Tarih, zorbalıkla insanlığın sürekli mücadele halinde olduğu fakat iki tarafın birbirine bir türlü üstünlük kuramadığı bir çatışma alanıdır. Aksi halde oyun son bulur ve gerçek anlamda tarihin sonu olurdu. İnsanlık var oldukça da böyle sürüp gidecek belli ki. Netenyahu ve Trump zorbalığın son ve en pespaye temsilcileri. Tarihin kara yüzleri. O nedenle, Netenyahu’nun son yaptığı basın açıklamasında Cengiz Han’ın medeniyetler yıkan istilalarını Hazreti İsa’ya karşı yüceltmesi garip değil, hatta kendi açısından son derece haklı belki de. Ancak bilmediği şey şu ki hiçbir medeniyet zorbalar sayesinde kurulmamıştır ve tam da bu yüzden zorbalıkla verilen her savaş muhakkak kendi medeniyetine mal olmuştur.
Netenyahu, son yaptığı basın toplantısında Will Durant’ın The Lessons of History kitabına atıfla şöyle dedi: “100 sayfalık çok kısa bir tarih kitabında şöyle der: Tarih ne yazık ki ve acı verici bir biçimde şunu kanıtlar: İsa Mesih’in Cengiz Han karşısında hiçbir avantajı yoktur. Çünkü yeterince güçlüyseniz, yeterince acımasızsanız, yeterince kudretliyseniz kötülük iyiliğe üstün gelir. Saldırganlık itidale gelip gelir.”
Hezeyan dolu bu cümleleri duyduğumda aklıma, Nurettin Topçu’nun Yarınki Türkiye’deki (Dergah Yay.) şu sözleri geldi: “Bugünkü insanlık Ramses’in, Sardanapal’ın ve Cengiz’in değil Konfüçyüs’ün, Buda’nın, Hz. İsa’nın, Hz. Muhammed’in ve Gandhi’nin eseridir. İnsanlık Hallac’ın ve Pascal’ın eseridir.” (s.22).
Biliyoruz ki her dönemde Ramsesler ve Sardanapallar da oldu Gandhiler ve Konfüçyüsler de. Belli ki zamanımızın Ramses ile Sardanapal’ı Trumpla Netenyahu. Kendisini ölümsüz zanneden, aşırı güç ve şehvet düşkünü kibirli güç sahiplerinin bugünkü temsilcileri olarak kendilerini dünyanın efendileri olarak görme hezeyanı yaşatan bir kibre kapılmış durumdalar. Savaşı bir bilgisayar oyunu zannedecek kadar insana ve insanlığa yabancılaşmış bu kişiler gerçekte tarihin gördüğü belki de en korkak hükümdarlar. Tam da bu yüzden, kör bir saldırganlıkla korkularından kurtulmaya çalışıyorlar ama yine biliyoruz ki bu o kadar kolay değil.
Anlamlı olan tek savaş, kendini ve kendi bağımsızlığını savunmak için yapılandır. Geriye kalanlar masumların kanıyla beslenen ve nerede ve kime karşı olursa olsun topyekûn yaşamın kendisini yok eden birer katliamdır. Ne var ki bugün gelinen noktada neyin savunma neyin saldırı olduğu bütünüyle belirsizleştirilmiş ve anlamsızlaştırılmıştır. Bakmayın, heyecanlı güvenlik uzmanlarımızın (onlar her konuda heyecanlıdır zira, heyecansız bir güvenlik uzmanı bulmak zordur!) yeni teknolojilerle değişen yeni savaş doktrini çığlıklarına. Esas değişen doktrin -ya da konsept- savunmanın saldırı, saldırının savunma olması, Orwellyen bir biçimde gerçekliğin bütünüyle tersyüz edilmesidir (ABD’nin, Savunma Bakanlığını Savaş Bakanlığı yapmasını da buradan okumak gerekir!). Esasında her savaş, kendi teknolojisini ve kendi doktrinini yaratır; her yıkım, teknolojisi oranındadır. Her savaş, insan gücünün en yıkıcı hali olarak ileri teknolojiyle birleştiğinde kaçınılmaz şekilde sonun başlangıcıdır. Ve her savaş, sonsuzluğa yapılan bir saldırıdır, bitebilecek bir sınırı ya da varabilecek bir hedefi hiçbir zaman tam olarak yoktur. Haklı bir temeli olmayan her savaşsa, gerçekte ulusların kendileriyle savaşıdır.
Erich Fromm, bunca savaşlara, acılara ve masum olan ne varsa hunharca yok olup gitmesine rağmen nasıl olup da ayakta kalabildiğimizi sorguladığı oldukça ilginç kitabı “Yaşamı Hala seviyor muyuz?”’da (Say yay.) yaşamı sevmenin canlı olan her şeyi sevmekle ilgili olduğunu söyler. Önemli olan, nesneler, sahip olunan şeyler ya da kullanılan teknolojiler değil yaşayan, nefes alıp verebilen her türden canlı varlıklardır. Yaşamı gerçekten sevebilen insan bir tür biyolofil olarak, her türden ölümün karşısındadır, her şeyi canlı görmeye başlamıştır. Taşın toprağın ve yeryüzünün bütünüyle canlanışını hisseder kendi içinde. Bu yaşandığında, hiçbir şeye kıyamaz, her şeyin üzerine titrer, ölümü gerçek anlamda yendiğini hisseder ve koruma ilkesi devreye girer. Yaşam, ölümsüz olan tek şeydir çünkü!
Bunun tam tersi de geçerlidir; yaşamı sevemeyen insan için her türden canlı varlığın cansız nesnelerden farkı yoktur. Her şey ve herkes cansızdır, ruhunu yitirmiş bir korkuluktan ibarettir. Hayat, yaşamayan bir yok oluştan başka bir şey değildir. İnsanın taştan farkı yoktur. Canlı olan her şey, nesneleşmiştir. O nedenle, burada yok olma korkusu her şeyin belirleyicisidir. Korku o kadar derindir ki kişi bundan kurtulmak için duygusuz bir biçimde yaşamamayı tercih etmiştir. Her şeyi kontrol altında tutabilmek için yaşamın kendisinden büyük oranda vazgeçmiştir. Öngörülemez olanla baş etmek için canlılığı yok etmek gerekmiştir. Aşırı teknoloji ilgisi -savaş teknolojisi de dahil olmak üzere-, duygusuzluğun en önemli belirtilerinden biri olarak bir tür ölüm seviciliktir.
Canlılığın yok oluşunun en güçlü belirtisi, duygusuzlaşmadır. Acı çekmekten ve her türlü duygudan uzak durmak demektir. Duygusuzlukla serinkanlılık ve dirayetli olma çok sık olarak karıştırılır. Duygusuzluk temelde yaşama ve canlılığa olan sevginin kaybedilmesiyle ilişkilidir. Fakat bu yaşamak istememe değil, tam tersine yaşamayı çok isterken onu sevememenin yarattığı patalojik bir çatışmanın yarattığı içsel boşluk halidir. Bu boşluk hemen her zaman güce tapınmayla sonuçlanır. “…amaçlarımıza ulaşmak için ölüm ve yıkıma yol açmada bir sınır tanımadığımız gerçeği bizi hiç rahatsız etmiyor. O kadar duygusuzlaştık ki gazetelerde, öldürülen veya sakat bırakılan erkek, kadın ve çocuklara dair haberleri okurken keyifle kahvaltı yapabiliyoruz.” (s.24). Her türden teknoloji, bugünkü insanın duygusuzlaşmasında büyük bir pay sahibidir. Bir zamanlar I.Dünya Savaşı’nın cephe gerisinde olan biteni gazetelerden takip eden insanların uzaktan yaşadığı acıya büyük ölçüde muhtacız bugün!
Fromm, yaşamı sevemeyen, duygusuzlaşmış kişilerde düzen altına alma ve kontrol etme güdüsünün ve bunu ileri teknolojilerle yapma isteğinin çok baskın olduğunu söyler. Kontrol altında olamayan her şey birer tehdit gibi algılanır. İnsan burada sürekli bir içsel savaş halindedir. Bilinemeyen, öngörülemeyen, tanınamayan ya da uzak olan her şey birer tehdit kaynağına, şeytani bir yok edici güce ve düşmana dönüşebilir. O nedenle, kontrol etmek aslında öngörülemezliği ve korkuyu güç kullanarak yok etmektir. Düzenin ve kontrolün yoğun yaşandığı her yerde çok geçmeden güç ilkesi devreye girer.
Güç, yaratıcı bir kuvvet kaynağı olarak hayatın var olabilmesi ve canlılığın oluşabilmesi için gereklidir ancak bir saldırıya dönüştüğünde yok ederek var etmeye çalışmak gibi bir çelişkiyle sonuçlanması kaçınılmazdır. Sorunların en kolay ve en hızlı çözümünü sağlayıcı gözükür fakat bunu ancak sorunu -ama aynı zamanda yaratıcılığı- yaratan alttaki canlı çatışmayı yok ederek yapabilir. “Güç kullanımı elbette rakibimden daha fazla güce sahip olduğumda mantıklıdır. Dolayısıyla güç kullanımının mantıklı sonucu, gücümü artırma ve bir başkasının benim seviyeme ulaşmasını olabildiğince engelleme eğilimidir. Ancak tarih, güç kullanarak kalıcı üstünlük kurma çabalarının her zaman başarısızlığa uğradığını bireysel yaşamlarımıza oranla daha iyi göstermektedir.” (s.25).
Güç, ancak daha güçlü olunduğunda anlam ifade ettiği için uluslararası ilişkilerde bitmeyen bir silahlanma yarışı olarak karşımıza çıkar. Daha güçlü olmadıkça güçlü olamama devasız bir hastalıktır aslında çünkü hiçbir ulus -İsrail’in sandığının aksine!- bütün uluslardan daha güçlü olamayacaktır. Bu noktada nükleer silah aslında hiçbir zaman erişilemeyecek olan “daha güçlü” olmak, kalıcı bir varoluş için bir tür “kurtarıcı” semboldür.
Önemli olan gücü artırmak değil korkuları azaltmak, acıyı ve bütün duyguları yaşayan bir insanlık kurmaktır ve İsrail toplumu, pek çok antropolojik çalışmanın gösterdiği gibi tam bir “korku toplumu”dur, bütünüyle duygusuzlaşmış, korkularından uzaklaşmak için hissetmemeyi seçmiştir. Buna bağlı olarak aşırı bir düzen, aşırı bir kontrol ve aşırı bir güvenlik, her şeyi izleyen mutlak bir panoptikon göz altında yaşama hali söz konusudur.
Sürekli bir yok edilme korkusu bu insanları iflah olmaz birer hastaya, her an görünmeyen içsel düşmanlarla savaşta gibi hissederek yaşayan marazi askerlere dönüştürmüştür. İsrail, kimsenin kendi bireysel varoluşunu bütünün trajik kaderinden ayrı düşünemediği bir totaliter toplumudur. Her totaliter toplum gibi derin korkuları bastırmaktadır ve var oluşunu, yeryüzündeki bütün diğer halkların yok oluşuna bağlamaktadır. Bu durum, bir gün gelip Hamas, Hizbullah ya da İran tehdit olmaktan büsbütün çıksalar bile yerine muhakkak geriye kalan diğer ulusların konulacağı bir sapkınlık halidir. Ve her yeni savaş, korkuları arttırıcı, ölümden uzaklaştırmak için öldürmeye mecbur bırakan bir kısır döngüdür.
Gandhi’nin şu sözü tam da Hazreti İsa’ya karşı Cengiz Han’ı yücelten korkak zorbalar içindir: “Ölmek için milyonlarca nedenim var fakat öldürmek için hiç.”
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.