İsmet Özel’in Şiir Okuma Kılavuzu pek çok başka konuda da kılavuzluk edebilir

Bugün sadece İsmet Özel’in 1980’de basılan ve belki de -özellikle muhafazakar kesimde!- en çok okunan kitaplarından olan Şiir Okuma Kılavuzu’ndaki (Tiyo yay.) bazı cümlelerini tartışmaya açmak ya da ne demek istediğini anlamaya çalışmak istiyorum. İsmet Özel’in oldukça erken bir dönemde burada anlatmak istediklerimin tam olarak farkında olduğunu ve sonradan edindiği yerini ya da tuttuğu yolu buna göre oluşturduğunu düşünüyorum.

Önce şunu belirtmem gerekir ki ben bir İsmet Özel hayranı değilim. Şiirleriyle fikirlerini ayrı ayrı
değerlendirmek gerekir diyenler arasında da yer almıyorum. Şiirlerinden sevdiklerim de var fazla zorlama
bulduklarım da…Onu genel olarak fazla radikal buluyorum ama tam da bu nedenle önemli olduğunu
düşünüyorum. Bütün bunlar saygı duymamı engellemiyor. Tam aksine, uzaktan uzağa saygıyla izliyorum.


İsmet Özel gibi isimler ne dediklerinden bağımsız bir güce ve yere sahiptirler çünkü bizatihi varlıklarıyla
ve duruşlarıyla düşünülemez olanın -radikal biçimde!- başka türlü düşünülebileceğini, her şeyin başka
biçimlerde olabileceğini hatırlatırlar. Bu yüzden, belki de radikal ve kışkırtıcı olmak zorundadırlar. Yılların
paslanmış sorunlarını ters yüz edebilmek için radikal olmaktan başka çare yoktur. Bu başka türlü düşünme
olasılığının yanlış olup olmaması da önemli değildir burada. Esas olan alışılmış kalıpların dışına
çıkılabileceğini gerçek anlamda hissettirmesidir ki o da bunu yaptığı için -hele ki muhafazakar camiada
yapabildiği için! – oldukça değerlidir.


İsmet Özel hayranı, Vali yardımcılığından emekli bir büyüğüm var. Her buluşmamızda beni yeniden
kendime dönmeye çağırır! Fazla Batılı düşündüğümü söyler, iğneleyerek ve eğlenerek. Kendisinin de bir
zamanlar benim gibi olduğunu ve beni anladığını ama bunun bir çıkmaz sokaktan başka bir yere
götüremeyeceğini söyledikten sonra konu muhakkak bir yerinden İsmet Özel’e bağlanır. Ben de her
defasında mülki idare arasında ender rastlanabilecek bir entelektüel birikime ve derinliğe sahip olduğunu
ve tam da bu nedenle ancak Vali yardımcılığına kadar yükselebildiğini!- düşündüğüm (bu böyledir,
derinleştikçe yüzey sizin için daha kaygan hale gelir) bu kişinin dediklerini gerçek anlamda önemsediğim
için ciddiyetle dinler, ayrıldıktan sonra söyledikleri üzerinde düşünmeye devam ederim. Genellikle de
Batıyla olan ilişkimizin ne denli sorunlu olduğunu anlarım her defasında. Ama onun kastettiği biçimde
değil! Başka biçimlerde ne denli kompleksli, karmaşık, öfkeyle ve çaresizliklerle dolu olduğunu…
Vali yardımcısı büyüğüm gibi pek çok kişiye göre İsmet Özel’i sevmeyenler, dinden uzak, seküler beyaz
Türklerdir genellikle ve bu insanlar -eğip bükmeden demek gerekirse- Batı karşısında kompleksli
“devşirmeler”dir. Kendi değerlerimizi ve tarihsel birikimimizi, hafızamızı asla temsil etmemektedirler;
geçmişle bağımızı yitirmemizde en ufak bir sorun görmemekte, dil devriminden ancak mutluluk
duyabilmektedirler. Müslümanlıkla başları dertte olan kimselerdir. Oysa ona göre bu insanlar, ne
kaybettiğimizi bilseler belki nerede arayacaklarını da bilebilirler! Diğer bir deyişle, neyi nerede arayacağını
bilmek için neyi nerede kaybettiğini bilmek gerekir ve bu ülkenin sorunu tam da bunu bilememektir. İsmet
Özel gibi adamların savaşı tam olarak doğru yere bakma mücadelesidir. Bir kere daha, bu mücadelenin
doğru ya da yanlışlığından bağımsız olarak kendisi, sembolik değeri çok kıymetlidir. Fakat burada bir soru
açığa çıkar? En azından benim sorma ihtiyacı duyduğum bir soru: eğer içimizdeki Batılı devşirmelerse
sorun, bu insanlar kendini bilemeyen kaybolmuş nesillerse, gerçek anlamda iktidarı orada aramamak
gerekmez mi? Ama gerçek öyle değildir ve muhafazakâr kesimin en önemli meselesi tam da budur. Yani,
kendini bir türlü iktidar sahibi olarak hissedememek ve neyi muhafaza etmesi gerektiğinin içini öteki
olmadan dolduramamak.


Böyle düşünmemde etkili olan bir başka şey de çok sevdiğim bir tarihçi hocanın hafta sonu buluşmalarında
bir grup Muhafazakâr-Türkçü hocayla habire “solcu” muarızlarını çekiştirmeleri ve fikirlerinden çok
yaşamlarıyla ilgili dedikodulardan medet umar halde onları kötülemeleriydi. Buna çok şaşırmıştım ve neden
böyle olabileceğini düşündüğümde bu insanların kendilerinde gerçek anlamda içsel ve mesleki bir iktidar
hissetmemeleri olduğu sonucuna vardım. Eğer iktidarı kendi içinizde hissetmezseniz nerede görüyorsanız
oraya yönelirsiniz ve bu yönelim, kaçınılmaz bir toplumsal yasadır. Hangi kesim kendinden çok ötekini
konuşuyor, kim ne olduğundan çok neye karşı olduğuyla kendini tanımlıyor, kim kendinden olmayanı
küçülterek kendini büyütmeye çalışıyorsa, iktidarını hissedemediği içindir. İsmet Özel’in Türk olmayı,
“kafir olmayan” ya da “onunla çatışan” olarak tanımlama çabası da tam olarak böyledir. “Öteki” sorunu
bir iktidar ve iktidarsızlık sorunudur. Burada da öyle olmuştu ve bu insanların esas açmazı, onca çabaya
rağmen kendilerini yetersiz ve değersiz hissediyor oluşlarıydı. Peki ama neden? İçlerinde çok kıymetli
çalışmaları olanlar da vardı ve buna rağmen bir türlü olamayan şey neydi?


Bu soruya ve soruna dair kendi cevaplarım var elbette fakat başkaca uzun bir yazının konusu. Bugün sadece
İsmet Özel’in 1980’de basılan ve belki de -özellikle muhafazakar kesimde!- en çok okunan kitaplarından
olan Şiir Okuma Kılavuzu’ndaki (Tiyo yay.) bazı cümlelerini tartışmaya açmak ya da ne demek istediğini
anlamaya çalışmak istiyorum. İsmet Özel’in oldukça erken bir dönemde burada anlatmak istediklerimin
tam olarak farkında olduğunu ve sonradan edindiği yerini ya da tuttuğu yolu buna göre oluşturduğunu
düşünüyorum.


Kılavuz’un ikinci bölümünde şöyle diyor Özel: “Şiirle içli-dışlı olmaya heves ettiğim zamanlar, bu ülkede
genel olarak sanata, ama özellikle de şiire saygı duyan insanların bulunduğunu, bu insanların bir ‘çevre’
oluşturduğunu görmüştüm. Şiiri mihver kılan bu edebiyat çevresi, toplum yapısı göz önüne alınırsa, hiç de
egemen sınıfların bir birimi değildi. Şiir saygısını içinde barındıran bu çevrenin gelir düzeyi bakımından,
devlet mekanizmasında tuttukları yer bakımından, toplumun geçerli saydığı üstünlükler bakımından hiçbir
ortak paydası yoktu.” (s.18).


İsmet Özel burada daha sınıfsal göndermeler yapıyor belli ki ve şiirle meşgul olan edebiyat çevrelerinin
hâkim sınıflardan olmadığını ifade ediyor. Ben buna, daha muhafazakâr ve dindar çevreleri de eklemek
istiyorum. Ama belki tam da şiir ve edebiyatla meşguliyet bir tür iktidar-dışılıktır ve benim açımdan Özel’in
mücadelesi tam da şiiri ve edebiyatı, düşünceyi iktidar merkezi haline getirme kavgasıdır. Dolayısıyla bu
bir iktidar kavgasıdır ve her iktidar kavgası gibi siyasidir. İsmet Özel, baştan sona siyasi bir figürdür. Başka
bir ifadeyle sanatta, edebiyatta, ekonomik alanda ve toplumsal konulardaki iktidar-dışılık kendini siyasi
mücadele olarak dışa vurur ve siyaset, var olanların değil de var olmayanların mücadelesine dönüştüğünde
kazananı olmayan çatışmalar kaçınılmazdır ve burada da böyle olmuştur.


Batılı ve devşirme diye kolayca etiketlenen insanların mücadelesi zannedilenin aksine bir kendinden kaçma
çabası değil iktidar sahibiyle eşitlik kavgasıdır. Tıpkı Fransız antropolog Levi-Strauss’un Japonya üzerine
yazdığı Ayın Öteki Yüzü (Everest Yay.) kitabında Japonlar için, Batılı olma çabalarının bir özentiden ve
Batılılar gibi yaşamak istemelerinden değil güçlü eşitlik taleplerinden kaynaklandığını söylemesinde
olduğu gibi yani. Eşitlik mücadelesi sonuç vermediğinde özentiye dönüşür. Devşirme denilen insanlar
eşitlik mücadelesini kaybettiği için özentiden ileri gidemeyenlerdir. Buradan hareketle şunu rahatlıkla
söyleyebiliriz ki bu ülkede insanların en büyük talebi hala eşitliktir, her türden iktidar sahipleriyle
eşitlenmedir. Bununla devşirilmeyi karıştırmamak gerekir. Devşirmek, başkası tarafından yapılır ve kişinin
kendi gerçek kimliğinin unutturulması ve yerine başka bir değer bütününün yüklenmesiyle mümkündür.
Hiyerarşinin keskin biçimde açık olduğu eşitsizliklerde eşitlik mücadelesi kolaylıkla gönüllü bir devşirilme
talebi gibi görülebilir ama bu kaba değerlendirmeler hemen her zaman fazlaca yanıltıcıdır.


Şöyle der Özel: “Şiir hayatiyeti korumak için ortaya atılır. Yaşanılan bütün çirkinliklere, kötülüklere,
haksızlıklara rağmen insanda savunulmaya değer, canlılığı korunmaya değer bir şeyler olduğuna içten içe
ve kesinlikle inanıldığı zaman şiir serpilir ve çiçek açar.” (s.20). Buradan tekrar baştaki meseleye dönersek,
bugünkü muhafazakâr-dindar-Türkçü kesim kendi iktidarını gerçek anlamda hissedemediği için öfkelidir.
Savunulmaya ve canlılığı korunmaya değer şeylerin neler olduğu zannedilenin aksine tam olarak belli
değildir. Bu kesim için, siyasi ve ekonomik iktidarı önemli ölçüde elde etmiş olmalarına rağmen kültürel
ve düşünsel iktidarın bir türlü edinilemeyişinin yarattığı kafa karışıklığı ve öfke ötekine yöneltildiği için
tam da başka türlü düşünen herkes “devşirme” ya da “hain” gibi gözükebilmektedir. Muhafazakâr-dindar
kesimlerin düşünsel ve kültürel alanda yeterli bir içsel iktidarı hissedememelerinin nedeni belki de aynı
nedenlerle bu alanlara yönelmeleridir. Özel’in 1980’lerdeki tespiti bugün de başka biçimleriyle geçerlidir.
Daha açık söylemek gerekirse, düşünsel ve kültürel alandaki yaratıcı üretim gerçek anlamda iktidar
olmanın, onu içsel olarak hissetmenin bir sonucudur, nedeni ya da öncülü değil!

İsmet Özel önemlidir ve yapmaya çalıştığı şey değerlidir ancak bu onu her durumda haklı kılmaz çünkü
şunu da bilmek gerekir ki bazen neyi nerede kaybettiğini bilmek onu nerede arayacağını ve nerede
bulabileceğini söylemeyebilir. Garip ve şaşırtıcı olsa da bazen kaybedilen şey sabit bir eşya gibi orada bizi
beklemediğinden, samanlıkta kaybedileni avluda aramak gerekebilir ve avluda arayanlar hain ya da
devşirme demek olmayabilir.


İsmet Özel’in Şiir Okuma Kılavuzu, pek çok başka konuda da kılavuzluk edebilir!

Önceki İçerikÇocukluk hayalleri, oyuncaklar ve gölgeden gımıldağa ahırda sinema günleri
Sonraki İçerikEvrim tartışmalarında asıl soruyu kaçırıyoruz?