Bu toprakları, duygusal bağımızdan sıyrılıp bir cümleyle anlatmak istesek, “kendini gerçekleştiremeyen insanların ülkesidir” diyebiliriz herhalde. Bir köy evinin kerpiç duvarına yaslanmış, hayata yorgun ve hüzünlü gözlerle bakan yaşlı bir teyzeyle karşılaşırsınız. Biraz konuştuktan ve çocuklarının hangi şehirde ne iş yaptıklarını, torunlarının sayısını ve onu ne sıklıkla ziyaret ettiklerini öğrendikten, duyduğu haklı gurura şahit olduktan hemen sonra hayatının aslında sayısız yaşanmamışlıkla dolu bir çile yumağı olduğunu anlarsınız. Hep bir didişme ve mücadele halinde bir şekilde hayatta kalabilmiştir ama asla tam olarak tutunamamış ve bütün enerjisini o kadar hayatta kalmak için tüketmiştir ki bir adım sonrasına geçmekten hep korkmuş, kendiliğinden bir şey yapmaktan hep ürkmüş ve beklemekten başka bir çıkar yol görememiştir. (Hayatta kalmak zaten yeterince büyük bir amaç ve zafer olduğunda kendini gerçekleştirmek hep bir korku üretir.) Çocukları ve torunları oldukça vefalıdır ama hayat koca bir yalandır! Altında ne var diye baktığınızda bu insanların kendilerine yalan söylemek zorunda kaldıkları hayatlar yaşadıklarını görürsünüz. Kendilerine yabancılaşmamak için hayata yabancılaşmışlardır.
Aslında başka biriyle evlenmek istemiş ama babası istememiştir. Hep hemşire olmak istemiş ama okula gidememiştir. Hayatı hep sevmiş ve onu çok istemiş ama hayat ona genellikle istediklerini vermemiştir. Sevmediği bir hayatı sevmek zorunda kalmış, yaşamak istemediği sayısız şeyi istiyormuş gibi yaşamış ve sonunda hayat koca bir yalana dönüşmüştür. Hayatın ve dünyanın yalan oluşu, onun faniliğini ve aldatıcı çekimine kapılmamayı ifade ettiği kadar işin bu hüzünlü yanını da içerir. Oysa, hayat ve dünya yalan değildir ve belki de yegâne gerçekliğimizdir. Hakikate giden tek gerçek yol buradan geçmektedir. Onu yalana dönüştüren bizlerizdir ve giderek büyüyen bu kocaman yalan karşısında ezilmemek ve bir şekilde ayakta kalabilmek için dünyanın faniliğine ve yalan oluşuna sığınmaktayızdır. İyi ki öyledir çünkü aksi halde her an ve her gün yeni baştan sayısız yalanla baş başa ve yaşanmamış hayatlarımızla yüz yüze gelmek zorunda kalırız. Bu dünyanın boş olduğu düşüncesinin içinde ziyan olmuş hayatlarımız saklıdır.
Seksenlerine gelmiş, kırışıklıkları kırışmamış kısımlarını gizleyerek adeta yeni bir yüz takınmış olan ve sürekli iç çekiyormuş gibi başka bir gerçekliği yaşıyormuşçasına bakan bu kadının yaşadığı yokluklar, acılar ve zorluklar elbette kendini gerçekleştirmesine ve istediği gibi biri haline gelebilmesine engel olmuştur. Peki ama bürokrasi koridorlarında gerçekte hiçbir yaratıcılık ve derinlik getirmeksizin olanı olduğu gibi sürdürmekten başka bir şey yapmayan, ortaya acil bir sorun çıkmadıkça her türlü sorunun halledildiğine inanarak yaşayan, yapılan işlerin içinin bütünüyle boş olduğunu içten içe bilmesine rağmen sanki öyle değilmiş gibi davranabilmek için her gün kendisinin ve yaptığı işin ne kadar önemli olduğunu kendi kendisine hatırlatmak zorunda olan bürokratlar ve milyonlarca devlet memuru neden ve nasıl olup da kendini gerçekleştirmek için hiçbir çaba sarf edememektedir? Ya da daha henüz hayatın başındaki bir lise ya da üniversite öğrencisinin hiçbir gerçek çabaya ve üretime, tutkuyla bağlı olduğu bir amaca tutunmaksızın daha çok kazanmak ve kolay yaşamaktan ibaret bir gelecek düşlemesinin içindeki yalanı ve kendini gerçekleştirmek yerine gerçeği kendileştirmek tutkusunu nasıl açıklayabiliriz?
Bütün bunların altında yatan basit neden, her toplumun aslında en büyük baskı aracı olarak olanın hep olduğu gibi sürmesinden yana bir işleyişe, katı bir muhafazakarlığa sahip olmasıdır. Ekonomi, siyaset, din ve aile gibi ana toplumsal kurumlar kişiyi öylesine sıradan ve herkes gibi olmaya, bir şekilde işleyen düzene ve geleneksel olana uymaya zorlar ki buna karşı çıkmak sayısız yalanla yüz yüze gelmek ve yalandan düşmanlarla Donkişotvari bir biçimde ayrı ayrı mücadele etmek demektir. Trajik olan şu ki hiç kimse bunu tek başına yapamaz. Diğer bir deyişle, bireysel olarak kendini gerçekleştirmek için toplumsal baskıya karşı kolektif bir mücadele gerekir ve işin bu yanı hayli ironiktir.
Geleneği din gibi yaşayan toplumlarda bu baskı çok daha büyüktür ve belirli bir eşiğin ötesine geçildiğinde yaşamın sıradan ayrıntılarını yerine getirmek bile otoriter bir boyun eğemeye dönüşür. Biz biraz böyleyiz. Çocukluktan itibaren aşırı bir baskı ve şekillendirmeyle kişilerin kendi olma haklarını eğitimle ve ailedeki yüklemelerle ellerinden alırız. Din, siyaset ve ekonomi gibi kurumlarımız her zaman için özgürlükleri yok etme pahasına işlemek zorundadır. Çocuklarımızn yoldan çıkmalarından ve “hayırsız bir evlat” olmalarından o kadar korkarız ki -gerçekte kendimizden korktuğumuz ve kendimize inanmadığımız için böyledir bu! – belirsiz hiçbir adım atmamaları için bütün yolları tutarız. Bu arada insanın en büyük vasfı ve zenginliği olan yaratıcılık neredeyse bütünüyle ölür ve bütünüyle yaratıcılık demek olan düşünme ise yerini düşünülmüş olanın aktarımına ve olanın başka bir biçimde yeniden üretilerek değişmeksizin sürdürülmesine bırakır. Temiz yüzlü ve efendice hareket eden ama ruhu çekilmiş gibi soluk benizli çocuklar, düşünceye ihtiyaç duymaksızın yaşayabilir hale gelirler. Belli ki hiçbir gerçek yenilik üretmeksizin üretmiş gibi yapıp yaşamayı devam ettirmeye adaydırlar. Toplum bundan oldukça memnundur ama kişilerin özgün hayatları büyük ölçüde ellerinden alınmış, yerine klişelere örülü bir dogmalar bütünü konulmuştur.
Kişi-toplum ilişkisi bir uyum ilişkisi midir yoksa çatışma ilişkisi mi? Bu çok temel bir sorudur ve bizim gibi geleneğe dayalı kolektif baskı toplumlarında bunun bir uyum ilişkisi olma şartı vardır. Oysa biliyoruz ki hiçbir büyük düşünce, buluş, inanç ve yaratıcılık toplumla fazla uyumlu kişilerden gelmemiştir. Bunu söylerken çatışmayı da yüceltmemek gerekir ama uyumdan önce geldiğini muhakkak kabul etmelidir. Başka bir ifadeyle, önce çatışma ve uzlaşmazlık vardır, uyum ve uzlaşı arkadan gelir. Ya da uyumsuzluk ve uyumun birbirinden ayrılmaz olduğunu, kabul ve karşı çıkmanın ancak bir aradayken gerçek bir sonuç üretebildiğini bilmek gerekir. Çatışmasız bir uyum, gerçekte uyumsuz bir çatışma üretir. Bizde bunun tam tersine, bir tür atı arabanın önüne koşma haliyle önce tam bir uyum ve itaat sonra çatışma ve ayrılık gelmektedir. Bu ilişki bütünüyle kopmuş ya da tersine dönerek anlamını yitirmiştir.
Kendini gerçekleştirmenin olmazsa olmaz şartı, kim olduğunu, kendini ve kendi benliğini kendi özgürlüğü içerisinde bilmeyi, kendi yolundan gidebilme coşkusu ve cesaretini en derinlerinde duyabilmeyi gerektirir. Bütün temel eğitimlerin başlıca amacı hiçbir dışsal uyarana gerek kalmaksızın bu coşkunun ortaya çıkmasına zemin hazırlamak, bunun yolunu açmaktır; yoksa, kişilere güvenli ve içi boşaltılmış yollar açmak değil. Kendini gerçekleştirememiş insanlar, hüzünlüdür, içsel bir acıyı sürekli hissetmektedir ama bunun belki de en derin nedeni kendini ve dolayısıyla hayatını sevme hakkının elinden alınmış, kendi yolunu bulabilme özgürlüğünün en baştan itibaren zorunlu gibi görünen koşullarla yok edilmiş olmasıdır. Böylesi, yani, her şeyin dışarıdan zorla kabul ettirildiği benliklerin oluşturduğu ve niceliksel iyileşmeler dışında hiçbir şeyin hakiki bir şekilde değişmesine, gerçek sorunların tespitine imkân tanımayan, kendisinin farkında olamayan bir toplumda alttan alta sürekli bir çatışma hali vardır. Burada görünürdeki uyum ve itaat hemen ardından herkesin kendi yolundan gitmek istediği, kimsenin kimseyi dinlemek istemediği, yolunu bulamamışlığın verdiği bir çıkmazda sürekli sağa sola yalpalarkenki dönenip durma enerjisiyle sonuçta hiçbir şey üretemediği bir kör döğüşü gibidir. (Bunu bürokraside uzun yıllar çalışmış olanlar iyi bilirler! Buralarda sürekli bir üst makama yükselme çabası ve bunu yaparken anlamsız kör düğüşleri her zaman için yapılan işe harcanan enerjiden daha fazladır.)
Kendimizi gerçekleştiremiyoruz çünkü bunun farkına vardığımızda geri dönmenin daha uzun olacağı bir mesafeye kadar açılmış oluyoruz. Dönülmez bir eşiğe geldiğimizde ancak fark ediyoruz. Önümüzde geriye dönüp her şeye yeniden başlamakla devam edip sürekli kendini sorguya çekerek her şeye eleştirel bir gözle bakmaya çalışmak ve ilk kavşakta sadece içimizden gelen sesin söylediği yöne doğru gitmek arasında iki yol kalıyor. Baştan yanlış kurulan ilişki nedeniyle her koşulda bu bir toplumdan kopuş gerektiriyor ve daha kötüsü bir daha onunla anlamlı bir ilişki kurma ihtimalini de kaybetmek zorunda kalıyoruz. Tam da bu yüzden, kendi yolundan gitmek isteyen nerdeyse herkesin yolu bir biçimde başka bir ülkeye, bize benzemeyen bambaşka bir kültüre çıkıyor. Kendimizi gerçekleştirememe, en çok kendini gerçekleştirebilen insanların yaşadığı yerlere çekim oluşturuyor ve hemen her zaman kendimizden kaçışla sonlanıyor. Bu toplum bize kendimizi ve ülkemizi sevme özgürlüğü tanımaksızın zorla bir şeyleri sevdirmeye ve kabul ettirmeye, birilerini zorla alkışlatmaya çalışırken elimizden kayıp giden ülkeyi coşkuyla ve neşeyle yeniden kurma ihtimalini yok ediyor.
Günün birinde, sırtını kerpiç duvarın güneşte ısınan kısmına dayamış halde her şeyi ve herkesi aynı duygularla karşılayabilecek kadar içsel heyecanlarını bastırmış yaşlı bir teyzeyle karşılaşırsanız eğer bilin ki bütün hikayemizi içinde saklıyordur, öylece ifadesiz ama capcanlı bakan gözlerinde. En çok da neden bu dünyanın yalan olduğunu ve kendimizi neden yalanlarla avutabildiğimizi anlarsınız! Sonra vaktiyle bir üstadın dediği gibi, “ben seni uzaklarda ararken sen kendi evimdeydin!” der ve susarsınız.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.