SerbestiyetSerbestiyet
Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / 11) Hayır, ekonomi değil; her şeyin başında siyaset, işgal ve ilhak geliyor

11) Hayır, ekonomi değil; her şeyin başında siyaset, işgal ve ilhak geliyor

1500 sonrasında Avrupa’nın denizaşırı fetihleri, yalnızca toprakların ele geçirilmesi değil; teknolojik, tarihsel ve kültürel uçurumun üzerine kurulan yeni bir sömürü ve tahakküm düzeniydi. Modern devletin Leviathan’ı yerli toplumların din, kültür ve eğitim dahil bütün ilişkilerini parçalayarak içine girdi. Bu emperyalizm, geleneksel kara imparatorluklarından ve özellikle Osmanlı’dan kökten farklıydı.

Geçen yazımı bitirirken dedim ki hayır, emperyalizm ve kolonyalizm, askerî  işgal ve siyasî ilhak olmaksızın düşünülemez. Nasıl imparatorluk (veya kolonyal imparatorluk) olacak ki, bu temel adımın yokluğunda? Başka bütün diğer (ekonomik, ideolojik, dinî, kültürel) çıkar ve yaptırımlar, hep bu ilk adımı izliyor, o çerçevenin bir parçası haline geliyor. İngilizcede continuity zaman içinde devamlılığı, contiguity mekânsal devamlılığı ifade eder. Modernite öncesi kara imparatorlukları, daha önce de birkaç kere değindiğim gibi, bitişik ve kesiksizdir (contiguous). Mekân içinde sıçrama yoktur. Çünkü bunun (deniz veya hava) teknolojisi mevcut değildir. Küçük bir çekirdekle başlarlar. Roma için Latium, Osmanlılar için Söğüt-Domaniç havzası. İlk ağızda buralara doğrudan komşu kuşağı ele geçirirler. Konsolide ettikleri fetihlerden, bir sonraki kuşağa ve sonra bir sonrakine ve sonra bir sonrakine geçerler. Marmara’nın güneydoğusundan kalkıp, batıda Budapeşte ve Viyana’ya, doğuda Tebriz’e bu bitişiklik içinde dayanırlar.

Geleneksel “ihtiyaç”lar

ve tarımsal sömürü

Neyin peşindeler? Tabii (devletin, kurulu düzenin) ekonomik “ihtiyaç”larının — yani sömürünün, sömürülecek yeni kaynaklar bulmanın. Keyfî emperyalizm (veya kolonyalizm) olmaz. “Zamanın Süleymanı”[1] bir sabah kalkıyor, geriniyor, bugün ne yapsam diye düşünüyor, sırf can sıkıntısından Belgrad’ı alıp Macaristan içlerine yürümeye karar veriyor. Yok böyle bir şey. Bütün devletleri, imparatorlukları, fetih ve yayılma süreçlerini son tahlilde (ve olabilirlik sınırları içinde) yeni kaynak arayışları (ya da sonuçta bunları ele geçirebilmek için gerekli stratejik noktaların kontrolü) dürtüklüyor, motive ediyor.

Ama hangi kaynaklar? Neyin sömürüsü? İşte bu, tarih içinde çeşitlilik gösteriyor; modernite öncesi ve sonrası arasındaki önemli ayırımlardan birini oluşturuyor. Geleneksel tarım toplumlarında en önemli üretim aracı toprak. Her türlü zenginliğin birincil kaynağı. Emekçiler (genellikle köylüler, istisnaî olarak köleler) tarafından işleniyor. Ürün veriyor. Bu ürünün bir bölümü hâkim sınıflarca vergi biçiminde çekilip alınıyor. Osmanlı örneğinde olduğu gibi, devlete ödenmesi gereken vergi ile toprak sahibine ödenmesi gereken rant çakıştığında, vergi-rant da deniyor. Günümüzde bu yapı ve işleyişteki sosyo-ekonomik formasyonlar, topluca “vergisel [haraçgüzar] devlet ve imparatorluklar” (tributary states and empires) diye adlandırılıyor.[2] Küçük köylü üretimi üzerinde yükselen fiyef/dirlik sistemleri üzerinde yükselen hanedan devletlerinin hepsi, ister görece merkeziyetçi ister görece ademi merkeziyetçi iktidar konfigürasyonlarına bürünsünler, hep bu kategori (cins, genus) içinde yer alıyor. Geçmişte Batı-merkezci bir perspektifte farklı ve geçişimsiz, birbirlerini dışlayan (mutually exclusive) cinsler gibi görülen Avrupa Ortaçağ, Selçuklu, Osmanlı, Çin, Japon, Mughal (Babürlü) vb düzenleri, şimdi artık bu geniş kapsamlı “vergisel devlet ve imparatorluklar” cinsinin altında ve içindeki türler (species) gibi muamele görüyor; böyle yerli yerine oturtulmaya başlıyor.

Burada problem şu: o günün ekstansif tarım koşullarında toprak yeniden üretilebilir bir üretim faktörü veya aracı değil. Prodüktivite aşağı yukarı sabit. Birim toprağa daha fazla sermaye ve teknoloji uygulamak suretiyle verimi (dolayısıyla üretimi, dolayısıyla bu üretimden elde edilebilecek vergi-rant gelirini) arttırmak olanaksız. Çare, tarım arazisini (ekilebilir araziyi) arttırmak. Bir yere kadar bu, (herhangi bir) ülkenin mevcut sınırları içinde, bataklıkları kurutarak, orman ve fundalıkları temizleyerek, köklerini de sökerek tarla açmak (assarting), ya da bazı nüfus gruplarını (Osmanlıların “şenletme” dediği iç kolonizasyon yöntemiyle) elverişli ama boş topraklara nakledip yerleştirmek suretiyle sağlanıyor.

Ama diyelim ki hepsi yapıldı, tükendi ve nüfus artışı gene de sürüyor, tıkanan kaynaklar üzerinde giderek artan bir baskı oluşturuyor.[3] O zaman, kendinde olmayanı savaş yoluyla başkalarından almak dışında çare kalmıyor. Savaş bu yüzden, tarıma dayalı, vergisel devlet ve imparatorluklarda endemik.[4] Buna Osmanlılar da dahil. Halil İnalcık’ın önceki yazımda (Osmanlı emperyalizmi kavramı ve deyiminden söz ederken aktardığım) “askerî emperyalizm ve gelircilik [fiskalizm], İran-Osmanlı devlet anlayışının temelini oluşturdu; bu ikisi bir arada, Osmanlı fütuhatının ve imparatorluk inşası sürecinin dinamiklerini açıklar” ve “Osmanlı devletinin askerî yayılmacı ya da ‘feodal’ denilen karakteri, iktisadî yöntemlerle değil fetih yoluyla yeni kaynaklar edinmeye çalışıyordu” cümleleri, işte tam bu anlama geliyor.[5] “İktisadî yöntemlerle değil fetih yoluyla yeni kaynaklar edinme” ibaresi, aslında tarımsal artı-ürüne dayalı bütün vergisel (tributary) imparatorluk ve emperyalizmlerin ortak yanları ve evrensel yöntemine parmak basıyor.

Komşuluk, benzerlik, eklemlenme kolaylığı

Söz konusu geleneksel tarım ve kara imparatorluklarının bitişik, kesiksiz büyümesi de hem buradan kaynaklanıyor, hem, ilginç bir şekilde, başka sosyo-ekonomik ve kültürel eklemlenmelerle elele gidiyor. Avrasya dünyanın tek en büyük kara parçası. 55 milyon kilometre kare. Yeryüzünün yüzde 36.2’i (yaklaşık üçte biri). Tarım ilk burada, Orta Doğu’da (Güneybatı Asya’da) icat ediliyor ve öncelikle ılıman kuşak boyunca, sonra daha kuzey ve güneye de yayılıyor. İS 1300’e geldiğimizde, İngiltere, Fransa ve Hollanda topraklarının yüzde 35-40 kadarının tarla veya mera; Çin’de, Yangtze ve Hoangho (Sarı Nehir) arasındaki arazinin yüzde 40 kadarının tarla olduğu hesaplanıyor. Özetle; dağları, çölleri, bataklıkları, su alanlarını, Sibirya’nın kuzeyini ve tropikleri bir yana bırakırsak, küçük köylü çift-hane birimlerince ekilip biçilen arazi artık çok geniş alanları kaplıyor ve yer yer kesintisiz uzanıyor.

Bu yüzden, en azından Avrasya devlet ve imparatorluklarının, hiç gerek yok, “ele geçirip vergilendirebileceğimiz yeni köylü kitleleri nerede” diye aranmasına. Hemen oracıkta, komşularında, burunlarının dibinde duruyor. Üstelik yabancı da değiller; bağımlı köylüleri, fiyef/dirlik sistemleri ve tepedeki hanedanlarıyla hepsi az buçuk birbirine benziyor, bu rejimlerin ve toprak düzenlerinin.[6] İster Avrupa Ortaçağında, ister Çin’de, ister Hindistan’da, ister Osmanlılarda, köylünün artı-ürününe hep aynı emek-rant (angarya), ürün-rant ve para-rant yöntemleriyle el koyuyorlar. Nerede hangisinin görece ağır bastığı değişebiliyor, ama vergi-rantın bu üç ana biçimi hep aynı kalıyor ve her yerde karşımıza çıkıyor. Sadece bugün biz biliyor değiliz; o çağın devletleri, hükümdarları, merkez ve taşra yöneticileri de farkında bunun. Hıristiyan-Müslüman kutuplaşmasını bir kenara koyalım. Hepsi birbirini tanıyor ve üç aşağı beş yukarı aynı “devlet aklı” (statecraft) birikimini paylaşıyor. Esasen bu yüzden (bu sayede) birbirlerine o kadar kolay eklemleniyorlar. Bir yandan, yer yer zıt ve karşıt meşruiyet ideolojileri taşıyorlar. Ortaçağ ve Yeniçağ Avrupa devletleri de, korkunç Osmanlı düzenine karşı kendi köylülerini korumak iddiasında, Osmanlılar da (Ömer Lütfi Barkan’ın deyimiyle) korkunç “kâfir teşkilâtı”na karşı kendi köylülerini korumak iddiasında.[7] “Himaye” hiç eksik değil bu dünyadan. Diğer yandan, 18. yüzyıl başlarının Osmanlı-Habsburg savaşlarında görüldüğü gibi, diyelim Sırbistan topraklarının bir bölümü kâh o tarafa kâh bu tarafa geçtiğinde, büyük bir altüst oluş yaşanmıyor köylülerin konumu ve statüsünde. Anıtsal dinî mimarîdeki değişim ilginç bir metafor, bu açıdan. Camilerin ve kiliselerin (tabii Doğu Ortodoks kiliselerinin) bir merkezî mekânları, bir de yanında minare veya çan kuleleri var. İnanç ve ibadet kimliğini belirleyen, bu son yapı. Hıristiyan-Müslüman ayırım çizgisi geçildiğinde ne oluyor? Bir taraf minareyi yıkıyor, diğer taraf çan kulesini. Bundan sonra merkezî yapı kâh kilise kâh cami olarak kullanılmaya devam ediyor.[8]

Fiiliyatta, Osmanlılar da 1300-1600 arasında Balkanların ve Orta Avrupa’nın önceki toprak hukuku ve üretim ilişkilerini çok kolay entegre ediyorlar kendi timar sistemlerine. Hem askerî sınıf hem köylüler nezdinde işliyor bu entegrasyon. Arnavutluk tahrir defterlerinde Hıristiyan sipahilere rastlıyoruz örneğin. Din değiştirmeleri bile gerekmeksizin, Osmanlıdan timar alabiliyorlar.[9] Arada bazı dönüşümler de var kuşkusuz. Örneğin gene İnalcık, Balkanlardaki angaryaların Osmanlı fütuhatıyla birlikte “raiyyet rüsumu” denen aynî ve nakdî vergilere çevrilmesi üzerinde çok duruyor.[10] Daha önce Ömer Lütfi Barkan’ın bir tür “anti-feodal devrim” tezi var. Osmanlı yayılması sonucu Balkan köylülerinin daha önce kendilerini ezen ağır “feodal” yükümlülüklerden kurtulduğu kanısında.[11] Çünkü feodalizmi (a) özel, ırsî senyörlük ve (b) angaryalar (emek-rant) ile bir tutuyor. Bu çok eski, çok Avrupa-merkezci bir görüş. 19. yüzyıl ikinci yarısından 20. yüzyıl başlarına kadar, Avrupalı Ortaçağ tarihçileri de, kendi özel, dar-deskriptif vokabülerleri içinde, “zorunlu emek hizmetlerinin rantlara dönüşmesi”ni (conversion of services into rents) serfliğin ve dolayısıyla feodalitenin sonu gibi anlıyor. Burada “hizmetler” diye kastedilen emek-rant, “rantlar” diye kastedilen ürün-rant veya para-rant. Marc Bloch’tan bu yana, bu kadar sınırlı tutulmuyor feodalizm/feodalite kavramı. Günümüz Ortaçağ tarihçiliğinde ise bu, daha çok feodal rant biçimleri içinde bir geçiş sayılıyor.

İnalcık’a dönersek, “Raiyyet Rüsumu” makalesini ilk yayınladığı dönemde, daha genel olarak Türkiye’de yaşayıp çalıştığı 1940’lar, 50’ler ve 60’larda, Barkan kadar epik ve sert ifadelerle, ak/kara biçiminde olmasa da, hayli yatkın bu “anti-feodal” yoruma. Belki dışında yer almıyor, alamıyor. Ne ki, Barkan’dan çok daha sofistike bir tarihçi; kopuşu mutlaklaştırmıyor; madalyonun bir yüzünde kopukluğun, ama diğer yüzünde devamlılığın yer aldığının hep farkında. Bir sorun, bu geçişin o kadar kolay olmuş olması. Ayrıca, kulluk denilen angaryalar kalktı diye, Osmanlı köylüsü günümüzdeki gibi hukuken tamamen özgür bir çiftçi veya emekçi olmuyor. Reayanın toprağa ve sipahiye geleneksel bağımlılığından sıyrılmış değil. İnalcık işin bu boyutlarına karşı duyarlı. “Raiyyet Rüsumu” kılıcını kâh o yönde kesmek, kâh bu yönde kesmek için kullanıyor.[12] Derken 1970’lerin başından 1990’lara uzanan Chicago yıllarında dünya tarihçiliğini daha iyi tanıdıkça, görüşleri giderek daha fazla devamlılık yönüne kayıyor. Bütün Osmanlı öncesi ile Osmanlı, özel olarak Bizans ile Osmanlı, ya da (hangi çağda olursa olsun) Osmanlı dışı ile Osmanlı arasındaki karşılaştırmalarda, kendisinin de en önemli teorik atılımı olarak gördüğü, Chayanov’un “aile emeğine dayalı köylü çiftliği”ne (peasant family labor farm) karşılık gelen çift-hane sistemi kavramı, hep örtüşme ve devamlılık vurgusunu güçlendirici (çok güçlendirici) bir rol oynuyor. Zaten bu evrensel karşılaştırılabilirlik hissi, 1994 makalesinde çok güçlü.[13] Ama ondan bir yıl önce başka bir kitap ve onun içinde başka bir makale var ki, çoğu zaman gözden kaçıyor. Thomas Naff’in derlediği Paths to the Middle East: Ten Scholars Look Back (Suny Press 1993) cildine İnalcık’ın verdiği otobiyografik “The Shaykh’s Story Told by Himself” (Şeyhin Kerameti Kendinden Menkul) makalesi (Bölüm 4, 105-141), Osmanlı tarihçiliğine katkılarını değerlendirdiği bölümde, (Raiyyet Rüsumu sorunu dahil) toprak rejimlerinin ve tarımsal üretim ilişkilerinin devamlılığı konusuna (hele Barkan’dan başlarsanız asla tahmin edemeyeceğiniz cümlelerle) şu netliği getiriyor (kendi çevirim):

“Osmanlılar kendi adlarına pek az şeyi değiştirdiler; mevcut normları ve uygulamaları sürdürmekle yetindiler. Kendi açılarından en önemli meseleleri, fethettikleri topraklarda üretken, vergi ödeyen üniteler olarak köylü çift-hane birimlerinin varlığını korumaktı. Osmanlıların köylü toplumunda radikal değişimler yapmaya ne en küçük bir ilgisi, ne de herhangi bir özendiricisi vardı. Osmanlılar fethettikleri kırsal topluma ister dinî ister sosyal, hiçbir devrim götürmediler.”[14]

Modern kapitalist “ihtiyaç”lar

ve sömürgecilik (kolonyalizm)

Şurası açık olsa gerek: Avrasya çapında gözlediğimiz bu karşılıklı fetihler, ilhaklar, örtüşmeler, birbirine eklemlenmeler ortamında, hemen hiç yer yok, kolonyal yönetim, tahakküm ve kültürel-düşünsel tahakküm yapılanmalarına. Hindistan’dan batıya gelirsek; Babürlüler ve İranlılar, İranlılar ve Osmanlılar, Osmanlılar ve Sırplar, Osmanlılar ve Macarlar, Osmanlılar ve Habsburglar… denk ve eşit, çok temel bir anlamda. Farklı ekolojik nişlerinin kesiştiği, efektif eylem yarıçaplarının yekdiğerinin alanına girdiği noktalarda (aynı silâhlarla) savaşıyor, kazanıyor veya kaybediyor, yönetiyor veya yönetiliyorlar. Zafer veya yenilgi, aralarında gördükleri, kabul ettikleri o ilksel (primordiyal) eşitliği kaldırmıyor ortadan. Yazılı olmasa da bazı kurallara uyuyor, uymaya gayret gösteriyorlar. Elçiler gidip geliyor. Saray protokollerine riayet ediliyor. Görüşülüyor, pazarlık yapılıyor. Antlaşmalar imzalanıyor. Esirler öldürülmüyorsa karşılıklı öldürülmüyor. Bir taraf öldürüyorsa misillemeler başlıyor ve en az bir tur herkes öldürüyor. Prensler, soylular, komutanlar rehin tutuluyor, ganimete sayılıyor ve fidye (kurtulmalık) karşılığı iade ediliyor. Kaldı ki, bu kuvvet dengeleri tersine de dönebiliyor; bu olasılık hep göz önünde bulundurulmalı. — Fakat özetle; tanıyor ve biliyorlar birbirlerini. Aynı teknolojik, aynı ekonomik ve aynı düşünsel-kültürel eşikteler. Aynı çağda yaşıyorlar. (Dinî retorikler bir yana) özsel üstünlükler de taslamıyorlar. Irkçılık da henüz hem yaygın değil, hem okyanus ötelerine  dönük. Halklar, kavimler kâh medenî kâh iptidaî sayılmıyor. Bilim-kurgu da yazsanız, bu dünyanın içine (bir tarafı temsilen) fırtına gibi gelip her şeyi altüst eden bir Superman konduramazsınız.

Ama işte tam da bu oluyor, 1500 dolaylarından başlayarak. Kolonyalizm geleneksel kara imparatorluklarında gözlenmiyor. Yaklaşık 1500-2000 arasında, yani son beş yüzyılda rastlıyoruz. Avrupalı Büyük Devletlerin, modernitenin başlangıçlarından itibaren, Yeniçağ ve Yakınçağda kurduğu deniz imparatorluklarıyla sahneye çıkıyor. Hangi ihtiyaçlar yüzünden ve hangi teknolojiyle? İkisi de değişmiş, değişiyor. Batı ve Orta Avrupa tipik bir “çok ve küçük” (small and many) durumu. Bunlar da bir yere kadar tarım ve köylü toplumları. Ama dar bir kıtaya sıkışmış bir yığın siyasî birim olarak, gidebilecekleri yer çok sınırlı. Ekstansif marj kapanıyor ve karada, kıta içinde sürekli savaş yoluyla da açılacak gibi değil. İster istemez, entansif gelişme arayışlarına dönüyorlar. Üretkenliği ve üretimi arttırmak amacıyla spesifik hedefler peydahlıyorlar: şurada yeni bir ihraç pazarı, burada altın ve gümüş madenleri, orada ucuz pamuk ve pamuk ipliği, az ötesinde keten, beride ticaret yollarını denetlemek açısından kritik bir kale-liman. İngiltere’de, Fransa’da, Hollanda’da gelişen kapitalizm, artık tarımsal vergi-ranttan çok bunların peşinde koşuyor. Birçoğu komşu topraklarda değil, haberini ilk keşif yolculuklarının getirdiği uzak diyarlarda. Fakat zaten aynı anda 1500-1800 arasının yeni teknolojisi de çıkagelmiş:

okyanus-aşırı sefer yapabilen (gidip dönebilen) büyük ahşap yelkenliler, borda topları ve diğer ağızdan dolma ateşli silâhlar.[15] Sanayi Devrimi’yle birlikte bunlara buhar ve çelik de ekleniyor.[16] Hepsi bir arada, mekân içinde bitişik (contiguous) değil, artık kesikli, sıçramalı fetihleri mümkün kılıyor. Metropol ülkeler bu sayede, kendilerinden binlerce kilometre uzaktaki toprakları işgal ve ilhak etmeye başlıyor.

Mekânsal sıçrama ve tarihsel sıçrama:

Sömürgecilik hangi fay hattına oturuyor?

Canalıcı nokta şu ki, burada bir değil birkaç buluşma veya karşılaşma söz konusu. Coğrafî kesiklilik, aynı zamanda tarihsel kesiklilik, aynı zamanda kültürel kesiklilik anlamına geliyor. Avrasya içinde görülmeyen çağ ve eşik farkları burada sahneye çıkıyor. Avrupalı beyazlar karavelalarına, karakalarına, kalyonlarına binip kâh Atlantik’i, kâh Pasifik’i aşarak Karayiplere, batı ve doğu Afrika kıyılarına, Hindiçini’ye, Avustralya ve Yeni Zelanda’ya ulaştıklarında, teknolojik bakımdan çok geri, metalurji dahi bilmeyen, çoğu devletsiz, kısmen tarımcı ama kısmen de avcı-toplayıcı, klan-kabile örgütlenmeleri veya şeflikleri (chiefdoms) görece küçük alanları kapsayan, totemik-animist inanışlara sahip kavimlerle karşılaşıyorlar. Keşfeder ve ele geçirirken zihnen de horluyor, “hâlâ Taş Devrinde yaşıyor” klişesiyle tarif ediyor, dönemin siyasî düşüncesinin “tarihsiz halklar” veya antropolojisinin “ilkeller” diye tanımladığı kategorilere yerleştiriyorlar. Arada reel bir uçurum, bir güç ve iktidar uçurumu var. İdeoloji bunu büsbütün abartıyor, 1/0’a dönüştürüyor.

Fetih ve ilhak, geleneksel kara imparatorluklarında olduğu gibi burada da, gene her şeyin başı. Ama 1500 sonrasında ve sıçramalı deniz imparatorlukları örneğinde, sözünü ettiğim çifte uçurum, reel uçurum ve ideolojik uçurum üzerine oturuyor. Lenin’den hareketle “tam siyasî tekel” kuruyor demiştik. Evet — ve işte bu somut koşullarda kuruyor. Rakip emperyalizm adaylarını da dışlıyor, yerli halkı da dışlıyor, basit bir idarî bürokrasi kurmakla da yetinmiyor. Geleneksel devleti değil, modern devleti; Hobbes’un esrarengiz bir canavar gibi derinlerden yükselen Leviathan’ını bu toplumların içine sokuyorlar. Mevcut bütün insan ve toplum ilişkilerini parçalayarak giriyor. Din, kültür, eğitim… Avrasya’da dokunulmayan bu sektörleri de geçiriyor ele. İşgal ve ilhaktan başlayarak aşağıya doğru saçaklanan, modern devlete dayanarak kurduğu sömürü ve tahakküm sistemi başka hiçbir şeye benzemiyor. 

Hele Osmanlı’ya, hiç benzemiyor.


[1] Kanunî’yi, Kutsal Kitaplar’a göre İÖ 10. yüzyılda birleşik İsrail-Yahudiye krallıklarının hükümdarı, bilgeliğiyle ünlü Solomon/Süleyman’la aynı mertebeye koyup yüceltmek için uydurulmuş bir Osmanlı deyimi.

[2] Örneğin bkz daha önce de zikrettiğim şu eser: Peter Fibiger Bang ve C. A. Bayly (derleyenler), Tributary Empires in Global History (Cambridge University Press, 2011).

[3] Clive Ponting, World History: A New Perspective (Pimlico, 2001), yeryüzünün çeşitli köşeleri ve ekolojik nişlerine oturan modernite öncesi tarım toplumları ve imparatorlukları için, tam da nüfus artışı à iç kolonizasyon à daha fazla nüfus artışı ve baskısı à kriz à savaş à genişleme à krizden çıkış à daha fazla üretim à tekrar nüfus artışı… şeklinde özetlenebilecek bir döngüsel gelişme modeli sunuyor.

[4] Bkz Asaf Savaş Akat, “Tarihî maddecilik ve kapitalizm öncesi toplumlar: Asya toplumu, feodalite tartışmasına yeni bir yaklaşım”; Toplum ve Bilim, sayı 1 (Bahar 1977), 34-48. Akat s. 38-39’da benim burada açarak özetlediğim argümanı net biçimde dile getirmiş: “Tarım teknolojisinde, kapitalist üretim tarzını karakterize eden üretilmiş (yeniden üretilebilir) üretim araçları toplumsal yenidenüretim sürecinde önemsizdir; temel üretim aracı ise yenidenüretilemez (toprak). Toprağın bu niteliğidir ki, savaşçı (asker) sınıfların tüm kapitalizm-öncesi (tarım) toplumlarındaki önemini (ve etkinliğini) bize açıklar. Toprak (yeniden) üretilemeyince, her sınıf için elde ettiği artık-ürünü arttırmanın tek yolu fetihtir: savaş toplumun hem genişleyen yeniden-üretiminde, hem de kendini korumasında hayatidir.” Elli yıl önce okumuş, sindirmiş ama sonra nereden aldığımı unutmuş olmalıyım. Akat’ın AÜT ve feodalizm sorunlarına ilişkin, o döneme özgü ayrıştırma çabaları konusunda ise, bkz yukarıda değindiğim, günümüzün daha örtüştürücü  “vergisel devlet ve imparatorluklar” genellemesi.

[5] An Economic and Social History of the Ottoman Empire, 1300-1914 (eds. Halil İnalcık with Donald Quataert; Cambridge University Press, 1994) içinde, Halil İnalcık’ın kendi uzun (400 sayfalık) makalesine bkz: “The Ottoman State: Economy and Society, 1300-1600.” Yukarıdaki birinci alıntı s. 44, ikinci alıntı s. 73’te yer alıyor.

[6] Clive Ponting, World History’sinin Avrasya imparatorluklarının ortak morfolojisine eğildiği bölümünde, küçük köylü tarımını, fiyef sistemlerinin evrenselliğini (Avrupa’da feodalizm denilen sistemin şu veya bu şekilde her yerde görüldüğünü), hanedanı, hükümdarı, toprağı ve gelirlerini kontrol etmenin zorluğunu, devletin/hükümdarın tek en önemli işinin savaş olmasını sıralıyor.

[7] Ömer Lütfi Barkan bu biraz şaşırtıcı deyimi “Osmanlı İmparatorluğu’nda Çiftçi Sınıfların Hukukî Statüsü” başlıklı, bölümler halinde yayınlanan ilk büyük makalesinde kullanıyor (Ülkü Mecmuası, 1937-1938).

[8] Eski Princeton Üniversitesi sanat tarihçilerinden, Bizans uzmanı Slobodan Ćurčić, bu el değiştirme ve dönüşümleri belki ilk farkeden ve altını çizen sayılır. Örneğin bkz Architecture in the Balkans from Diocletian to Süleyman the Magnificent (Yale University Press, 2010).

[9] Orijinal araştırma için bkz Halil İnalcık, Hicrî 835 Tarihli Suret-i Defter-i Sancak-ı Arvanid  (Türk Tarih Kurumu, 1954); ayrıca bkz Halil İnalcık, Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar (Türk Tarih Kurumu, 1854) içinde, s. 137-184: IV. Stefan Duşan’dan Osmanlı İmperatorluğu’na: XV. Asırda Rumeli’de Hıristiyan Sipâhiler ve Menşeleri.

[10] Halil İnalcık, “Osmanlılarda Raiyyet Rüsumu”; Belleten, cilt 23, sayı 92 (1959),s. 575-610.

[11] Tekrar bkz “Çiftçi Sınıfların hukuki Statüsü.”

[12] Aynı ikircikli tavır İnalcık’ın başka bazı makaleleri hakkında da gözlenebilir. Örneğin Capital Formation in the Ottoman Empire (The Journal of Economic History,  cilt 29, sayı 1 (1969), 97-140) için de: acaba Osmanlı toplumunda pekâlâ sermaye birikimi olduğunu mu, yoksa devletin ve locaların sıkı kontrolleri yüzünden olamadığını mı göstermektedir?

[13] An Economic and Social History of the Ottoman Empire, 1300-1914 (eds. Halil İnalcık with Donald Quataert; Cambridge University Press, 1994) içinde, “The Ottoman State: Economy and Society, 1300-1600.”

[14] Naff (ed), Paths to the Middle East, s. 127. İngilizce orijinali: “The Ottomans, introducing very few changes of their own, merely perpetuated existing norms and practices. For their part they had as their principal concern preserving the peasant land-family units in the conquered territories as productive tax-yielding entities. The Ottomans had little interest in or incentive to carry out radical changes affecting peasant society. The Ottomans carried neither religious or social revolution to the rural society they conquered.”

[15] Tekrar (ve başlığa çıkarttıklarıyla) bkz Carlo Cipolla, Guns, Sails and Empires: Technological Innovation and the Early Phases of European Expansion, 1400-1700 (1965); Jared Diamond, Guns, Germs and Steel: The Fate of Human Societies (1997).

[16] Tekrar bkz Daniel R. Headrick, Tools of Empire: Technology and European Imperialism in the Nineteenth Century (1981).

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın