Halil Berktay

Osmanlı ne kadar moderndi (6) Bıraktığım yerden

Evet, bazı terim-kavramlar az çok Avrupa-merkezci, Avrupa’ya özgü bir içeriğe sahiptir. Çünkü Avrupa’nın modernite ile birlikte diğer geleneksel toplumlar ve kültür daireleri üzerinde yükselişiyle zamandaş ve içiçe olarak, gene öncelikle Avrupa’da gerçekleşen bilgi süreçlerinin ürünüdür. Asıl sorun da budur; sonuçlara/ürünlere gelmeden önce, onları doğuran bilgi süreçlerinin Avrupa-merkezci karakteridir.

Osmanlı ne kadar moderndi (5) Kolay mı sandın, Avrupa-merkezciliği eleştirmeyi?

Mezar taşlarını Hasan, koyun mu sandın / Adam öldürmeyi Hasan, oyun mu sandın / Drama mahpusunu Hasan, evin mi sandın / At martini Debreli Hasan, dağlar inlesin / Drama mahpusunda Hasan, dostlar dinlesin.

Osmanlı ne kadar moderndi (4) Avrupa-merkezci “feodalizm” sorunsalı

Fiyef dağıtmayı kaçınılmaz kılan aynı pre-modern koşullar -- yani (a) para ekonomisinin gelişmemişliği ve (b) ulaşım-iletişim teknolojisinin geriliği -- bir kere fiyef dağıtımı başladıktan sonra, merkezin (kralın, hanın, sultanın, imparatorun) fiyef verdiği üst sınıf mensuplarını kontrol altında tutmasını da çok zorlaştırır, neredeyse imkânsız hale getirir.

Osmanlı ne kadar moderndi (3) Farklı dönemler, coğrafyalar ve öğrenme süreçleri

Aşağıdaki resimde gördüğünüz, orijinali avucunuza sığacak büyüklükteki at arabası modeli altından yapılma. Amu Derya nehri kıyılarında bulunan bir hazineden; şimdi British Museum koleksiyonlarında. İÖ 500-300 yıllarına ait. Ayakta bir sürücü; yanında, bir sıra üzerinde oturan yolcusu. Serpuşu ve kaftanından belli ki çok önemli bir kişi; herhalde Pers İmparatorluğu’nun bir satrapı (eyalet valisi); tâyin edildiği göreve, ya da belki taşrayı teftişe gidiyor. Bu maket-mücevherde, geleneksel kara imparatorluklarının olanca mekân ve mesafe sorunsalı düğümlenmekte.

Osmanlı ne kadar moderndi (2) Timara dayalı ve paraya dayalı devlet

Aşağıda sağda, İÖ 700 dolaylarından itibaren Lidya’da kestirilmeye başlayan altın “stater” sikkelerinden birini görüyorsunuz. Solda ise “manor” olarak da bilinen tipik bir Avrupa Ortaçağ köyünün şematik planı yer alıyor. Ekonominin büyük ölçüde parasallaşmadığı çağlarda, asker-sivil devlet görevlileri nakit maaş yerine, bu tür birkaç veya birçok köyü kapsayan fiyef (Osmanlıdaki adıyla timar) tevcihleri yoluyla ödüllendiriliyordu.

Osmanlı ne kadar moderndi (1) Sorunun düşünsel arkaplanı

Oral Çalışlar’ın dile getirdiği görüşler atipik değil. Tersine, yaygın bir tarih kültürü zemininden yükseliyor. Belki üç ayrı tarihsel kültür damarının kesişme noktasında yer alıyor. İçerdikleri önermelerin hepsi, tümüyle yanlış mı? Hayır; daha kötüsü, bilimde belki en tehlikeli sayabileceğimiz (çünkü ayıklanması ve çürütülmesi daha zor olan) yarım-doğruları içeriyor. Karmaşık ve çelişkili bir gerçeklik var. Sadece bir yönünü alıp abartıyorsunuz ve ortaya bambaşka bir şey çıkıyor.

Hangi normalleşme?

Bu kültür bir sivil sorumluluk kültürü değil bir yaptırım kültürü ve toplumu. Neyi yapıp yapmayacağına kendi kafası ve idrakiyle değil, iktidarın koyduğu kurallara bakarak karar veriyor. O kadar ki, legalite ile realite arasında, ya da mevzuat ile hakikat arasından net bir ayırım yok insanların kafasında. Mevzuata bakıp hakikatın ne olduğuna (veya ne olması gerektiğine) karar veriyorlar.

Not (2) Sonra bir gecede nasıl dönüverirler

18 Haziran 1941’de Türk-Alman Dostluk Paktı’nu Dışişleri Bakanı sıfatıyla Türkiye adına imzalayan, yukarıda sağda resmini gördüğünüz Şükrü Saraçoğlu, TBMM’nin 23 Şubat 1945 oturumunda bu sefer Başbakan sıfatıyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin daha ilk tehlike ânından itibaren özüyle, sözüyle ve silâhlı gücüyle “demokratik milletler”in yanında yer aldığını ve daima bu politikayı izlediğini söyler. Almanya’ya savaş ilânını bu ifadelerle gerekçelendirir.

Not (1) Büyüyen bir iğrenme ve iç bulantısı

Hepsinin etekleyenleri, diz çöküp yeri öpenleri oluştu. Ama zamanla büyüyen bir tiksinti de doğdu. Bu da demokrasinin zigzaglı da olsa gelişmesinin bir parçası.

Meğer bunu da yazalı sadece bir buçuk yıl olmuş

Yukarıda soldaki resim, Londra Kalesi’nde 1535’te Thomas More’un, 1540’ta Thomas Cromwell’in son nefeslerini verdiği sehpanın kurulduğu yeri; sağdaki resim, hormonlu ve GNO’lu çağımızda unutmaya yüz tuttuğumuz “gülden güzel kokan” Arnavutköy çileğini gösteriyor.

Nâzım ve döneminin trolleri

Yukarıda solda, yazarlığının yanısıra hem sayısız defa görüş, ideoloji, patron, dergi, gazete ve parti değiştirmesiyle, hem de bu virajlara eşlik eden kavgacılığıyla ünlü Peyami Safa. Sağda, Nâzım’ın “Galatasaray’ı dönünce orda” diye tarif ettiği, Nuri Cemil’in belki 1920’lerin sonları veya 30’ların başlarında “bir gece eşiğinde sızdığı” İş Bankası Beyoğlu şubesinin bugünkü görüntüsü.

Nâzım’ın çağına tanıklığı

Biat hep vardı. Satılmışlık hep vardı. Sırf çıkar uğruna saf değiştirip demokratlıktan zıddına geçmek hep vardı. Troller hep vardı. Bu satırları dün yazıyordum, yani 3 Haziran günü. Akşam farkına vardım ki Nâzım Hikmet’in 57. ölüm yıldönümüymüş. Tamamen tesadüf, zira hiç Nâzım’ı anma arayışından gelmemiştim buralara. Zaten törensel anmalara çok düşkün değilim. Gelin görün ki 79 yıl önce yazdıklarında, sanki yer yer bugünün medya ve siyasi kültür yozlaşmasını anlatıyor.

Ben de bir troldüm

Eh, özel bir cins trol diyelim. Biyolojik tasnifin en alt ve dar katmanı olarak tür (species) demedim; onun bir çentik üzerinde, biraz daha geniş bir kategori olarak cins (genus) dedim. Nisbeten terbiyeli, teorik bir trol. 1970’lerin ikinci yarısında; 12 Eylül 1980 darbesinden önceki beş altı yılda. Üzerinden 40 yıl geçmiş. Hatırlamaya ve yüzleşmeye değer buluyorum.

(9) Sanki bilmiyorlar mı?

“Tencere dibin kara, seninki benden kara” mantığı, kendi geçmişini aklamaya mı, yoksa “biz” dahil herkesin geçmişi karanlık demeye mi varıyor? Bu bıçak tek yönde değil çok yönde keser. Bir, bak neler yapmışlar deyip tümüyle rahatlamak var. İki, onlar da yapmış, demek sadece biz yapmamışız diye kısmen, biraz iskontolu rahatlamak var. Üç, onların yaptıklarının aynasında kendi yaptıklarımızı görüp büsbütün tedirgin olmak var. Bazı paralellikler çizilmeye başladığı anda, tehdit sandığınız şey bumerang gibi geri dönüp sizi vuruyor.

(7) 38 Dakota eri ve 33 kurşun

Dakota 38, Başkan Abraham Lincoln’un emriyle asılarak öldürülen otuz sekiz Dakota erine bir göndermedir. ABD tarihinde şimdiye kadar en büyük “yasal” toplu idam budur. İdam, 26 Aralık 1862’de -- Noel’in ertesi günü -- gerçekleşti. 1943’teki devamında, mahkemenin yalnızca 5 kişiyi tutuklayarak geri kalanları serbest bırakmasına karşın, Özalp’a gelen Mustafa Muğlalı'nın emriyle 33 kişi sorgulamaları yapılmak üzere iki asteğmenin komutasındaki bir askerî birliğe teslim edildi. Sınıra yakın bir yerde kurşuna dizildiler ve daha önce hazırlanan bir tutanağa dayanılarak kaçmaya çalışırken vuruldukları öne sürüldü.

(8) Uyumsuz bir Yerli

“Ama sevgilim, bak ben ne kadar toleranslıyım. Sen de artık bu irrasyonel huysuzluğu bırakıp biraz daha uyumlu olsana?”

(6) “Ölünceye kadar zulme boyun eğmeyen…”

Sizce başlıktaki söz, Amerika’da yapılmış ve Amerika’nın coğrafyasında gezinen bir televizyon programında, kimin için söylenmiş olabilir? Kim hak etmiştir, haydi tamamını da söyleyeyim, şu “ölünceye kadar zulme boyun eğmeyen bir yerli savaşçı” tarifini?

(5) Özgürlüğün, toprağın ve tarihin gaspı

1890 sonunun Wounded Knee Katliamı’nda Lakotalardan 90 erkek, 200 kadar da kadın ve cocuk öldü; 4 erkek ile 47 kadın ve çocuk yaralandı. Ordunun ise 25 ölü, 39 yaralı verdi. Sonrasında ABD Kongresi yirmi askeri Şeref Madalyasıyla ödüllendirdi. Lakotalar ise alelacele kazılan bir toplu mezara gömüldü.

(4) Kötü Topraklar

“Yeryüzünün en iyi süvari askerleriydi. Bize doğru saldırırken kendilerini pek az gösteriyor; bir bacaklarını atın sırtına sarar ve bir kollarıyla da boynuna asılırken, atlarının boynunun altından [tüfekle] ateş ediyor veya mızraklarıyla dürtüyor, dolayısıyla bize hemen hiç hedef vermiyorlardı.”

(3) Bir iç-sömürgeleştirme öyküsü

Yeryüzündeki tek Tehcir Kanunu İttihatçıların Osmanlı Ermenilerine ilişkin düzenlemesi değil. 1830’da ABD Kongresi “Indian Removal Act” diye bir şey çıkardı ki, tamı tamına Yerli Tehcir Yasası diye tercüme edilebilir. 1830-1850 arasında 60,000 kadar Yerli Amerikalı güneydoğu eyaletlerinde yaşadıkları alanlardan sürülüp çıkarıldı. Bahattin Şakir ve Kuşçubaşı Eşref’lerin 80-90 yıl önceki habercileri sayabileceğimiz milisler refakatinde, yaya konvoylar halinde göç ettirildi. Güzergâhları, daha o zamandan Gözyaşı Yolu (Trail of Tears) diye anılmaya başladı.

Kolomb’dan önce onlar vardı (2)

Yukarıda solda, Sioux’ların Lakota kolunun Hunkpapa klanından ünlü şef Oturan Boğa (y.1831-1890). Sağda, Şef Kara Kuyruklu Geyik ve ailesi. 1904’teki St Louis Dünya Fuarı’na medenî milletlerin merak ettiği folklorik unsurlar olarak, en alımlı tören kıyafetleriyle böyle katıldılar.

(1b) Dokuz yıl önce de yazmışım

Ben de düşünüyordum; çok tuhaf, kafamdaki fikirler ve klavyemden ekrana dökülen ifadeler neden bu kadar tanıdık geliyor diye. Meğer bir anlamda intihal yapıyor, kendi kendimden çalıyormuşum.

(1a) Atatürk’ün yanılgısı

Çağdaş tarihçilikte yok, “yazanın yapana sadık” kalması ve dolayısıyla güya “değişmeyen hakikat”ın aynen öyle, değişmeden kalması diye bir zaruret. Tabular yok, kudsiyetler yok. Sınırsız inceleme ve araştırma özgürlüğü var, üzerine hiçbir iktidar gölgesi düşmeksizin. Tarihçinin biricik sadakati gerçeğe, yaklaşabildiğimiz kadarıyla gerçeği kovalamaya olmalı.

Test ve vaka sayıları arasındaki ilişki

  Günlük vaka ve ölüm sayıları düşüyor. Bugün ilk defa, 65 yaş üstündekilerin sokağa çıkıp yürümesi için  dört saatlik bir pencere açıldı (ben de...

Farklı bir kültür, kuşkusuz

Ben bu İskoç ve İngiliz demokrasisini, illâ parlamentoda ısrarı, hukuk devletini, basın özgürlüğünü, polisin kanun ve kurallara riayetini, eşitlik ve hakkaniyet vurgusunu, kamu görevlilerinin sorumluluk hissini, kavga ve kutuplaşma yoksunluğunu, müzakereciliği, uzlaşmacılığı… hiç ama hiç anlamıyorum.

Sömestir sonu

  Zor bir Bahar Dönemi oldu. Koronavirüs geldi çattı. Neyse ki bizim üniversite atik davrandı. Daha Türkiye’de ilk vakalar tek tük belirirken, “online” öğretime...

Gene salgın (2) Türkiye hakkında bazı ek gözlem ve düşünceler

İki gece önce bir televizyon kanalında akıllı bir genç hekim şöyle bir şey söyledi (mealen aktarıyorum): “Gölde balık tutmaya benziyor. Siz tek bir kayıkla çıkar, diyelim bir balık tutarsınız. Beş kayık çıkar, beş balık tutar. Ama gölde kaç balık yaşadığını bu yolla saptayamayız.” Yani şu ana kadar 124,375 “balık yakaladık” (= vaka saptadık) diyoruz ama “Türkiye gölü”nde daha kaç balık-vaka var, bu test sayılarıyla bunu bilebilmekten (ve dolayısıyla ona göre önlem alabilmekten) hayli uzağız.

Gene salgın (1) dünya hakkında bazı ek gözlem ve düşünceler

Yukarıda solda biraz gençlik halini ve sağda, Aralık 2018’de Nobel Ödülü basın toppnatısında konuşurkenki resmini gördüğünüz, iktisatçı Prof. Paul Romer, geçen gece BBC’de, (1) ekonominin canlanması için temel meselenin “korku”yu yenmek olduğunu; (2) bunun için önce pandemiyi altetmek gerektiğini; bunun da ABD’nin günde 100,000 değil 22 milyon, evet, günde 22 milyon test yapması anlamına geldiğini söyledi. Bu, Türkiye için günde 5 milyon test demek.

Bazı tuhaf sorular

Her akşam 19:00 - 20:00 arasında ilginç şeyler cereyan ediyor haber kanalları ve programlarında. Önce, Türkiye’nin hayli üzerindeki (yani daha kötü durumdaki) ülkelerin vaka ve ölüm sayıları açıklanıyor. Ardından, ya doğrudan “iyi” haberler geliyor. İstatistikî bakımdan zerrece anlamlı olmayan oynamalar ballandırılıyor.

İstifa (2) medya ve siyasî kültür faktörü

Sakın, sakın bu nasıl bir siyasî kültür demeyelim. Laik kesimde, Kemalistlerin Atatürk kültü hâlâ yaşıyor. Solun kendi Lenin, Stalin, Mao, Enver Hoca kültlerinin anıları da henüz çok ama çok taze.