Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Kendi yolunda: Sıfır saç, sıfır teslimiyet

Kendi yolunda: Sıfır saç, sıfır teslimiyet

Sinead O’Connor üç yıl önce bugün öldü.“Kendi yolunda” bazen postal benzeri botlarla, bazen yalınayak yürüdü.Ona bir şarkıyla veda edebilseydim “My Way”i seçerdim. Ama Sinatra tarzında değil Connor’ın Roger Waters’a kontra önerisindeki gibi rap formunda.“Sinatra’ya kasdın ne?”derseniz O’Connor’a mafyatik tepkileri nedeniyle… Ayrıca kızı Nancy Sinatra’nın başkaldırı marşına dönüşen “These Boots Ara Made for Walkin”e de mânâlı bir gönderme.
2

Bazı sanatçıları stili, duruşuyla, hatta yüzü, kuşandığı güzelliğiyle seviyor insan. Yaptığı resmi odana asmasan da, kitabını başucuna koymasan da, şarkıları dinleme listende olmasa da portresi gençlik duvarında mesela.  

Sinead O’Connor benim için öyle bir yerde sanıyorum. Ona olan muhtemel aşkımı örgütlemek için şarkılarını da dinledim tabii. Olmuyor; “Benim Şarkılarım” arasında değil. “Olsun…” diyorsun, “Ben onu çok seviyorum”.

İlk tanışmamız 40 yıl önce hiç rastlanmayan “sıfır saçı”yla… “Bir kafa bu kadar mı güzel olur”u, gonca dudakları, hokka burnu, yavru ceylan gözleri de öne çıkarıyor. Saçlarını böyle bir farkındalıkla, cakayla moda ikonuna dönüşmek için kestirmemesi de ayrı gönül puanı.

Bazen botla, bazen yalınayak

Saçını kazıtmak, sıfıra vurdurmak 20 yaşındaki direnişinin, isyanının kalıcı simgesi. Londra’da ilk albümü üzerinde çalışırken de saçları kısa ama normal “kadın modeli”. Plak şirketinin adamları piyasaya yeni bir “pop prensesi” çıkarmanın hevesinde tabii. Talepleri de aynen öyle: “Saçını iyice uzat, mini mini etekler giy, pop prensesi gibi davran…”

Tepkisi o ilk albümünün adıyla da müsemma: “The Lion and the Cobra”. İncil’deki bir ayetten esinlenmiş: “Aslanın ve kobranın üzerine basacaksın; genç aslanı ve yılanı ayaklarınla çiğneyeceksin.” Meali, doğrudan, apaçık güce, gücün kralına ve sincice, gizlice yanaşan sürüngenlere, onlardan gelecek açık ve gizli tehlikelere meydan okuyacaksın. 

Tavrı dış görünüşüyle de radikal. Sıfır saç, sıfır makyaj, hatlarını göstermeyen bol giysiler, üzerinden dökülen deri ceketler, yırtık kotlar, dümdüz, gündelik tişörtler. Bazen postal benzeri, iri, Dr. Martins botlarla, bazen yalınayak… Ve dimdik bakışlar: “Ben sizin kaleminiz değilim!” Tavrı daim; 1991’de verilen Grammy Ödülü’nü de reddediyor.

Onun sesinden “Mother”

O’Connor üç yıl önce bugün, 26 Temmuz 2023’de, 56 yaşında hayata veda etti. Tam onu yâd edecek “bir şarkım bile yok” diyecekken, Roger Waters’la düeti geliyor aklıma: “Mother”! Efsanevi, büyüleyici bir cover, tarihi bir müzik şöleni esasında.

Berlin, 21 Temmuz 1990… Berlin Duvarı’nın yıkılışını “kutsamak” için oradalar. Neredeyse yarım milyon seyircinin önünde düzenlenen, Avrupa’da iç göçe neden olan “The Wall-Live in Berlin” etkinliğinin unutulmaz bir kesiti. 1966 doğumlu O’Connor henüz 24 yaşında; aynı yıl çıkan “Nothing Compares 2 U” ile zirvedeki asi kız.

“The Wall”a rap önerisi

Onun iki katı yaşına rağmen hâlâ genç “Rog” Waters pek anlaşamıyor onunla. “Kız geçimsiz”, yeryüzü ilahlarına tapınmayı küçükken bırakmış… Waters yıllar sonra konser öncesi yaşadıkları gerginliği esprili bir dille anlatıyor:

“Beni, bizleri ‘ yaşlı bunaklar’ oluyor görüyordu. Konserin yeterince ‘sokak işi’ olmadığını düşünüyordu. O nedenle ‘şu parlak fikri’ buldu: Ice-T veya o tarz insanlardan birini işe alıp şarkılarımdan birini rap versiyonuna dönüştürmemi söyledi! Şaka yapmıyorum! Ve o da şaka yapmıyordu!”

Alkışa karşı mahçup tebessüm

O konserini YouTube’dan bir kez daha seyrediyorum onu yazarken… Üstünde “oversize”ın dar geleceği aşırı bol bir bluz-pantolon, yüzünde kalabalığın tezahüratına karşı gamzeli, mahçup bir tebessüm. Bir kulağım o kült “Mother”ın O’Connor’ın sesinden yüz binlerce insana dökülüşünde… Öteki o konserden tam 30 yıl sonra “sahibinin sesinden” versiyonunda. İkisi de harika.

Waters Mayıs 2020’de, pandemi döneminde onu stüdyoda, akustik gitarıyla seslendiriyor. Sözü, bestesi ona ait, güftesinde aşırı korumacı annesinin çocukluğundan gelen izleri var: “Sus şimdi bebeğim, ağlama. /Anne seni kanatlarının altında, rahat ve sıcacık tutacak. /Ve tabii ki duvarın yapımına yardım edecek.”

“Ana anıları” ağır, derin

O’Connor’ın “ana anıları” daha ağır, derin yaralar bırakıyor… Saçlarını kazıttığında ortaya çıkan yara izleri de belki oralardan. 2021’de yayınlanan “Rememberings (Anılar)” kitabında ve katıldığı programlarda tüm açıklığıyla anlatıyor.

En erken anısı annesinin ona “hiçbir zaman doğmamış olması gerektiğini” söylemesi… “Kız çocuk istemiyordu, erkek çocuğu istiyordu. Beni zorla erkek gibi giydirdi ve saçlarımı tamamen kazıdı”.

O’Connor annesiyle babası boşandıktan sonra evlerini “işkence odası” olarak tanımlıyor: “Ağır fiziksel, cinsel (cinsiyetçi) ve duygusal şiddet…” Döverken darbeleri genellikle karnına ve üreme organlarına: “Benim bir kadın olarak büyümemi istemedi.”

Papa’nın fotoğrafını yırtmak

Evden kaçıp babasının yanına sığındığı 13 yaşına kadar o zulmün pençesinde. 1992’de Saturday Night Live programıyla müzik tarihine geçen tepkisi de esasında annesiyle ilgili. Canlı yayında Papa’nın fotoğrafını yırtıyor!

Evden kaçarken o fotoğrafı annesinin yatak odasının duvarından almış. Sürekli dile getirdiği “Kilise’deki çocuk istismarlarını kendi çocukluk travmalarıyla da bütünleştiren” bir tepki.

Annesi O’Connor 19 yaşındayken trafik kazasında ölüyor: “Annemi sevememekten nefret ediyorum. Ama onu çoktan affettim. Onun ölmesine seviniyorum çünkü o hayattayken ikimiz için de hayat bir cehennemdi.”

“Marlboro Light içen rahip”

Dublinli sanatçının da dört ayrı ilişkisinden dört çocuğu var. Yaşadığı travmalara 2022’de 17 yaşındaki oğlu Shane’in intiharı ekleniyor. Bir buçuk yıl sonraki ölümünün tıbbi nedeni KOAH ve astım olsa da, hayranları O’Connor’ı “kalp kırıklığı”nın öldürdüğü düşüncesinde.

Ömrü boyunca koyu sigara tiryakisi, hatta onu “Marlboro Ligth içen rahip” olarak ananlar da çok. Bunda 1999’da Katolik Kilisesi’nden kopan bağımsız bir mezhebin onu “rahip” olarak atamasının etkisi de olmalı. O unvanı alınca doğum adına (Sinead Marie Bernadette O’Connor) dönüyor: “Mother Bernadette Mary”.

Oğlunu vasiyetine uygun olarak Hindu gelenekleriyle, sadece anne ve babasının katıldığı bir cenaze töreniyle uğurlarken de sigara paketi elinde. Onu Shane’in tabutuna bırakıyor: “Cennette bulamazsa diye yanına koydum.”

Twitter’dan ezan, kırmızı abaya

O’Connor’ın hayatıma açılan yeni perdesi 2017’de yine adını değiştirmesiyle: Magda Davitt. “Magdalı Meryem”le, “Hz. Davud’un oğlu”nun isminin buluşması. İrlanda’da yaygın, geleneksel bir soyadı.

Bir yıl sonra, 2018’de de İslâmiyet’i seçtiğini açıklıyor. Adını da değiştiriyor üçüncü kez; “Şüheda Sadakat”. Adıyla sanıyla bitmeyen bir arayış… Ya da onun deyişiyle “akıllı bir ilahiyatçının yolculuğunun doğal sonucu”. Twitter’dan (X) paylaştığı bir videoda ezan da okuyor, telaffuz hataları için özür dileyerek…

2019’da sahnelere dönüşü de görkemli. Parlak kırmızı bir abaya (geleneksel bol, uzun elbise) ve kırmızı başörtüsü: “Benim yaşımda aslında hicap takma zorunluluğum yok. Bunu tamamen sevdiğim ve kendimi ait hissettiğim için giyiyorum. Belirli sert kuralları yok, canım ne zaman isterse o zaman takıyorum.”

“Neden kazıttıysa ondan örttü”

Farklı inançları yahut inancını farklı yaşaması hedefe yerleştirilmesi için fazlasıyla yeterli: Sıfatına bak süngüye davran… Mesele dinler, “kutsal” ideolojiler olunca tepkiler hem “içerden”, hem de “dışardan”. Örneklerini hep yaşadık, yükselen grafiğiyle bugün de yaşıyoruz. 

Huzuru İslâm’da bulduğunu vurgulayan O’Connor, aradığı içsel dinginliği buldu mu, bilemiyorum. Huzur arayan birisi için dinler, inançlar çare mi, o da benim için şüpheli. Huzur mu yoksa bazen insanı yeni baştan yaratan -yaratıcı- huzursuzluklar mı, onun da içinden çıkmam zor. İkisinin aynı bünyede olması da mümkün elbette.

Bu dilemmayı gereksiz kılan cümleyi Nihal Bengisu Karaca’nın Serbestiyet’te 29 Temmuz 2023’de yayınlanan harika yazısında buluyorum. Başlığı,  “Kafasını neden kazıttıysa başını da aynı nedenden örttü”. Bana hiçbir etiketinizi yapıştıramazsınız…

Sinead’e veda, Sinatra’ya rap

O’Connor’ı ölümünün üçüncü yılında, bugün yine ayrı bir sevgiyle anıyorum. Ona müzikle veda edebilseydim şarkım da hazır: “My Way”. Ama Frank Sinatra tarzında değil, O’Connor’ın Roger Waters’a kontra önerisindeki gibi rap formunda.

O şarkının sözü, bestesi üç Fransız müzisyene ait, aranjesi de Arjantinli bir orkestra şefinden… Ama Sinatra’nın marka, “imza” şarkısı oluyor bir yıl sona. YouTube’da Sinatra’yı mezarında ters döndürecek, iyice “deforme” rap, hip hop örnekleri de çok.

Sinatra’nın mafyatik küfürleri

Ölenin ardından konuşmamın, ona böyle bir “zulmü” reva görmemin bence haklı nedenlerinden birisi de O’Connor’la ilgili maço, mafyatik, küfürbaz tepkileri. Ne şarkıları, ne oyunculuğuyla hiç sevmedim de kendilerini…

İlk kabadayılığı 1990’da… O’Connor New Jersey’deki konserden önce ABD Milli Marşı’nın çalınmamasını istiyor: “Müzikle milliyetçilik karıştırılmamalı… Çalarsanız sahneye çıkmam”.

Organizasyon da marşın çalınmasından vaz geçiyor. Birkaç gün sonra aynı yerde Sinatra sahnede: “Bu ülkeden defolup gitmeli… Davranışı affedilemez. Kendi iyiliği için umarım bir daha hiç karşılaşmayız.”

O nakarat ona yakışır…

Papa’nın fotoğrafını yırttığında Sinatra daha da saldırgan: “Aptal karı, fahişe (stupit broad)… Eğer bir erkek olsaydı kıçını tekmelerdim. Formda kalmak için çocuklarını dövüyor olmalı.”

O’Connor’un ona karşılığı kitabında da yer alıyor: “Frank Sinatra da meseleye dâhil oldu ve kıçıma tekme atılması gerektiğini söyledi. Bu durum biraz endişe vericiydi çünkü o sırada aynı otelde kalıyorduk, asansörde karşılaşabilirdik.

Dublin’deki babama, ‘Kendimi savunmak için onu yere sermek zorunda kaldım’ demek istemiyordum, bundan pek memnun olmayacağını biliyordum. Bu yüzden The Godfather filmindeki gibi yatağımda kesik at kafaları arıyordum.”

Rap ritmiyle o şarkı O’Connor’a veda hayalime gayet uygun bence. Hem onun yıllar önceki bir isteğiyle uyumlu… Hem de “kendi yolumda” nakaratı Sinatra’dan çok ona yakışıyor.

“Bu botlar yürümek için”

Kendi yolunda kaba botlarla ya da yalınayak giden “Şüheda” bana Sinatra’nın kızı Nancy Sinatra’nın 1966’da çıkan ve listelerde birinci sıraya yükselen şarkısını da hatırlatıyor: “These boots are made for walkin”.

Nancy Sinatra o şarkıyı o niyetle yazmasa da kısa sürede Vietnam Savaşı’yla yükselen isyanın protest şarkıları arasında. Kadın bağımsızlığı için de başkaldırı marşı: “Bu botlar yürümek için yapıldı /Ve tam olarak yapacakları şey bu /Bir gün bu botlar seni ezip geçecek. /Hazır mısınız botlar? /Yürümeye başlayın!”

(Maçı seyretmedim ama Kadın Milli Voleybol Takımı “Kadınlar Voleybol Milletler Ligi”nde finalde. Kendi yollarında harika gidiyorlar…) 

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın