Selahattin Demirtaş, uzun bir aradan sonra “Az kaldı” diyerek bitirdiği bir mesajla kamuoyuna bazı konulardaki görüşlerini bildirdi. Geçen haftadan beri bu mesaj önemli bir gündem maddesi oldu; Demirtaş’ın gayesinin ne olduğu ve yazdıklarından ne mana çıkarılması gerektiği hakkında farklı kesimlerden farklı değerlendirmeler geldi.
Zannımca Demirtaş’ın söylediklerini dört noktada toplamak mümkün:
Demirtaş’ın mesajı çok yönlü; herhalde geniş bir ara vermiş olmasından ötürü, ilk sözünü kurarken birçok hususa değinmek ihtiyacı hissetmiş. Dünyanın değişen dengelerine, bölgesel dinamiklere, çözüm sürecine ve Türkiye’de yeni bir siyasetine dair kanaatlerini sıralamış, uzun vadeli bir çatışma ve mücadele dönemine girildiğini vurgulamış.
Bütün bu makro ve mikro tahlillerin işaret ettiği tek bir şey var; o da Demirtaş’ın suskunluk orucunu bozduğudur. Demirtaş, konuşmaya ve siyasete geri döndü. Artık politik meselelerde Demirtaş’ı daha müdahil bir pozisyonda göreceğiz. Toplumsal mevzularda Demirtaş kendi rengini daha görünür kılacak, kendi sesini daha fazla duyuracak ve varlığını daha güçlü ortaya koyacak. Nitekim Deniz Göktaş üzerinden kopartılan fırtınaya kısa sürede tepki göstermesi, bu siyasete dönüşün erken bir yansıması olarak değerlendirilebilir.
Demirtaş, çözüm sürecinin ehemmiyetini teslim etti ve sürece olan desteğini yeniledi. Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan’ın inisiyatifleriyle sürecin ciddi bir merhale kat ettiğini belirtti. Ancak sürecin daha ileriye taşınması ve birtakım tıkanıkların giderilmesinde Erdoğan’ın alacağı kararların belirleyiciliğinin altını çizdi.
Süreç bağlamında Demirtaş iki yönlü bir uyarıda bulundu: Demirtaş’a göre, bir taraftan ülke için hayati bir kıymeti haiz olduğundan bu süreç iç politik gerilimlere ve hesaplara kurban edilmemelidir. Diğer taraftan ise bu süreç, taktik hamlelerin ötesinde stratejik bir bakışla düzenlenmelidir. Süreç, salt Türkiye’deki Kürt meselesinin silahsızlandırılmasında bir eşik olarak görülmemeli, Irak ve Suriye Kürtleri ile kapsamlı bir işbirliğini de hedeflemelidir.
CHP içi tartışmalarda Demirtaş, açık bir biçimde, Özel’den yana tavır koydu. Butlanı gayri hukuki olarak nitelendirdi, reddetti ve CHP’nin meşru lideri olarak Özel’i gördü. Liderlerden bahsederken Özel’i saydı ama Kılıçdaroğlu’nun adını geçirmedi. Özel’in Diyarbekir ziyaretinde ona avukatları aracılığıyla selam gönderdi. Özel’in de bu selama gerek Diyarbakır’da ve gerek Meclis’te içtenlikle karşılık verdi.
Aslında, Demirtaş temsiline soyunduğu siyasi değerler açısından başka türlü de davranamazdı. Kayyımdan çok çekmiş bir siyasi hareketin önde gelen bir üyesi olduğunda mahkeme tarafından bir kayyım gibi CHP’nin başına atanan Kılıçdaroğlu ile bir yakınlık kurması ve ona alan açması düşünülemezdi.
Üstüne üstlük Kılıçdaroğlu –salt Demirtaş için değil Kürt seçmenler nezdinde de- telafisi zor bir yanlış yaptı. Demirtaş’ın bugün cezaevinde olmasının önünü açan dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda hala aynı fikirde olduğunu açıkladı ve “pişman değilim” dedi. Bütün bu gelişmeler, Kılıçdaroğlu’nun zaten olmayan şansını daha da azaltırken, Demirtaş ile Özel arasındaki hattı da tahkim etti.
Geniş tabanlı bir siyaset
Demirtaş bu mesajıyla yeni bir siyaset tarzına yelken açtığını ilan etti ki, mesajın en önemli vurgusu da buydu. On yıldır cezaevinde Demirtaş; bu uzun hapislik döneminde şüphesiz hem geçmiş siyasetinin bir muhasebesini çıkarmış ve hem de gelecekte nasıl bir siyasi rotada ilerleyeceğinin hesabını yapmıştır. Mesajından anladığım kadarıyla Demirtaş, cezaevinden çıktıktan sonra geniş tabanlı bir siyasetin haberini veriyor.
Yeni döneminde Demirtaş, muhtemelen, kendini tek bir kampa, tek bir bloka ve tek bir meseleye hapsetmeyen ve Türkiye’nin tamamına seslenen bir siyaset zemini üzerinden yol almaya çalışacak. İktidar ve muhalefete, mücadelenin kora kor olduğu ama bu mücadelenin adil bir oyun temelinde yapıldığı yeni bir siyaset çağrısında bulunurken herkesle konuşabileceğini ve herkesle işbirliği yapabileceğinin sinyallerini veriyor.
Hülasa Demirtaş’ın mesajında, geçmişe nazaran siyaset alanını daha da büyüten ve çıtasını daha da yükseğe koyan esnek bir siyasetin ipuçları görülebilir.
Peki, Demirtaş’ın böyle bir tasavvur geliştirmesini, topluma böyle bir teklifte bulunabilmesini olanaklı kılan nedir?
Cevap belli: Çünkü Demirtaş’ın toplumda bir karşılığı var.
Demirtaş hem Kürt hem de Türk kamuoylarıyla doğrudan ve eşit düzlemde bir ilişki kurabiliyor. Söylediklerine her iki kamuoyu da kulak kesiliyor. Onun yokluğu, özelikle DEM Parti’de bir boşluk yaratıyor ve aradan geçen zamana rağmen doldurulamayan bu boşluk bilhassa Kürt seçmenlerdeki Demirtaş beklentisini ve sempatisini artırıyor. Demirtaş onlar için hep bir siyasal merkezi anlatıyor.
Evet, Demirtaş on yıldır içerde ve halkla irtibatı asgari düzeyde. Ancak bu menfi şartlara rağmen, Demirtaş siyasi karizmasını kaybetmedi. Halkın ona gösterdiği teveccühte herhangi bir eksilme yaşanmadı. Aksine halk ona reva görülenleri haksız ve hukuksuz buldu, mağduriyetine üzüldü. Cezaevi döneminde Demirtaş hem demlendi hem de siyasal meşruiyetini perçinledi.
Demirtaş bugün “az kaldı” derken, her şeyden önce, bu siyasal meşruiyetine dayanıyor.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.