SerbestiyetSerbestiyet
Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / (10) KABAHAT LENİN’DE

(10) KABAHAT LENİN’DE

Emperyalizmin nedeni ne olursa olsun öncelikle siyasî ve askerî bir olay olduğunu neden doğru dürüst söyleyemiyoruz? Kabahat Lenin’de. Lenin’in “emperyalizm tekelci kapitalizmdir” tanımı hedefi çok genişletti, anti-emperyalizmi Leninizmin ve komünizmin tekeline aldı; anti-kapitalizmden farklı ve ayrı bir anti-emperyalizmin olabilirlik zeminini yok etti.

Toparlamak zamanı. Temel tanımlarla başlayalım. Emperyalizm de, kolonyalizm (veya kolonyalist emperyalizm) de, öncelikle siyasî-askerî birer kavram. Emperyalizm, adı üstünde, imparatorlukçuluk demek. Bir devletin diğer devletler ve/ya devletsiz topluluklar aleyhine genişlemesiyle, imparatorluk vücut buluyor. Buna yönelik pratiklere ve zihniyetlere — imparatorluklar kurma, sürdürme, yaşatma, savunma niyetleri, fikirleri ve uygulamalarına — emperyalizm diyoruz.

İlk başta, faraza İÖ 3. binyılda, imparatorluk fiiliyatından ayrı bir emperyalizm fikri (niyeti, düşüncesi, tasavvuru) mümkün değil. Ama çok sonra, diyelim 19. yüzyılda, iç siyasette yayılma yanlısı veya karşıtı tavırlara da “emperyalist” (veya değil) diyebiliyoruz. Örneğin İngiltere’de, 19. yüzyılın ikinci yarısının ünlü devlet adamlarından Palmerston (1784-1865) emperyalist, buna karşılık rakibi Gladstone (1809-1898) emperyalist değil (veya hep emperyalist, her durumda emperyalist değil). İngiltere’nin Hindistan’dan Çin’e zorla afyon satmak (bunu Çin’e kabul ettirmek) için açtığı 1839-1842 ve 1856-1860 Afyon Savaşları’na muhalefeti, bu açıdan çok çarpıcı. Kıta Avrupası’nda Bismarck keza emperyalist değil. Mimarı olduğu birleşik Almanya’yı güçlü bir ulus-devlet olarak konsolide etmekten yana. İngiltere ve Fransa ile rekabet içinde kendi Avrupa-dışı imparatorluğunu kurma macerasına girmesini istemiyor. II. Wilhelm ise su katılmadık bir emperyalist; esasen bu yüzden, yaşlı şansölye ile yıldızı hiç barışmıyor. Buna karşılık her imparatorluk, her zaman bir emperyalizm demek. Tarihçiler sözcüklerden korkmamalı. Asur imparatorluğu varsa Asur emperyalizmi, Roma imparatorluğu varsa Roma emperyalizmi, Osmanlı imparatorluğu varsa Osmanlı emperyalizmi de var. “Bizim imparatorluğumuz emperyalist olmuş olamaz” veya “emperyal ama emperyalist değil” gibi defansif apolojilerin bir anlamı yok. Nasıl emperyalist olmuş olamaz, beş altı yüzyıl boyunca imparatorluğu kâh kurmak, kâh korumak için sürekli savaşıyorsa? Nitekim Halil İnalcık, “Osmanlı askerî emperyalizmi” (Ottoman military imperialism) deyimini çok rahat ve hiç komplekssiz kullanıyor.[1]

Buradan iki yönde gidebiliriz. İlki, özel bir devlet-ve-toplum örgütlenmesi olarak imparatorlukların bünyesine eğilmek. Buna fazla girmeyecek, sadece Garry Runciman’ın daha önce sözünü ettiğim bir makalesinin giriş paragrafını aktarmakla yetineceğim. Runciman, meselenin sadece nicel boyutlar olmadığına dikkat çekiyor (kendi çevirim): “Karşılaştırmalı sosyolog için, imparatorluklar iki açıdan ilginçtir. Birincisi, bunlar özel bir toplumsal formasyon türüdür. Ne salt büyük toplumlardır, ne de bağımsız toplumlardan oluşan, ama başını üstün bir ortağın çektiği birleşmeler [ligalar]. Merkezî bir toplumun yöneticilerinin, çeperde [periferide] yer alan toplumların nüfuslarına tahakkümünü içerirler. Bu tahakküm ne o periferal nüfusları massedip merkezî toplumun eşit mensuplarına dönüştürmek noktasına varır, ne de o periferal nüfuslardan, onları teba değil müttefik kılacak kadar elini çekme noktasına. Ama imparatorluklar, dayanıksızlıkları nedeniyle de ilginçtir: ele geçirmek, elde tutmaktan kolaydır.”[2]

Ekonomik determinizmin yükselişi

Kaydediyor ve geçiyorum. İkinci ve asıl izlemek istediğim mecra, Runciman’in “daha kolay” dediği kuruluş süreci. Malumu ilâm kabilinden söylüyorum: bu basit bir iktisadî alışveriş de değil, kültürel etkileşim de değil, din değiştirme meselesi de değil. Bunların hepsi olabilir, ama sonra. Neyden sonra? Fetih ve ilhaktan sonra. Aşikâr olmalı ki şiddet ve savaş, bu işin olmazsa olmazı. Diyelim ki imparatorluk hevesleri peydahlayan bir ülke var. Çevresini kolluyor; nereden başlayayım, ilk hangi (devletli veya devletsiz) komşumu  yutayım diye. Gene aşikâr ki, kimse kendiliğinden yerlere yatacak değil, lütfen gel al bizi diye. Dolayısıyla ordu kurmak, sefer açmak, gitmek ve yenmek gerekiyor. Çok nadiren bu, tehdidin büyüklüğü karşısında, daha baştan pes etmek sonucunu verebilir. Ama kuralı değiştirmez. Örneğin İÖ 2. yüzyılda, Roma lejyonları Anadolu’ya dayanmış. İskender imparatorluğunun mirasçılarından Pergamum (Bergama) Krallığı hayli zayıf bir konumda. Kral III. Attalus’un meşru vârisi yok. İÖ 133’de ölürken iç savaş çıkmasın diye krallığını Roma’ya vasiyet ediyor. Zaten olacağı bu. Gene de Aristonikus diye bir “düzmece” ayaklanıyor, ama İÖ 129’da eziliyor, oldukça kanlı biçimde. Bergama, Roma’nın yeni Asya Eyaleti’ne dönüşüyor.

Bu gerçekler bu kadar açık ve basitken, günümüzde neden eveleyip geveliyoruz, doğru dürüst söyleyemiyoruz, emperyalizmin (nedeni ne olursa olsun) öncelikle siyasî ve askerî bir olay olduğunu? Kabahat Lenin’de. Daha doğrusu, genel olarak ekonomizde (iktisadî indirgemecilikte), daha özel olarak Marksizmde, daha da özel olarak Lenin’de. Ekonominin başatlığını Marx icat etmedi. Binyılların dağınık ve düşük verimli küçük köylü üretimi temelinde bu fikre varmak zordu. Sanayi Devrimi dev fabrikaları, demiryollarını, buharli gemileri, kâr amacını, bankaları ve borsaları herkesin gözüne soktu. Adam Smith (Milletlerin Zenginliği, 1776) ve David Ricardo’dan (Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri, 1817) itibaren, iktisat yeni sosyal bilimler arasında ilk sıraya fırladı. Özel olarak tarihçilikteki değişime bakarsak; 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar siyasî, hukukî ve anayasal tarih hâkimken, iktisat tarihi giderek tarihçiliğin yükselen yıldızı oldu. Bu, aslında hukuk ve siyaseti de ekonominin belirlediğinin akademik bir disiplin bünyesindeki imâsı gibiydi. Marx ve Marksizm gökten zembille inmedi, bu zemine oturdu. Öte yandan, ekonominin belirleyiciliğinin en keskin, en teorileştirilmiş açıklamasını sundu. Mimarî bir benzetmeyle, herhangi bir toplumun hâkim ekonomik sistemini (üretim tarzını) “temel,” bütün diğer kurumlarını ise “üstyapılar” olarak niteledi. Devrimci altüst oluş dönemleri hariç, üstyapıların uzun vâdede ekonomik temel ile uyum içinde ve ona hizmet etmek (işleyişini kolaylaştırmak) durumunda olduğunu vurguladı. Bütün hatâlarıyla birlikte, bir anlamda “zamanı gelmiş” bir paradigmaydı Marksizm. Birçok bakımdan 19. yüzyıl düşüncesinde mevcut en tipik, en çıkıntı bazı köşetaşlarını (bilimciliği, materyalizmi, diyalektiği, evrimciliği, devrimseverliği, tekçiliği, her şeyi tek bir teoriyle açıklamak iddiasını) birleştirip olabilecek en aşırı noktaya vardırdı. Karşıtlarınca yöneltilen tekyanlılık eleştirilerine karşın, genel kamuoyunda ve zamanla akademide yer ettiği oranda, ekonomik determinizmin mızrak ucu oldu.

Emperyalizm olgusu ve emperyalizm teorisi (teorileri)

Buradan geliyoruz, 20. yüzyıl başlarında, (1889’da kurulan) İkinci Enternasyonal’in  radikal sol kanadında yer alan Lenin’in özel rolüne. Leninizmin bütün boyutlarıyla değil, burada sadece emperyalizm teorisiyle ilgiliyim. Daha önce de söylediğim gibi, 1875-1914 arası modern emperyalizmin doruğuydu. Aslında bugün daha iyi görebiliyoruz ki, emperyalizmin özel bir türü olarak kolonyalizmin (kolonyalist emperyalizmin) doruğuydu. Sanayi Devrimi’nin yarattığı yeni imparatorluk araç gerecinin (tekrar bkz Headrick, Tools of Empire) mümkün kıldığı bir gelişmeydi. Bir avuç Büyük Devlet, Afrika başta olmak üzere, dünyanın Avrupa dışı alanlarını kendi aralarında kapışıyordu. Bazıları mevcut denizaşırı imparatorluklarını genişletmeye, bazıları sıfırdan yeni imparatorluklar kurmaya çalışıyordu. Ancak bu süreçte, farklı bir imparatorluk ve emperyalizm vücut bulmaktaydı. Bunlar kesiksiz, bitişik (contiguous), sömürünün geniş köylü kitlelerinin artı-ürününü vergi-rant biçiminde çekip almakla sınırlı kaldığı geleneksel kara imparatorluklarından ve onlara özgü eyalet yönetimlerinden çok farklıydı. Kapitalizmle birlikte çok çeşitlenmiş sömürü ihtiyaçlarıyla hareketleniyor; buhar ve çelik sayesinde anavatandan, metropol ülkeden binlerce kilometre uzaklara sıçrıyor; erişimlerinin, efektif eylem yarıçaplarının uç noktasında, koloni (sömürge) adıyla anılan topraklar ediniyor ve yönetimler kuruyorlardı.

Zamanın sistemik muhalifleri, anti-kapitalist, anti-emperyalist düşünürleri, çok farkında değillerdi (nasıl ifade edersek edelim) bu emperyalizm/kolonyalizm ayırımının. Kafa yordukları bir konu değildi. Bildikleri bir şeydi; emperyalizmdi alt tarafı. Zihinlerini başka sorular işgal ediyordu. Denizaşırı imparatorlukların 1500 dolaylarında baş gösteren ilk dalgası1750’lerde durulmuşken, şimdi (1870’lerde) bu yeni kabarış neyin nesiydi? İyi miydi, kötü müydü? Niçin oluyordu? Tesadüf müydü, kaçınılmaz mıydı? Nereye varacaktı? Ebedî barışa mı, yeni yeni savaşlara mı gebeydi? Bunlar tartışılıyordu o dönemde. Kolonyalizm değil sürekli emperyalizm kavramı üzerinden gitseler de, Lenin dahil radikal solun cevapları belliydi ve çok da güçlüydü. Tabii kötüydü; korkunç bir zulüm ve sömürü demekti. Kapitalizmin küresel gelişmesinin yeni (pazar, yatırım alanı ve ucuz hammadde) ihtiyaçlarından kaynaklanıyordu. Birleşik Alman ve İtalyan ulus-devletlerinin kuruluşu sürecinin 1871’de tamamlanmasıyla girilen Avrupa-içi barış dönemi, 20. yüzyıl başlarında otuz kırk yıla ulaşmışsa da, kalıcı olamazdı. Emperyalistler-arası rekabetin dünyayı çok büyük savaşlara sürüklemesi kaçınılmazdı.

Özetle; bir emperyalizm olgusu (realitesi) vardı, bir de emperyalizm teorisi (veya teorileri). Geçtiğimiz elli yılın sol kültüründe sık sık karıştırılsa da, ikisi aynı şey değildi. Lenin ve kuşağı, geleceğin Leninistleri, Bolşevik Devrimi’nin liderleri ve Sovyetler Birliği’nin kurucuları, hele zamanın emperyalizm savunucuları ve mazeretçileriyle karşılaştırıldığında, yüzde yüz haklı çıktı şu saydığım konularda. Ne ki, emperyalizm teorisi kertesinin en temel sorusuna verdikleri cevabın neden ve ne kadar problemli olduğunu, bugün daha iyi görebiliyoruz. Bu da neden oluyor, ardında ne var meselesiydi. Lenin bu konuya 1916 Ocak-Haziran arasında yazdığı, 1917 ortasında Petrograd’da (St Petersburg) yayınlanan Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması (Popüler Bir Taslak) kitapçığıyla açıklık getirmeye çalıştı.[3] O sırada, emperyalizm, savaş ve devrim gibi bir dizi konuda, İkinci Enternasyonal’in ağırlık merkezinin lideri Karl Kautsky ile tartışma ve derinleşen bir kopuş içindeydi. Neredeyse Kautsky’nin ağzından çıkan her lâfa bir kulp takmak, toptan çürütmek ve yanlışlamak çabasındaydı. Kautsky emperyalizmi “ilhaklar peşinde koşmak” diye tanımlamıştı.[4] Hiç de fena değildi, çünkü siyasî-askerî düzeyde kalıyor, emperyalizmi (kolonyalizmi) öncelikle siyasî-askerî bir fenomen olarak gözlüyor ve anlıyordu.

Nedeni, ayrı bir meseleydi. Fakat ilginçtir, Lenin hem kısmen hak verdi, ama kısmen de ağır biçimde kötüledi Kautsky’nin basit formülünü. “İlhaklar peşinde koşma” kısmına doğru dedi; bu hususu önemle kaydediyorum. Hemen ardından “ama çok eksik,” dedi, “çünkü siyasî açıdan emperyalizm, genel bir şiddet ve gericilik yönelimi demektir.”[5] Lenin’in küçük küçük de olsa illâ kusur bulmacılığına karşın, bunu da kabul edebilirim, çünkü hâlâ siyaset kertesinde kalıyor; bir dizi siyasî-askerî olayın nedenlerini arıyordu. Bu noktaya kadar, ekonomiyle ilişkisi nedensellik düzeyindeydi. Lenin’in entellektüel ve araştırmacılık kapasitesini küçümsememek lâzım; ihtilâlci olmasaydı, Max Weber ayarında bir sosyal bilimci olabilirdi. Nitekim 1917 kitapçığının ilk altı bölümünde, emperyalizme yol açtığını düşündüğü iktisadî gelişmeleri tane tane ve çok tutarlı, ikna edici biçimde anlatıyordu: Üretimin yoğunlaşması ve tekeller; bankalar ve yeni rolleri; finansal (malî) sermaye ve finans oligarşisi; sermaye ihracı; dünyanın sermaye grupları arasında paylaşılması; dünyanın Büyük Devletler arasında paylaşılması. Esas argümanı şuydu: Avrupa dışına sermaye ihracıydı ki, bu yatırımları (gerek yerli halka ve yöneticilere, gerekse rakip emperyalistlere karşı) mutlak güvenceye almak uğruna, şu veya bu uzak diyar üzerinde işgal ve ilhak yoluyla “tam tekel” kurmayı gerektiriyordu. Bu da sömürgeleştirme demekti. Bu tahlilin inceliği, zarafeti şuradaydı: ekonomide tekellerin (tekelci kapitalizmin) gelişmesine, uluslararası alanda siyasî tekelcilik (kolonyalizm diyemese de emperyalizm) karşılık gelmekteydi. Marx’ın orijinal ekonomik temel ve üstyapılar modeline uygundu. Yeni tekelci kapitalizm üzerinde yeni emperyalizm yükseliyordu.  

Tekelci kapitalizm: emperyalizmin nedeni mi,

kestirmeden “kendisi” mi (iktisadî bir olay mı)

Burada kalsaydı iyiydi; siyaset kertesinde cereyan eden bir olaya, iktisat kertesinden açıklama getirmiş olacaktı. Ama Lenin bununla kalmadı; ikisini özdeşleştirmeye gitti. Kitabının daha önce zikrettiğim “Kapitalizmin Özel Bir Aşaması Olarak Emperyalizm” başlıklı VII. Bölümünde ve hep Kautsky ile polemik içinde, şu kritik cümleye yer verdi: “Emperyalizmin olabilecek en kısa tanımını vermek gerekirse, emperyalizm kapitalizmin tekelci aşamasıdır demeliyiz.”[6]

Lenin bu noktaya neden ve nasıl geldi? Paradigmatik mecburiyetlerin ağır bastığı kanısındayım. Marksizm gereği, bir, ekonominin belirleyiciliğini; iki, kapitalizmin sorumluluğunu abartmak yoluna gitti. İktisat ile siyaset arasındaki nedensellik ilişkisine çok katı bir determinizm getirdi. Hiçbir deviasyon, gevşeklik, rastlantısallık, vazgeçilebilirlik payı bırakmadı. Sonrası açısında bu çok tâyin edici bir adım oldu. Yanlıştı, hem de adamakıllı yanlıştı. Çünkü bir, siyaset ile iktisadı ayrı tutmuyor, tamamen birleştiriyor ve kaynaştırıyordu. Ekonomi (tekelci kapitalizm) artık siyasetin (emperyalizmin) nedeni değil, doğrudan doğruya kendisiydi. Buna göre, neredeydi emperyalizm? Nasıl tanıyacak, teşhis edecektik emperyalizmi? Lenin’e kadar aklı selimin cevabı, siyasî-askerî eylemler üzerindendi. Tek tek istilâlara, işgallere, ilhaklara, diğer zorbalık ve içişlerine müdahale gösterilerine, darbelere, notalara, ültimatomlara, ganbot diplomasisine bakmak gerekirdi. Ama şimdi, bizatihi emperyalizmin varlığını siyaset sahnesinde değil ekonomide aramak gerekiyordu. Daha doğrusu, ekonomide bulmak yeterliydi. Tekelci kapitalizm varsa (ayrıca hiçbir siyasî eyleme bakmaksızın) emperyalizm var demekti. Günümüzden birkaç örnekle somutlayacak olsak; İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya gibi kuzey ülkelerini alalım. Onyıllardır ve bugün de, hiçbirinin herhangi bir emperyalist eylemi yok uluslararası planda. Ama kapitalist ve tekelci kapitalist ekonomileri var. Dolayısıyla Lenin’e göre sırf bu nedenle dahi emperyalist saymamız lâzım. Kaldı ki, tekelci kapitalizm varsa, emperyalistliklerinin mutlaka siyasî-askerî planda da tezahür etmesi gerekiyor.

Buna bağlı ikinci ve pratik açıdan çok önemli soru, neye karşı çıkılacağı. Anti-emperyalizmin içeriği ne olacak? Bağımsızlık yanlıları, Fransa’nın Cezayir’i (1830) veya İtalya’nın Libya’yı işgaline (1911). Mondros ve Sèvres’e, İran’da Musaddık’ın (1953) ve Guatemala’da Arbenz’in (1954) devrilmesine, ABD’nin Vietnam Savaşı’na, İsrail’in 1948’den beri bütün Filistin’de ve 2023’ten bu yana Gazze’de yaptıklarına karşı mı, bütün dünya kamuoyunu ayağa kaldırmaya ve olabilecek en geniş ittifakları kurmaya çalışacak? Yoksa jenerik, bulutumsu, somut bir hedefi olmayan bir anti-emperyalizm peşinde, tekelci kapitalizme mi karşı? Her iki noktada, Lenin’in “emperyalizm tekelci kapitalizmdir” tanımı bindiği dalı kesiyor aslında. Hedefi çok genişletiyor. Anti-emperyalizmi Leninizmin, komünizmin tekeline alıyor. Anti-kapitalizmden farklı ve ayrı bir anti-emperyalizmin olabilirlik zeminini yok ediyor. Dünya devrimiyle kapitalizmi yıkmaktan başka çare bırakmıyor. İş dönüp dolaşıp, özellikle bu dizideki dördüncü yazımda çok eleştirdiğim sol maksimalizme dayanıyor.

Günümüzün popüler kültür karışımları

Gelgelelim, tarih biz tarihçilerin retrospektif, “sonradan aydınlanmış” gözlem ve eleştirilerimizle ilerlemiyor kuşkusuz. Lenin’in öngördüğü gibi, hem savaş çıktı, hem savaşın içinden devrim çıktı. 1917’de Rusya’da Lenin ve Bolşevik Partisi (Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin Bolşevik fraksiyonu) iktidara geldi. Sovyetler Birliği kuruldu. Leninizm kanonik bir karakter kazandı. Uluslararası komünist harekette ve Marksizmin akademik alana uzanan yumuşak gölgesinde, Leninist emperyalizm ve anti-emperyalizm teorisi hegemonik bir konuma yükseldi. 20. yüzyılın ikinci yarısı boyunca çok etkili oldu. Dogmatik inanç ihtiyaçlarına cevap verdi. Serpintileri sol siyaset ve düşünceyi çok aştı. Her yerde, bir, ekonomizm aldı yürüdü ve iki, dış toptan kötüdür, dışarıdan gelen her şey kötüdür önyargısı aldı yürüdü. Kapitalizm ile emperyalizm ve savaş arasındaki ilişkiye, her türlü jurnalistik vülgarizasyon karıştı. Ekonomik çıkar açıklamaları iyice ayağa düştü. Örneğin savaş halinde silâh sanayisinin olağanüstü kâr etmesi gibi (doğru) gözlemler tepetaklak edildi. Büyük kapitalistlerin silâh satmak için savaş çıkardığı, yaygın bir klişe haline geldi.

Böyle tuhaf bir popüler kültür bulamacıyla yüz yüzeyiz. Günümüzde sömürgeciliğin siyasî ilhak ve işgal olmaksızın sürdüğü tezi de bu popüler, ayıklanmamış, unsurlarına ayrıştırılmamış yanılgılar katmanına oturuyor. Çok gerçek dışı. Klasik emperyalizmde de, kolonyalizmde (kolonyal emperyalizmde de), her şeyin başında siyaset geliyor. İşgal ve ilhak tâyin edici. Bütün diğer alt-olgular bu çerçevede yerlerini buluyor. Bütün, parçaların aritmetik toplamından farklı bir şey. Çok daha karmaşık ve sentetik. Eşitsiz iktisadî ilişkiler, ya da kültürel etkileşimler, siyasî “tam tekel” koşullarında farklı, bu tekel kalktığında (veya bu tekelin yokluğunda) çok farklı cereyan ediyor. Bunun en canlı, en somut, en iyi bildiğimiz örneği olarak Osmanlı İmparatorluğu karşımızda duruyor.   


[1] An Economic and Social History of the Ottoman Empire, 1300-1914 (eds. Halil İnalcık with Donald Quataert; Cambridge University Press, 1994) içinde, Halil İnalcık’ın kendi uzun (400 sayfalık) makalesine bkz: “The Ottoman State: Economy and Society, 1300-1600.” Burada, örneğin s. 19’da, “Ottoman sea power and imperialism” (Osmanlı deniz gücü ve emperyalizmi) diye bir ara-başlıkla karşılaşıyoruz. Sonra s. 21’de, “The strong autocratic military state of the Ottomans…” (Osmanlıların güçlü, otokratik askerî devleti) diye başlayan bir cümle var. Daha sonra, s. 44’te “military imperialism together with fiscalism formed the basis of the Iranian-Ottoman concept of state, and together they account for the dynamics of Ottoman conquest and the empire-building process” fikri geliyor (askerî emperyalizm ve gelircilik, İran-Osmanlı devlet anlayışının temelini oluşturdu; bu ikisi bir arada, Osmanlı fütuhatının ve imparatorluk inşası sürecinin dinamiklerini açıklar).  Bir başka yerde (s. 73), “… the military expansionist or so-called ‘feudal’ character of the Ottoman state, (…) was seeking to find new resources through conquest rather than through economic means” diyor (Osmanlı devletinin askerî yayılmacı ya da ‘feodal’ denilen kararkteri, iktisadî yöntemlerle değil fetih yoluyla yeni kaynaklar edinmeye çalışıyordu). Aslında bu sonuncu alıntı, sömürünün geleneksel kara imparatorluklarındaki karakterine de parmak basıyor. Pre-modern imparatorluklar ile modern sömürge imparatorlukları arasındaki farka ışık tutuyor.

[2] İngilizce orijinali: “To a comparative sociologist, empires have a twofold interest. They are, in the first place, a distinctive type of social formation. They are neither big societies on the one hand nor leagues of independent societies headed by a dominant partner on the other: they involve the exercise of domination by the rulers of a central society over the populations of peripheral societies without either absorbing them to the point that they become fellow-members of the central society or disengaging from them to the point that they become confederates rather than subjects. But empire are interesting also on account of their impermanence: they are easier to acquire than to retain.” W. G. Runciman, “Empire as a Topic in Comparative Sociology”; Tributary Empires in Global History (derleyenler Peter Fibiger Bang ve C. A. Bayly; Cambridge University Press, 2011) içinde, s. 99.

[3] Vladimir Ilyich Lenin, Imperialism,the Highest Stage of Capitalism (A Popular Outline); https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1916/imp-hsc/

[4] Bkz aynı eser, VII: Imperialism as a Special Stage of Capitalism (Kapitalizmin Özel Bir Aşaması Olarak Emperyalizm).

[5] Aynı yerde.

[6] Yerleşik, genel kabul gören İngilizce çevirisiyle: “If it were necessary to give the briefest possible definition of imperialism we should have to say that imperialism is the monopoly stage of capitalism.” 

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın