun odasında ne yapıyorlarsa artık, dedin.

Anlamlı gözlerle bana baktın. Anlamıştım.

Kalkıp kahve getirdin bana karton bardakta, kendine üzerinde kocaman love yazan bir kupada kahve almıştın.

Kendine bir ‘mug almalısın’ demiştin sonra, burada herkesin var.

Mug ne ola ki diye geçmişti aklımdan, devam etmiştin sen. Çaycımızı yolladı Sedat, sırayla çay kahve yapıyoruz, daha doğrusu haberdeki kız çok güzel yaptığı için iş ona kaldı sonunda, tam bir aile kızı, demiştin çınlayan bir kahkahayla. Ben yarım yamalak gülerek eşlik etmiştim sana.

Bense feminist hareketin içindeydim ve birkaç iyi eğitimli, yaşını başını almış kadının dışında çoğumuz iyi aile kızıydık. Solculuktan gelme, kendini ve dünyayı aşma hevesinde olan, eve gidince annesine yardım eden, söylenerek de olsa çay demleyen, ütü yapan. Eve geç kalınca fırça yiyen, bunu göze alan. Hep biraz daha geç kalarak aşmaya çalışan.

Beyoğlu’nda yürürken bizden birine rastlamanın sıklığı ve sevinci daha önemliydi benim için. Feminizmle ilgili eğitimler düzenler, yazılar yazar, tartışırdık. Çayımızı demler içerdik bir yandan. Şimdi sen benden daha mı radikaldin, kafamı karıştırmıştın.

Birden fırladın kalktın. İçeriye giren iki delikanlıya doğru koştun. Peşinden baktım ben de. Oğlanlardan birinin boynuna sarılmış dudaklarından öpüyordun. Şoke olmuştum. Patronun odasına baktım endişeyle, kapısı kapalıydı. Yanınızdaki oğlan gülerek salonumsu yerdeki masalardan birine attı kendini. O sırada göz göze geldik. Geri çekilip çekilmeme arasında kalmıştım.

Bitmedi öpüşmeniz yeter yahu, hepi topu iki saattir görüşmediniz, dedi gülerek kumral oğlan.

Hâlâ bana bakıyordu. Geri çekildim. Cam kabinin içinde görünmez olmayı diliyordum. Birilerini gözetliyormuşum da yakalanmışım gibi hissediyordum. Bir yudum kahve içtim. Aklımdan kendime çok hoş bir mug almak geçiyordu. Nerden alınır, Beşiktaş, olabilir. Ya da Beyoğlu. Bizim taraflarda olmaz pek. Üsküdar gittikçe eskiyordu çünkü.

Bir süre unuttunuz beni. Memnundum halimden. Masanın üzerinde yığılı dosyalara bakmaya başladım. Müzik listeleri, reklam anlaşmaları, patronun diğer işleri –otellere CNN hizmetinin kiralanması falan filan. Kafamı kaldırdığımda Sedat Bey başımda durmuş gülümseyerek bana bakıyordu.

Aferin, aferin çalış Canan, bir de program metinleri, tanıtım yazılarıyla reklam metinlerini de yazman lazım, dedi. Konuk bulma işleri de sende, reklamları kaydetmek de… Otel işlerini beraber yaparız, onların dosyalarını çıkartıp odama gelirsin hallederiz, dedi.

Başımı salladım. Merak etmeyin hepsini hallederim ben, dedim o çoktan odasına doğru yürürken. Ölesiye korkuyordum yapacaklarımdan ya da yapamayacaklarımdan. Masadaki işleri düzene sokarken bir yandan da yayını dinliyordum. Dj’lik yapan her kimse sulu sepken bir muhabbet tutturmuş gidiyordu. Bu hangisiydi acaba. Öpücükle ödüllendirilen mi? Nedense diğeridir diye düşündüm.

Birer ikişer gelmeye başlamıştı çalışanlar.

Teknik ekip iki kişiydi. Gelip oturdular rahatça. Sarıyerli bitirim çocuklardı ikisi de. Çocukluk arkadaşlarıymış. Hem müziği hem de elektrik işlerini seviyorlarmış. Çabucak abla demeye başladılar bana. Oysa aramızda belki üç, belki beş yaş. Hoşuma gitmişti. Ciddiye aldıklarına dair bir işaret, saygı duyduklarına dair. İçten içe biliyordum iyi aile kızları böyle düşünürdü, kardeşlik, ablalık bir çeşit cinsiyetsizlik demekti. Bir konfor alanı taşralılar için.

En çok yaşanan sıkıntı nedir diye sordum, gülerek ‘’Yayından kopmamız,’’ dediler.  Ben de güldüm.

Çamlıca’da anten sayısı her geçen gün artıyor ama gene de yetmiyor, dedi daha bitirim olan.

Sonra kapıdan tarafa bakarak, önceki gelmeyecek mi artık, dedi. Hani şu Ceylin olan.

Yok, artık ben varım, dedim.

Bir bacağını sürekli titretiyordu. Demek aslında gergin biri diye düşündüm.

Gelmiyorsa çok iyi abla, biz bıkmıştık ondan. Kendi yapmadığı işlerin hepsini bize yüklerdi. Sedat da onu dinler bizi fırçalardı. İyi olmuş gittiği.

Program çizelgesini sordum adı Serkan olan bitirime. O da yanındaki oğlana sordu. Behçet olana. İçeriye gitti geldi oğlan. Elinde bir dosya. Önüme bıraktı. Behçet nasıl temiz yüzlü, nasıl iyi bakan bir çocuk. Yumuşak kahverengi gözleri incitmekten korkarak bakıyor. İşini düzgün yapan insanların sakin hali var üzerinde. Bir ona bir diğerine baktım. Serkan’ın çipil bakan gözlerine, gergin bıçkın haline. Bunlar nasıl olmuşta iyi arkadaş olmuşlar, diye düşündüm. Biri diğerinin tam tersi. Biri diğerinin olamayacağı şey. Denk gelmişler demek, ne güzel.

Behçet sordu ilk defa, stüdyoyu gördünüz mü Canan abla?

Yok, dedim daha fırsatım olmadı.

Hadi biz size gezdirelim dediler kalkarken.

Serkan sordu bu sefer, içerdekilerle tanıştın mı?

Bir tek Semin’le tanıştım, bir de muhasebeci Bahri beyle, dedim.

Bahriba candır, dedi Behçet olan, güldüler beraber.

Aslında bir tek seni merak ediyordum, senden dolayı diğerlerini. Adın bile ilginçti benim için.

Cam kapıdan çıktık peş peşe. Kaşe eteğimin ve beyaz gömleğimin buraya hiç uymadığının farkındaydım. İlk iş günüm için yeni almıştım, Şirket sanıyordum çünkü burayı, oysa kot ve tişört yeriymiş burası. Kendime söz verdim bir daha beyaz yaka işi hiçbir şey giymeyecektim.

Orta salona girdik, geçerken haber odasına baktım, biri çok sarışın diğeri çok esmer iki kız bilgisayar başında harıl harıl çalışıyorlardı.

Orta salondaki birbirine bakan ikişer masadan toplam dört masa vardı ve her yer inanılmaz dağınıktı. Duvarda nedense yemek lekeleri. Benim baktığımı gören Serkan, patron kızdığı zaman bir şeyleri fırlatmayı sever, geçen sefer yemek tabağına denk geldik, dedi. Salonda bir kahkaha koptu. Bir tek ben gülemiyordum. Sana baktım. Daracık kotun, yakası bir hayli açık v yaka kazağın ve kızarmış dudaklarınla geldin yanımda durdun.

Millet tanıştırayım, Canan bizim yeni koordinatörümüz. Gelir gelmez çalışmaya başladı haberiniz olsun. Kız saatlerdir odasında. Masasındaki deliliğin içinden çıkmaya çalışıyor, dedin.

Utanmıştım.

Uzun boylu çok yakışıklı, Yunan heykellerine benzeyen çocuk gelip sana sarıldı. Bu senin öptüğün çocuktu anlamıştım. Kısa bir an baktı bana ve elini uzattı, tokalaştık.

Ben Efkan, dedi.

O kadar yakışıklıydı ki ne diyeceğimi bilemedim, sana baktım.

Arman ben dedi diğer oğlan. Bebekken çok güzel olan, çok şımartılan ve lisede popüler olan oğlanlardandı. Tipik bir cadde çocuğu. Dalgacı ve komik. Yakışıklı ama gıcık.

Haberci kızlar geldi o sıra. Sarışın olan, ben Ayşe dedi. Esmer olan Nergis.

Ayşe sarılıp öptü yanaklarımdan.

Bu azgınlara ciddi biri lazımdı, iyi ettin geldin, dedi.

İyi aile kızları birbirlerini tanırlar ne de olsa, ciddiyet mühimdir ve bir işarettir aramızda.

Nergis olan mesafeli duruyordu.

Serkan, Nergis Hanım torpilin gidince bozulmuş gördüm seni, dedi belirgin bir neşeyle. Kız pis pis baktı.

Telefon et anlat hemen olan biteni, biz yeni geleni çok sevdik onu da söylemeyi unutma, dedi.

Kız kıpkırmızı olmuştu, arkasını dönüp gitti. Uzun siyah saçları ve geniş kalçaları vardı.

Serkan arkasından bağırdı, kilo ver kilo, popon hiçbir yere sığmıyor, dedi.

Bir tek Efkan gülmedi bir de ben.

Sen elimden tutup çektin beni ordan. Stüdyoyu gör asıl, dedin. Bunlar hep tapon yapacak bir şey yok, dedin.

Odanın sonunda kocaman bir kapı vardı. Ağır. İttirerek açtın. Birbirine bağlı iki oda, aralarında cam bir bölme var. Dj’in oturduğu yer şahane bir İstanbul manzarasına bakıyor. Benden başka hiç kimse etkilenmiş görünmüyordu, ne yani herkesin evi bu manzarayı mı bakıyordu da bizim ev daracık bir sokakta Mualla teyzenin evine bakıyordu. Bir manzaraya bir onlara bakıyordum. İlk defa duyduğum bir şarkı çalıyordu yayında. Cd’ye baktım, Take a walk on the wild side, bayılmıştım şarkıya.

Haberci kız Ayşen gelip kovaladı hepimizi kabinden. Müziği kapatıp haberleri okumaya başladı.

Sen masana değil Efkan’ın kucağına oturdun. Ben utanıp cam kaplı odama gittim. İlk günümdü ve Sevgilim aramamıştı. Kalbim kırıktı. O günün sonunda akşam geç saatte çıkarken elimden tuttun, biz biraz takılacağız sen de gel, dedin. Ayağındaki yanları işlemeli çizmelere baktım, yumurta topuk denir miydi bunlara da, sonra cüzdanımdaki parayı düşündüm, o çizme kaç aylık maaşım ederdi acaba? Gülümsemeye çalıştım, eve gitmem lazım, dedim ayağımdaki babetlere bakarak.

Sonra bir daha hiçbir mazeretimi tınlamadı Semin, sürükleyip götürdü beni canı istediğinde canı istediği yere. Efkan hep yanında. İki olağanüstü havalı insan. Devlerin aşkı bir çeşit.

Radyo içine aldı beni sonra, bir parçası oldum. Yapboz gibi. Her çeşit insan. Gelen giden. Hep bir hareket. Gencecik herkes.

Bir kez evine gittim Semin’in, Nişantaşı’nda İtalyanlardan kalma bir bina. Bir kat değil. Bir bina. Ayrı bir dünya, bir başka evren. Üsküdar’dan çok çok uzak. Bizim evin yapıtaşları bile benzemiyordu eve. Bir uçurum. Ben kapıda kararsız beklerken Semin çekip almıştı evin içine. Ayakkabılarımı çıkartmayınca rahatlamıştım. Çoraplarla iyice ürkekleşecektim biliyordum. Baban geldi sonra yanımıza bana hiç bakmadan, yokmuşum gibi durdu odanın kapısında. Sana da bakmadığını görünce şaşırmıştım. Sana bakmıyordu. Bütün ilgisi elindeki dosyalarda. Odanın kapısını yavaşça kapatırken bana bakıp gülümsedin. Seni evde bekleyen ne ki koşa koşa gidiyorsun, dedin. Belki bir gün size gelirim, dedin. Gel istedim, çok istedim.

*

İki yılımız geçti orda, sen sonra Efkan’dan ayrılınca Amerika’ya gittin. Evlendin bir süre sonra, çocukların oldu. Boşandın.

Arada haberleştik önceleri, kovboy çizmelerini sordum bir defasında, Nişantaşı’ndaki evde bıraktımdı onları, dedin gülerek. Amerika da enteresan değil çünkü, dedin. Nişantaşı da geçmişte kaldı, bir tek size gelemedim o hep aklımda, dedin.

Ben hep bir çift kovboy çizmesi almak istedim sonraki yıllarda. Alamadım. Denedim birkaç defa, yakışmadı.

Radyo kapandı, Sedat Bey yurt dışına yerleşti. Bahriba emekli oldu nihayet. Çalışanlar bir yerlere dağıldı.

Efkan’la karşılaştık yıllar sonra, film festivali zamanıydı. Senin ölüm haberini verdi usulca. Karşılıklı sessiz durduk bir süre. Filmin başlama sesi geldi ve biz ayrılıp kendi koltuklarımıza yürüdük. Alakasız bir filmde karanlıkta otururken bir güzel ağladım.

Önceki İçerikÇEVİRİ | Amerika, Afganistan’da neden başarısız oldu?
Sonraki İçerikMetropoll’ün ağustos anketinde Erdoğan’ın görev onayı 10 puan düştü: Yüzde 38